İhsan Fazlıoglu: "Osmanlı Döneminde 'Bilim' Alanındaki Türkçe Telif ve Tercüme Eserlerin Türkçe Oluş Nedenleri ve Bu Eserlerin Dil Bilincinin Oluşmasındaki Yeri ve Önemi"

İhsan Fazlıoglu: "Osmanlı Döneminde 'Bilim' Alanındaki Türkçe Telif ve Tercüme Eserlerin Türkçe Oluş Nedenleri ve Bu Eserlerin Dil Bilincinin Oluşmasındaki Yeri ve Önemi"



"Osmanlı Döneminde 'Bilim' Alanındaki Türkçe Telif ve Tercüme Eserlerin Türkçe Oluş Nedenleri ve Bu Eserlerin Dil Bilincinin Oluşmasındaki Yeri ve Önemi", Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları, Sayı: 3, Mart 2003, s. 151-184.


THE PLACE AND IMPORTANCE OF THE SCIENTIFIC WORKS WRITTEN IN OR TRANSLATED INTO TURKISH IN THE FORMATION OF LANGUAGE CONSCIOUSNESS IN THE OTTOMAN PERIOD
Studies concerning the history of Turkish language in the ottoman period generally focus on works in literature and religion, and ignore works on logic, mathematics, astronomy, geography and philosophy of nature, whether written in Turkish or translated from Arabic, Persian or European languages. In conceiving the history of Turkish language, it is important to determine the motives and intentions of those who wrote in or translated into Turkish in various scientific disciplines. In those works, especially the prologues (dibâce or mukaddime) and epilogues (hatime) give us valuable knowledge on the motives of authors or translators, as well as on their relation to Turkish.
Here, first of all, Ottoman scholars conception of language and the place of Turkish in this conception are investigated. Then, the structure of the Turkish used by Ottoman scholar is examined. Finally, works in logic, mathematics, astronomy, geography and philosophy of nature of the period from the establishment of Ottoman empire to the ground-breaking reform, called Tanzimat, are examined with a view to the motives and purposes of their authors or translators in preferring Turkish as the medium.
Osmanlı Döneminde "ilim" Alanındaki Türkçe Telif ve Tercüme Eserlerin Türkçe Oluş Nedenleri ve Bu Eserlerin Dil Bilincinin Oluşmasındaki Yeri ve Önemi*
Türk Dili tarihi çalışmalarında edebiyat, tarih ve dînî alanlarda telif edilmiş eserler üzerinde durulmasına rağmen mantık, riyâzî ilimler (aritmetik, geometri, astronomi, müzik), coğrafya ve felsefî fizik gibi sahalarda Türkçe yazılmış ya da bu sahalarda Arapça, Farsça ve değişik Avrupa dillerinde kaleme alınıp Türkçe'ye tercüme edilmiş eserler üzerinde fazla inceleme yapılmamıştır. Değişik 'bilim' dallarında Türkçe eser yazma ya da tercüme etme eylemini tetikleyen sâikler ile bu eserleri telif ya da tercüme eden kişilerin niyetleri ve hedefleri Türkçe'nin tarihi açısından son derece önemli bilgiler vermektedir. Osmanlı Devleti'nde değişik 'bilim' alanlarında yazılan veya tercüme edilen eserlerin özellikle 'önsözleri' (dibâce yahut mukaddime) ya da 'sonsözleri' (hatime) yazarlarının Türkçe telif ve tercüme etme gerekçelerini içeren malumatı verdiği gibi, satır aralarında yazarın veya mütercimin Türkçe'yle olan ilişkilerine de ışık tutmaktadır1.
Bu çalışmada, öncelikle Osmanlı bilgininin dil anlayışı ve bu anlayış içerisinde Tükçe'nin yeri kısaca gözden geçirilmiş; akabinde Osmanlı bilginin kullandığı Türkçe'nin yapısı üzerinde yine kısaca durulmuş ve nihâyet Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan 1839 Tanzîmât'ın ilanına kadarki dönemde mantık, riyâzî ilimler, coğrafya ve felsefî fizik sahasındaki Türkçe eserlerin önsöz ile sonsözlerinden hareketle telif ve tercüme nedenleri, aşağıda öngörülen tasnife uygun olarak incelenmiştir.
I. Osmanlı Bilgini, Dil ve Türkçe
Osmanlı döneminde 'bilim' alanında Türkçe telif ve tercüme eserlerin dil bilincinin oluşmasındaki yeri ve önemi nedir gibi bir soruya cevap vermeden önce böyle bir sorunun zemininde yer alan 'bir Osmanlı bilgini dil denilince ne anlar?', başka bir deyişle 'bir Osmanlı bilgininin dil anlayışı ve tasavvuru nedir?' sorusunun kısaca ele alınıp incelenmesi gerekir.
1. Osmanlı Bilgininin Dil Tasavvuru
Osmanlı kültüründe dil, Varlık kavramıyla olan ilişkisi çerçevesinde ele alınır. Sa'deddîn Taftâzânî (öl. 1390) ile Taşköprülü-zâde'ye (öl. 1561) dayanarak bu çerçeve şöyle özetlenebilir: Varlık, fizik (aynî), zihin (zihnî), dil (lafzî, luğavî, lisânî, ibârevî) ve yazı'da (hattî, kitâbî) olmak üzere dört sferde tezâhür eder. Fizikte varolan (el-vucûd el-aynî), nesnenin gerçekliğini (hakikat el-şey), zihinde varolan (el-vucûd el-zihnî) nesnenin imajını (suretini) (sûret el-şey), dilde varolan (el-vucûd el-lisânî) nesnenin adını (ism el-şey), yazıda varolan (el-vucûd el-hattî) ise adının resmini (sûret el-ism) verir. Ancak bu dört sferdeki her bir varlık alanı biribirine delâlet eder; başka bir deyişle bu dört sfer arasında Mutlak Varlık kavramı çerçevesinde bir birlik vardır. Buna göre, yazıda varolan dilde varolana, dilde varolan zihinde varolana, zihinde varolan ise fizikte varolana delâlet eder. Mutlak Varlık kavramına nisbetle dört varlık sferi arasında bulunan birliğe rağmen yazıda ve dilde varolan uzlaşımsaldır. Bu durum dört varlık sferinin biribirine delâletinin içeriğini de belirler. Buna göre; nesnenin adı (dilde varolan) hem nesnenin imajına (zihinde varolan) hem de nesnenin gerçekliğine (fizikte varolan) 'ses' ve 'anlam (kavram)' yönünden bağlıdır; bu 'bağ' ise nesnenin adının resminde 'nakş'edilir. Yazıda ve dilde varolanda, diller ve alfabeler farklı olduğundan yani uzlaşımsal olduğundan 'delâlet eden' (dâl) değişebilir; ancak zihindeki varolana delâlet ettiklerinden, zihindeki 'delâlet edilen' (medlûl) değişmez; çünkü dillerin değişmesiyle nesneye ilişkin imaj farklılaşmaz. Benzer şekilde nesnenin imajının dillere göre farklı adlandırılması ve bu adların farklı yazımı, nesnenin imajının nesnenin gerçekliğine olan delâletini farklılaştırmaz2.
Özet bir şekilde serimlenen ve tarihî arkaplanı İbn Sînâ - Gazâlî - Fahruddîn Râzî çizgisine dayanan3 Osmanlı bilginin dil anlayışında dil alanı uzlaşımsal olduğundan milletlere, hatta çağlara göre değişebilir. Bu özelliğiyle dil nesnenin adını verir; ayrıca hem nesnenin dışdünyadaki gerçekliğiyle hem de zihindeki imajıyla alakalıdır. Öyleyse dil nesnenin gerçekliği ile imajını aktaran, temsil eden bir vasıtadır, bir âlettir. İşte bundan dolayıdır ki, Osmanlı Medreselerinde dil bilimleri nesnenin imajına ve gerçekliğine ulaştıran âlet ilimleri olarak sınıflandırılmış ve okutulmuştur. Nitekim Kânûnî Sultan Süleymân döneminin ünlü müderrisi ve filozofu Taşköprülü-zâde, Miftâh el-sa'âde ve misbâh el-siyâde adlı tanınmış eserinde ilimleri yukarıda özetlenen Varlık anlayışına göre sınıflandırmış ve dil ilimlerini âlet ilimleri olarak incelemiştir4. Başka bir deyişle Taşköprülü-zâde, önce nesnenin adının resmi olan yazı'ya ilişkin bilimleri; sonra nesnenin imajının adı olan dil'e ilişkin bilimleri; daha sonra nesnenin sûretinin formel inşasını gerçekleştiren mantık bilimleri; en nihayetinde de nesnenin gerçekliğini araştıran bilimleri ve alt dallarını ele almıştır.
Öte yandan Osmanlı bilgini için dil hem Kur'an-ı Kerim'de tecessüm eden vahy-i ilâhî'nin hem de Varlık'da tecessüm eden irâde-i ilâhî'nin, kısaca aynı kelâm-ı ilâhî'nin yatağı (mesken) olarak görülmüştür. Başka bir deyişle sahih bir dil bilgisi sahih bir din ve varlık tasavvuru için zorunludur. Bu ilkeden hareket eden Taşköprülü-zâde, hem haber-i sâdık'ın hem de tarihî süreç içerisinde teşekkül etmiş dinî ve hikemî-felsefî ilimlerin âleti olarak Arapça'nın, bizatihi Arapça öğrenmekten daha çok Kur'an-i Kerim'i ve Varlık'ı daha iyi anlamak için tahsil edilmesi gerektiğini vurgular5. Bundan dolayı, Osmanlı düşünürleri Vahiy'de Arap dili, Varlık'ta da logos [kanun, düzen] araştırmaları için dilin bizatihi yapısı yanında vahiyle ve varlıkla ilişkisi üzerinde de özel olarak durmuşlardır6.
Bu dönemde 'Arapça' denilen ve hakikat ile sûretinin kendisiyle temsil edildiği dilin formel yapısı ile fonksiyonu hakkında dikkat edilmesi gereken en önemli nokta "yarı-sembolik" bir özelliği hâiz olmasıdır. Nasıl ki günümüzde fen bilimleri 'matematik' adı verilen sembolik bir dille temsil ediliyorsa klasik İslam medeniyetinde Varlık'a ilişkin bilgi kategorik-formel bir hale getirilmiş, kısaca mantıklaştırılmış bir dille, Arapça'yla temsil ediliyordu. Bu yarı-sembolik dil, İbn Sina - İbn Heysem tefekkür anlayışının Gazâlî - Fahruddîn Râzî - Nasîruddîn Tûsî süzgecinden geçen, Necmuddîn Kazvînî - Sirâcuddîn Urmevî - Kutbuddîn Râzî'nin çalışmalarıyla son halini kazanan, hakikate ilişkin her türlü bilginin kendisiyle temsil edildiği bir âlet-dildir. Dinî, dil ve felsefî-hikemî bütün bilim dallarının, hatta fizik biliminin bile anılan mantık-dili'yle yapıldığı dikkate alınırsa bu dönemde sözkonusu olan Arapça'nın bizatihi Arap dili olmaktan çok, yukarıda özellikleri belirtilen, hakikat ile sûretinin kendisiyle temsil edildiği yarı-sembolik dil olduğu açıklığa kavuşur.
2. Osmanlı Bilgininin Dil Tasavvurunda Türkçe'nin Yeri
Böyle bir anlayış 'saf dil kavramı'na dayansa da, sınıflandırmanın dönemin bilim ve kültür dili Arapça'ya göre yapıldığı düşünülecek olursa, şu soru kendiliğinden karşımıza çıkacaktır: Bu dil tasavvurunda Türkçe'nin yeri nedir? Bu sorunun cevabı her şeyden önce yukarıda serimlenen anlayışın içerisinde mevcuttur: Dil hem nesnenin gerçekliğini hem de imajını 'ses' ve 'anlam' yönünden temsil eden bir âlet olduğundan dilin değişmesi ne nesnenin gerçekliğini ne de imajını değiştirir. Öyleyse gerçekliğin ve bu gerçekliğin imajının farklı dillerde ifade edilmesi yalnızca bu dilleri konuşan insanlar açısından belirli bir önemi hâizdir. Öyleyse hakikat (gerçekliğin ve doğrunun) ile sûretinin (imajının) belirli bir dile dökülmesi o dili konuşan insanların bu hakikat ile sûreti 'işitmesi' ve 'anlaması' açısından zorunludur. Bu durumda yapılacak iki şey vardır: Ya insanlara, bu dönemde, hakikat ile sûretini temsil eden, yukarıda belirtilen özellikleri hâiz, Arapçayı 'anlayacak' şekilde öğretmek ya da hakikat ile sûretini temsil eden Arapça'dan başka bir dile yani Türkçe'ye aktarmaktır. Çünkü hakikat ile suretinin onunla muhatab olan kişiler bakımından anlaşılması için böyle bir aktarım zorunludur. Öyleyse Osmanlı döneminde hakikat ile suretini temsil eden Arapça, Farsça, Latince, Fransızca, vb. hem kısmen alfabesi hem de dili farklı olan bir metni Türkçe'ye ya da başka bir dile hem telif hem de tercümeyle aktarma anlayışının anahtar kavramı, bu aktarmaya 'muhatab olan' kişidir. Başka bir deyişle aktarımı zorunlu kılan, bu aktarıma 'muhatab olan' kişinin dilidir. Kısaca söylemek gerekirse, hakikatin hangi dille temsil edileceği sorunu, hakikatin ulaştırıldığı insanın hangi dili konuştuğu sorusuna verilecek cevaba bağlıdır. Bu dönemde yüksek İslâm kültürünün dili Arapça olunca yani hakikatin temsil edildiği dil Arapça olunca, üst-kültürün eğitimini alan kişi de Arapça üzerinden hakikati elde eder ve onunla ilişki kurar. Hakikatin ulaştırıldığı kişi Türkçe konuşan bir kişi ise, anlama sorununu aşmak için, hakikatin Türkçe'yle temsil edilmesi gerekir. Nitekim ilk dönem Osmanlı bilginleri bu gerçeği tespit etmişlerdir. Aşık Paşa (öl. 1332), eski ve yeni bilginlerin Arapça ve Farsça pekçok eser yazmasına karşın,
"... ve şimdi şöyle bil kim bizüm zamânumuzda halkun çokı idrâk-i ma'âni niçe kim gerekdür idemez ve besâtîn-i ma'rifetden bir gül direbilmez; ve bülbül âvâzın gülistân içinde işidemez. Zarûret iktiza itdi kim bir kitâb Türk dilinçe tertîb ola..."7.
der. Aşık Paşa, "Vemâ erselnâ min resûlin illâ bi-lisâni kavmihi [Biz her elçiyi kendi milletinin dili üzre gönderdik]" ayetini alıntılar ve ekler8:
"Türk dilinde anlayalar ol Hak'ı
Tâ ki mahrûm kalmaya Türkler dakı"
Aşık Paşa, hedefini tayin ettikten sonra hakikati temsil etmede diller arasında ilkece bir fark olmadığını özellikle vurgular9:
"Kamu dilde ma'ni vardur bilene
Cümle yolda Hak bulındı bulana"
Aşık Paşa'ya göre aslında bütün diller tek bir hakikati (manayı) söyler10:
"Ma'niyi bir dilde sanman siz hemân
Cümle diller anı söyler bî-gümân"
Aynı görüşü paylaşan Mu'înüddîn b. Mustafa, Sultan II. Murad'a sunduğu Mesnevî-i Murâdiyye'de şöyle demektedir11:
"Kavmine kendü lisânıyla nüzûl
Eyledi küllî nebî vü hem resûl
Biz de Türkî dil ile şerh eyledük
Kavmümüze dilleriyle söyledük"
Mu'înüddîn b. Mustafa, bir adım daha ileri giderek, dillerin Hakk'ı ve Hakikati dile getirmede aralarında hiç bir fark bulunmadığını birinin diğerine üstünlüğünün olmadığını vurgular:
"Türkî vü Çînî Acem ya ger Arab
Cümlesinde kasd olan Tevhîd-i Râb
Her biri bir dil ile geldi 'ibâd
Cümleden Tevhîd-i Râb oldı murâd
Aynı görüşü dillendiren Yazıcıoğlu Ahmed Bican (1453'de sağ), Envâr el-âşıkîn adlı eserinde "... Türkçe bir kitâb düzem ki bu bizüm il kavmı dahı ol ilimlerden fâide tutup..." diyerek hem zâhirî hem de bâtınî ilimlerde mevcut bulunan hakikati "bizim kavme" ulaştırmanın yolunun eserlerin Türkçe telif edilmesinden geçtiğini belirtir12.
Hoca Mesud b. Ahmed (öl. 1375 civ.) ise 'söz'ün (logos'un) gökten inip 'gönül'den geçerek 'dil'de durduğunu; bu duruşta bütün dillerde asıl olan mananın olduğunu, farkın ise tezahürde ortaya çıktığını vurgular13:
"Ki söz yüce göklerden inmiş-durur
Gönülden giçüp dilde dinmiş-durur
... Ne dilce olur-ısa ma'nîdür asl
Ki anun-içun kodılar bâb u fasl".
Kendi dönemindeki müderrislerin, muhaddislerin ve müfessirlerin Türkçe ders verdiğini yoruma mahal bırakmadan belirten Devletoğlu Yusuf (XV.yüzyılın ilk yarısı), Vikâye şerhi'nde konuyu Ebû Hanîfe'nin namazda Kur'an-ı Kerim'in Farsça olarak okunmasını caiz gördüğünü belirterek temellendirmeye çalışır ve temel fikri veciz bir şekilde özetler14:
"Öyle olsa her ne dilce olsa ger
Lafz âlet ma'nî olur mu'teber".
Ancak bahse konu olan durumu en yetkin şekilde temsil eden Şeyhoğlu Sadrüddin Mustafa'nın (XV. yüzyılın ilk çeyreği) şu beyitleridir15:
"İlüm Türkdür dilüm Türkdür didüm
Egerçi Tat dilinde var-durur yat
Velikîn Rûm ilinün kavmi yek-ser
Ingup Türk dilini söyleşürler
Dirüm ben söyleşem 'âkıl bulunca
Sözi her kavm ile dillü dilince"
Hoca Mesud b. Ahmed'in Süheyl ü Nev-bahar'ındaki 'Sebeb-i nazm-ı tercemân-ı in-kitâb' bölümündeki beyitler de Şeyhoğlu Sadrüddin Mustafa'nın görüşlerini desteklemektedir16:
"Cihânda bugün resm eyle gider
Ki öküş kişi Türkî'ye meyl ider
Bu hikmet durur kişi ger eyleye
Ki dilince her kavm ile söyleye"
Öyleyse, yukarıda çizilen çerçevede, Osmanlı dönemindeki telif ve tercümelerin Türkçe olması muhatabın Türkçe bilmesiyle alakalı olduğundan, "muhatab" kavramı çerçevesinde şu tasnifi yapmamız mümkündür17:
1. Muhatab, ilme yeni başlayan ve yalnızca Türkçe bilen bir öğrencidir [Muhatabın öğrenci olması].
2. Muhatab, eserin içerisindeki bilgileri kullanacak, yalnızca Türkçe bilen siyasî ya da medenî bir meslekî sınıfa mensub kişidir. [Muhatabın meslekî bir sınıf olması].
3. Muhatab, eserin içerdiği bilgilerin kamuya maledilemesi için seçilen bölgedeki yoğun Türk nüfusudur. Başka bir deyişle yazar veya mütercim genel fayda için eserinin etki ve kullanım alanını genişletmeyi hedeflemektedir [Muhatabın Türkçe konuşan halk olması].
4. Muhatab, eserin kendisine sunulduğu, yalnızca Türkçe konuşan Sultan ya da etkili-yetkili bir devlet adamıdır. Başka bir deyişle muhatab, eserin ithaf edildiği siyasî-idarî hakimiyet odağının konuştuğu dildir [Muhatabın siyasî-idarî irade olması].
5. Hiç bir pratik hedef gütmeden yalnızca Türkçe dil bilincine dayanan telif ve tercüme faaliyetinde muhatab kişinin dil bilincinin varlığıdır [Muhatabın dil bilinci olması].
Burada 'muhatab' kavramı çerçevesinde verilen sıralama pek çok eserde içiçe girmiştir. Başka bir ifadeyle bir eserin Türkçe telif ya da tercüme olması yukarıda verilen şıklardan birisine veya bir kaçına aynı anda dayanabilir. Ayrıca bir yazarın veya mütercimin, faydalı bir iş yaparak, yadigar bırakarak öldükten sonra unutulmama ya da hayır duayla anılmak istemesi yaygın bir neden olarak gözükür. Ancak bu durum yukarıda sıralanan şıklardan herhangi birisinde eser yazan veya tercüme eden her müellifin 'metafizik' niyetidir. Başka bir deyişle bu müellifin ya da mütercimin öldükten sonraki bir talebiyle (uzak-hedef; manevî hedef) alakalıdır. Dolayısıyla bu niyetin eser telifi ya da tercümesinde somut bir neden olarak alınması fazla açıklayıcı olmayacaktır. Yazarın veya çevirmenin böyle bir beklentide olması eserinin kendisinden sonraki nesiller tarafından da, yazıldığı sahaya bağlı olarak kullanılacağı ve eserinden faydalanılmaya devam edileceği inancına dayanır. Bu da yazarın eserine olan güvenini ve geleceğe ilişkin temennisini yansıtır. Kısaca denirse bu tavır dinî anlamda insanlara fayda vermeyi sürdüren bir eylemin kişinin amel defterini açık tutacağı inancıyla da son derece ilgilidir.
3. Türkî-i basît ile Türkî-i fasîh
Yukarıda ifade edildiği üzere, muhatab Türkçe konuşan bir kişi ise, 'ses ve anlam', dolayısıyla 'anlama' sorununu aşmak için hakikat'in temsil edildiği dil de Türkçe olacaktır. Ancak tam da bu noktada 'ne tür/nasıl bir Türkçe' sorusu gündeme gelmektedir.
Herşeyden önce, böyle bir soruyu cevaplarken 'ulus-devlet' sürecinde ortaya çıkmış kavramlarla tarihi okumanın doğru olmadığının belirtilmesi gerekir. Başka bir deyişle 'millî' olmayan, daha doğru bir ifadeyle, 'ulusal' olmayan bir devlet için 'millî dil' ve 'millî edebiyat' kavramsallaştırmaları ancak ve ancak 'mecazî' anlamda doğruluk değeri taşırlar. Herşeyden önce bu tarihî dilimde dil, ferdî anlamda kişinin kimliğini oluşturan bir unsûr olarak görülse bile 'kök' (menşe) itibariyle müşterek (kollektif) kimliği oluşturan bir unsur olarak merkezî bir yer edinememiştir. Bu cümle, kesinlikle Osmanlı devrinde dilin, 'âlet ilmi' kavramsallaştırmasına uygun olarak, yukarıdaki çeşitli alıntıların da gösterdiği gibi, yalnızca bir ifade aracı olarak düşünüldüğünü göstermez. Başka bir deyişle hiç şüphesiz Türkçe, -türü tartışılmakla beraber-, Osmanlı-Türk kimliğinin ayrışmaz bir öğesiydi; ancak bu ayrışmaz öğe olma durumu Osmanlı döneminde, oldukça karmaşık olan kollektif kimliğin rengine uygun olarak kendine has özellikleri kazandı. Nitekim XVI. yüzyılda Osmanlı Devleti'nde askerî sınıfın en alt kademesinin bile müslüman olması ve Türkçe bilmesi zorunlu hale gelmişti. Öyleyse bu tespitlere uygun olarak soru şu şekilde de dile getirilebilir: Ne tür bir Türkçe tasavvuru ortak-kimliğin bir parçası olarak düşünülmüştü; ya da zorunlu olan Türkçe ne tür bir Türkçe idi?
Başta M. F. Köprülü olmak üzere pek çok modern araştırmacı çalışmalarında, Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında, Anadolu Selçuklu devri ile Osmanlı'nın çağdaşı Beylikler döneminde yazı dili olan Türkçe'nin zamanla, yüksek İslâm kültür eğitimi almış, dolayısıyla Arap ve Fars edebiyatına aşina olan müellifler tarafından 'yetersiz', 'sert' ve hatta 'kaba' olarak görülmeye başladığına dair pek çok örnek vermektedir18. Ancak bu duruma temsîl değeri en yüksek olan ve söylenenlerin gerekçelerini veren metin Şeyhoğlu Sadrüddin Mustafa'nın şu beyitleridir19:
Diriga söz mücâbâtında söz çok
Ne kılam çün bu dilde şerhe yol yok
Ki Türkün dili nâ-ma'lûm dildür
'İbâretden neden mahrûm dildür
Kuru vü sulb u serddür Türk'e benzer
Ter ü nâzük dil andan ürke benzer
Ri'âyet kılur isen bunda sûret
Kalur tertîbi ma'nînün zarûret
Çü sûret göresin ma'nî bozılur
Töreysüz okınur agduk yazılur
Gerek ma'nî gide sûret yüzince
Yahod sûret gide ma'nî düzince
Ol kim düşe ol bilişe yâda
Ne ma'nî naks u ne sûret ziyâde
Ünlü Osmanlı tabibi, Şerefeddîn Sabuncuoğlu olarak tanınan Amasyalı Şerefeddîn b. Ali b. el-Hâc İlyâs b. Şa'bân (öl. 1468'den sonra) da Zâhire-i Harzemşâhî'nin ilaçlarla ilgili kısmı olan Akrâbâdin kısmının tercümesinde Türkçe'nin tıb ilmî terimleri açısından yetersizliği üzerinde çok açık bir şekilde durur:
"... Ve üçinci bâb bu kitâbun içindeki istilaha lugat düzdüm şol sebebden kim eger bu kitâbı sırf Türkî idecek olursam Türkî dil ebter dildür kelâmung halâveti kalmaz ve mecmû'-i ıstılâhât-ı etibbâ bozılur ve zâyi olur"20.
Aşık Paşa, Şeyhoğlu Sadrüddin Mustafa, Devletoğlu Yusuf, Sinan Paşa (öl. 1486), Şerefeddin Sabuncuoğlu, Kemal-i Zerd (Bergamalı Sarıca Kemal, XV. yüzyılın ikinci yarısı) gibi pek çok şair ve yazarın, Türkçe'nin yetersizliğinden yakınması bir durumu tespit çerçevesinde bir hakikate karşılık gelmesinin yanında eserlerini meydana getirirken harcadıkları emeğe vurgu yapmak21; belki de bu emeği biraz mübalağa etmek içindir. Hoca Mesud b. Ahmed bile eserleriyle övünmesi ve Türkçe'yle telif etmesini öne çıkartmasına karşın Türkçe'nin darlığından yakınır. Bu yakınma yalnızca Türkçe'nin teknik içeriğinden kaynaklanan yetersizliklerle alaklı değildir; aynı zamanda Türkçe yazan yazarların önünde daha önce yazılmış örnek alınabilecek metinler olmamasıyla da ilgilidir22.
Türkçe'nin 'töresizliği'nin yani dilbilgisinin (gramerinin) olmayışı ile 'kısırlık'ı, bundan dolayı da 'sert' ve 'ağdalı' oluşu ilk bakışta dikkati çeken temel şikayet noktalarıdır. Ancak şikayetlerin ifade edildiği ibarelerin bağlamı dikkate alındığında zeminde gizil olarak yeralan başka bir kaygının bulunduğu söylenebilir. Bu kaygı Türkçe'nin o günkü durumu itibariyle hakikati ifade edip edemeyeceği sorununda düğümlenmektedir. Sinan Paşa'nın ifadeleri bu durumu telmih etmektedir23:
"... Ammâ zâhir-i şer' ni'düginde çok iş vardur, çok nesneyi zâhir-i şer'e muhâlif sanursun, eyle degüldür, imdi anlarun ba'zını şimdi sana bildürmek istesem olurdı ve biraz misâlini beyân eylesem anlanurdı, ammâ söz gayet çok olup uzanur ve tezkire maslahatı bi'l-külliye yabanda kalur, egerçi ben ana dahı mukayyed olmazdum, söz nereye sevk iderse yazardum lîkin bu kitâbı Türkî sayup anca avâm baksa gerek ve nice bilmez kişi Türkî deyü okısa gerek, nâ-gâh yazdugumı anlamayalar, korkum bu sözle bir kişinün dalâletine sebeb olmamdur".
Sinan Paşa'nın bu cümlelerinde sorun her ne kadar tasavvufî bir konu etrafında ifade ediliyorsa da esas vurgulanan noktalar şunlardır: Ogünkü Türkçe'nin 'terim' karekteri kazanmış kelime hazinesinin sınırlılığı, dolayısıyla -yukarıda ogünkü Arapça için dile getirilen- Türkçe'nin hakikate ilişkin nazarî bilgiyi temsil edebilecek yarı-sembolik bir seviyeye henüz ulaşamamış olması; öte yandan bu nedenlerden bilginin belirli bir eğitimden geçmemiş halk nezdine indirgenmesinin doğuracağı sakıncalar. Ancak şikayetler Türkçe'nin bilfiil durumuyla ilgilidir; yoksa bilkuvve, başka bir deyişle Türkçe'nin imkanlarıyla alakalı değildir. Tersine Aşık Paşa, Gülşehrî (öl. 1317'den sonra), Erzurumlu Mustafa Darîr (XIV. Yüzyıl) gibi pek çok şair ve yazar Türkçe'nin imkanlarının zenginliğine işaret etmekte ve sorunun mevcut dilin işlenmemişliğinden kaynaklandığını, bu nedenle Türkçe'nin işlenmesi halinde sorunun kendiliğinden aşılacağını vurgulamaktadırlar.
Türkçe'nin işlenmesi sorununu, XV. yüzyılın sonunda Arapça, Farsça ve Çağatayca'yı kendilerine örnek alarak ve bu dillerin ortaya koyduğu örneklerden faydalanarak Türkçe'yi bir 'kültür' dili haline getirmeye çalışan Hatiboğlu (XV. yüzyıl), Sinan Paşa, Şerefeddin Sabuncuoğlu, Gelibolulu Mustafa Âli (öl. 1600) gibi manzûm ve mensûr yazarları XV. yüzyılın sonları ile XVI. yüzyılın başlarında aşmaya çalışmış ve basit Türkçe'yi yavaş yavaş terketmiştir24. Öte yandan Yunus Emre (XIV. Yüzyıl), Gülşehrî, Erzurumlu Mustafa Darîr, Lâmiî Çelebî (öl. 1532) gibi adların çizgisini takip eden XVI. yüzyılda yaşamış olan Tatavlalı Mahremî ile Edirneli Nazmî bu yönelime karşı çıkmış, özellikle Edirneli Nazmî, Dîvân-i Türkî-i Basît adlı eserinde basit Türkçe'yi savunmuş; ancak bu tepkisel yaklaşım Osmanlı kültür ortamında bir karşılık bulamamıştır25. Köprülü, 'Türkî-i basît'in Osmanlı kültür hayatında karşılık bulamayışını, kendi yaşadığı dönemin psikolojisi, kavramsal çerçevesi ve temel kabulleri açısından sorgular ve bunun nedenlerini -hiç de doğru olmayan bir şekilde- 'Arap ve Acem harslarına meftûn ve esîr olan' 'medrese zihniyeti' ile bu zihniyeti taşıyan 'medrese adamları'na indirger26.
Tam bu noktada sorulması gereken soru -yukarıda dile getirildiği şekilde- şudur: XVI. yüzyılda, Türkî-i basît hangi dile karşı tepki olarak ortaya çıkmıştır; ve yerini alan dil ne tür bir/hangi dildir? Bu sorunun cevabını Gelibolulu Mustafa Âli (öl. 1600), ünlü eseri Künh el-ahbâr'da şu şekilde vermektedir:
"... Fi'l-vâki fî-zemâninâ vilâyet-i Rûm'da câri olan lisân bu el-aceb el-lisâne-i çârdan [Arapça, Farsça, Türkçe ve Çağatayca] mürekkeb bir nutk-i pâk-i müzehhebtir ki ehl-i diller tekellümünde gûya ki sâirinden azebtir. Faraza lisân-i Arabî tekellümü farz veya vâcib olsa ve zebân-i Fârsî isti'mâli sünnet-i seniyye makamında kıyâm bulsa beyân olunan halâvetten mürekkeb lisân-i Türkî telaffuzu müstahab ve basitinin Türkî fusahâ kavlince nehyi vâcibdir"27.
Mustafa Âli'nin ifâdesi şu şekilde özetlenebilir:
1. Osmanlı kültür hayatında câri olan 'dil', Arapça, Farsça, Türkçe ve Çağatayca'dan mürekkebtir.
2. Bu dil temiz, süslü ve tatlıdır.
3. Bu dili konuşmak müstehaptır.
4. Türkî-i basît'in, yukarıdaki özellikleri içeren Türkî-i fasîh konuşanlarınca engellenmesi vâcibtir.
Mustafa Âli'nin hem bu hem de Künh el-ahbâr'ın Tezkire kısmında ortaya koyduğu28;
"... Husûsâ vasl-ı imâlede müstahsenât ü selâseti muhal olan acîb u garîb elfâzı işbâ' vü imtidâdla itâleden halâs idemayüp lisân-ı Türkî ki hadd-i zâtında sakîl ve fesâhat ü belâgati her cihetle nâdir ü kalîldür. Dâimâ zebân-i Farisî'deki güftâr-ı şehd-âsârla karışdurup ve ihyânen lisân-ı Arabî'de olan ibârat-ı sükker-barla alışdurup şîr ü şekker-var imtizâc-ı pür-revâc-ı hikmet-disâr virüp edâ-i belîğle söz nazm idememişdür"
şeklindeki fikirler ile Türkçe'nin hakikate ilişkin nazarî bilgiyi temsil edebilecek 'yarı-sembolik dil' seviyesine hızla ulaştırılmak istenmesi arzusu Türkî-i fasîh'in Osmanlı kültür hayatının ve yönetici sınıf üyeliğinin ayırt edici bir özelliği haline geldiğini, Başkent İstanbul'da temerküz eden bürokrasinin Türkî-i fasîh'i tercih ettiğini, hatta savunduğunu gösterir. Bu nedenle, yani arkasına siyasî-bürokratik desteği alamayan Türkî-i basît Osmanlı kültür hayatında tutunamamıştır. Başka bir deyişle bürokrasinin kimliğinin bir parçası haline gelen Türkî-i fasîh, Türkî-i basît'in yerini almıştır. Nitekim, XVI. yüzyılın ortalarından itibaren dil nokta-i nazarından Osmanlı bilgininde belirli bir üstünlük hissinin oluşmaya başladığı ve Nev'î-zâde Atâyi ile Ganî-zâde Nâdirî'nin de ifade ettikleri gibi, artık 'rüchân-i Türkî-zebân'ın [Türkî-i fasîh'in] Acemce'ye galip geldiği' kanaatinin yaygınlaştığı görülmektedir29.
Osmanlı bürokrasisinin ve bu bürokrasinin yalnızca bir üyesi olan medrese mensublarının Türkî-i fasîh'i kimliklerinin bir parçası olarak gördükleri; Hakikat'i temsil ve ifade etmek için 'araç' olarak da bu dili kullandıkları tarihî bilgiler çerçevesinde açıktır. Ancak Osmanlı medrese mensubları bu 'dil' için her zaman lisân-i Türkî, zebân-i Türkî, Türkîce, Türk dili ve benzeri adları kullanmışlardır. Bu durum onların kullandıkları dili, 'Türk dili' olarak gördüklerini açıkça gösterir. Bu açıdan 'lisân-i Osmânî' ya da 'Osmanlıca' gibi adların ortaya çıkışını XIX. Yüzyılın ikinci yarısından sonra Osmanlı Devleti'nin benimsediği 'Osmanlıcılık' siyasetine bağlamak doğru gözükmektedir.
Başka bir açıdan bakıldığında XVI. yüzyılın, Osmanlı-Türk tarihinde 'dil' sorunun en yoğun hissedildiği bir dönem olduğu görülür; başka bir deyişle bu yüzyılda dil bizatihi bir sorun olarak görülmektedir. Farklı ırk ve dîne mensub, değişik dilleri konuşan insan topluluklarını yönettiğinin farkında olan Osmanlı-Türk insanı 'dil' sorunu üzerinde özellikle durmuştur. Bu sorunda mensub olduğu klasik İslam Medeniyeti'ndeki dil felsefesi hakkındaki birikiminden istifade eden Osmanlı bilginleri 'esperanto' yaklaşımını hatırlatan muhtelif dil icadı çalışmalarında bile bulunmuştur. Osmanlı başkentindeki, özellikle Muhyî-i Gülşenî (1528-1605) tarafından yürütülen bu çalışmalar aynı yüzyılda Batı Avrupa'daki benzer konudaki teşebbüsleri andırmaktadır30. Avrupa'daki bu çalışmaların önemli isimlerinden birisi olan Guillaume Postel'in (1510-1581) İstanbul'la sıkı bir ilişkisinin bulunması, bu konuda bazı düşüncelerin alışverişe konu olduğunu bile düşündürtebilir31.
Türkî-i fasîh'in Osmanlı ilim hayatındaki yerini ve meşruiyyetini takdir etmek için verilebilecek en güzel örnek, Türkî-i basit içeren unsurlar taşıyan bazı eserlerinin İstanbul'da Türkî-i fasîh'e uygun olarak, deyim yerindeyse, yeniden yazılmaları ya da yeniden tercüme edilmeleridir. Köprülü adı geçen makalesinde bu şekilde yeniden yazılan ya da tercüme edilen Türkçe eserlere bazı örnekler verir32. Bu duruma matematik sahasında verilebilecek en güzel örnek Ali Efendi olarak tanınan Nuruddîn Ali b. Velî b. Hamza el-Mağribî el-Cezâirî'nin (öl. 1614) Tuhfet el-a'dâd li-zevî ruşd ve el-sedâd adlı Türkçe önemli eseridir. 11 Nisan 1591 tarihinde Mekke'de tamamladığı eseri müellif bizzat kendisi 5 Haziran 1002 tarihinde Yemen'in San'a şehrinde istinsah etmiştir33. Zamanımıza gelen bu müellif istinsahı yanında müellifin ilk tebyîzinden 1002'de istinsah edilen diğer bir nüsha da günümüze ulaşmıştır34. Müellif nüshası nisbeten 'arkaik' bir Türkçe'yle yazılmışken eseri istinsah eden müstensih eserin bu arkaik dilini İstanbul Türkçesi'ne yani Türkî-i fasîh'e göre 'tashîh' etmiştir. Bu durum İstanbul dahiline, başka bir ifadeyle bürokrasinin temerküz ettiği başkent sınırları içerisine giren Türkçe bir eserin burada konuşulan dilin, yani Türkî-i fasîh'in formuna döküldüğünü göstermektedir.
II. Türkçe Telif ve Tercüme Eserlerden Örnekler
Yukarıda ortaya konulan temel ilkeler ve kabuller çerçevesinde, mantık, riyazî ilimler, coğrafya ve felsefî fizik sahasındaki Türkçe eserlerin, önsöz ile sonsözlerinden hareketle, telif ve tercüme nedenleri, muhatab kavramına göre, aşağıda, tasnif edilmiş ve nisbeten temsil değeri yüksek metinlerden örnekler verilmiştir.
1. Muhatabın öğrenci olması
Muhatabın ilme yeni başlayan ve yalnızca Türkçe bilen bir öğrenci olması örneği sıkça rastlanan bir durumdur. Bu 'mübtedî' ya genel anlamda ilme ya da belirli bir meslekî eğitime yeni başlayan bir kişi olabilir. Başka bir açıdan ilmi bir mensubiyeti olmayan ancak belirli bir konuda bilgi taleb eden kişi de o saha için 'mübtedî' olarak kabul edilebilir.
Ahmed-i Dâî (1421'de sağ), Nasîruddîn Tûsî'nin (öl. 1274) takvim konusundaki Sî fasl adlı eserinin tercümesinin önsözünde bu eseri Türkçe'ye tercüme etmesinin nedenini şu şekilde açıklar:
"... bazı mübtedilere [Farça metni okumak] müşkil olduğiçün Türkî dile terceme eyledük..."35.
Tıb, matematik, astronomi gibi pek çok ilmî sahada Türkçe'ye yapılan tercümelerin girişinde rastlanan bu ifade, tercümenin muhatab kitlesinin dil durumuna işaret eder.
Kanunî Sultan Süleyman devrinde yaşayan divan muhasiblerinden Bursalı Yusûf b. Kemâl'in, divan muhasibleri için Arapça, Farsça ve kendi tecrübelerinden faydalanarak hazırladığı Câmî el-hisâb adlı hacimli Türkçe eserinin dîbacesinde verdiği bilgiler son derece önemlidir; çünkü yazar divan muhasiblerine matematik dersleri veren bir kişidir ve eserini de bu dersleri verirken kaleme almıştır:
"... Sultan Süleyman Han b. Sultan Selîm Han b. Bayezid Han... hazretlerinün Asitâne-i sa'âdet-âşiyânelerinde tedbîr-i mesâlih-i milk-i Osmânî ve defâtîr-i mehâsil-i resm-i Sultânî tevfîz olınan a'lemü'l-ulemâ... Hazret-i İskender Çelebi Efendi... hazretlerinün hâk-i pây-i şerîfelerine bu bende-i naif Yusuf b. Kemal el-Burusevî bir nice müddet yüz süriyü hizmetlerinde olmagın bazı ehl-i kalem huzurlarında talim-i ilm-i hisab itmek ile izzet ve tetebbu-i fenn-i rakam kılmağıla rağbet buldukları müşahade olınmagın....".
Yazar telif ettiği eserin muhatab kitlesini ise şöyle belirtir:
"... mübtediler içün beyân olınur yoksa ehl-i fazl yanında ne mikdar ola...". 36.
Diğer bir örnek, Yunan-Helenistik ve İslam astronomi literatürünü Türkçeleştirme hareketini başlatan ve yükselme dönemi Osmanlı Devleti'nin başkenti İstanbul'da yaşayan astronom-muvakkıt Konyalı Mehmed b. Kâtib Sînân'ın (öl. 1523-24 civarı), Risâlet el-ceyb adlı eserin tercümesine yazdığı girişteki şu ifadedir:
"... vaktaki bazı evlâdımız bu kemîneden marifet-i cuyûbun tahsilin taleb ettüler... lisân-i Türkî'ye tercüme ettük..."37.
İlme yeni başlayan ve yalnızca Türkçe bilen öğrenciler için eser telif ve tercüme etmeye en iyi örnek Konyalı Mehmed b. Kâtib Sînân'ın çizgisini takip eden ve Osmanlı ilm-i mîkat geleneği ile pratik astronomisinin gerçek anlamda kurucusu olan astronom, muvakkıt ve coğrafyacı Müneccimbaşı Muslihuddîn Mustafa b. Ali el-Muvakkıt'ın (öl. 1571) eserleridir. Nitekim, 'müceyyeb-i âfâkî' diye bilinen astronomi aletini inceleyen Risâle-i ceyb-i muceyyeb-i âfâki adlı eserinin önsözünde:
"...Bu risâleyi bir mukaddime üzerine ve dahi yirmi beş bâb üzerine Türkçe tertib eyledüm, tâliblere âsân olsuniçün..."38.
diyen Müneccimbaşı Mustafa, bu ifadeleriyle hedef kitlesini de göstermiş olur. Rûb-i mukantarat adlı astronomi aletini ele alan Risâlet el-meserrât fî ilm el-mîkât isimli başka bir eserinde aynı tavrını sürdürür ve şöyle der:
"... dilerüm ki Mukantarât dimekle müteârif olan âletden tâlib ve râğib olanlar içün Türkî dilde bir risâle cem' eyleyem... "39.
Pek çok eserini astronomi tahsiline yeni başlayan öğrencileri gözeterek Türkçe kaleme alan Müneccimbaşı Mustafa'nın bu amacını dile getiren cümlelerine çeşitli eserlerinde rastlanır. Nitekim, Risâle fî el-'amel bi-zât el-kursî isimli eserinde:
"... diledum ki işbu şerîf âletin amellerini beyâniçün, tâlib olanlar içün Türkî bir risâle cem' eyleyem..."40.
derken, Risâle fî rub' el-mukantarât adlı eserinde:
"... bu risâleyi bir mukaddime ve yigirmi bâb üzerine Türkîce terkîb eyledim tâliblere âsân olsuniçün..."41.
vurgusunu yapar.
Eserlerin öğrenciler için Türkçe telif edilmesine güzel bir örnek olarak, hemen hemen bütün çalışmaları Arapça olan ünlü Osmanlı bilgini Takiyüddîn Râsıd'ın (öl. 1585) astronomi aletleriyle ilgili iki risalesini özel öğrencisi Sinân adlı bir kişi için Türkçe kaleme alması verilebilir42.
Herhangi bir bilim dalında eğitime yeni başlayan bir öğrenci için -ki bu Türkçe konuşan bir öğrencidir- Türkçe kitap telif ve tercüme etmek hemen hemen her alanda yaygın bir tavırdır. Fâtih Sultân Mehmed döneminde muhasebeciler için Hayreddîn Halîl b. İbrahim (IX./XV. asır) tarafından Farsça kaleme alınan Miftâh-i kunûz-i erbâb el-kalem ve misbâh-i rumûz-i eshâb el-rakam adlı eserin, yazarın öğrencisi Pîr Muhammed Sıdkî el-Edirnevî tarafından hemen Türkçe'ye çevrilmesi hem Osmanlı muhasebe sınıfının yapısını hem de muhasebe sınıfındaki çırakların dillerinin Türkçe olduğunu gösterir. Çünkü Pîr Mahmûd çevirisinin önsözünde şöyle demektedir:
"... mübtedîlere âsân olsuniçün bu edafü'l-ibâd... Pîr Mahmûd el-Edirnevî eş-şehîr bi's-Sıdkî... elinden geldükçe zebân-i Derî'den [Farisî'den] Türkîye terceme olındı..."43.
XI. /XVII. Yüzyıl başlarında yaşadığı sanılan ve Kâtib-i meşâhire olarak tanınan Yusuf b. Mehmed adlı muhasib Ken'âniyye adlı kitabında eseri niçin Türkçe yazdığını şöyle açıklar:
"... Uslûb-i muhâsebeye ve minvâl-i erkâma tâlib olanlara âsân olup behremend olmak içün bu.... Yusuf b. Mehmed eş-şehîr be-Kâtib-i meşâhire... fenn-i mezkûr'da vâki olan ilm-i hisâbda ve kitâbet-i erkâmda ve tertîb-i muhâsebede talebeye lâzım ve müfîd olanı ihrâc idüp...".44
Yeni tarz eğitim kurumlarının kurulması ve Türkçe'nin eğitim-öğretim dili haline gelmesiyle Türkçe tercüme ve telifler artık yalnızca 'mübtediler' için değil doğrudan konuyla ilgilenen her kesim için yapılmaya başlanır. Nitekim Seyyid Ali Paşa (öl. 1846), Ali Kuşçu'nun el-Fethiyye fî ilm el-hey'e adlı eserini yalnız 'öğrenciler' için değil 'erbâb'ı için Türkçe'ye tercüme ettiğini vurgular. Bu durum yenileşme döneminde Türkçe'nin edindiği merkezî yeri de gösterir. Mir'at-ı 'âlem adını verdiği çeviride Seyyid Ali Paşa:
"... erbâbına yesîr ve suhûletle tefhîm zımnında bi-i'nâyet el-Melik el-'Alîm metn-i mezkûru terceme ve tetmîm..."45
demektedir.
Diğer sahalarda da benzer bir durumla karşılaşılabilir. Sultan II. Murad zamanında İznikli Kutbuddin, Mukaddime-i Kutbuddîn adlı eserinde bu durumu şöyle vurgular46:
"... pes diledi bu miskîn dahı kim farz-ı 'ayn olan 'ilimde Türkçe bir mukaddime düze tâ kim mübtedî gişilere anı okımak genez olan dahı kızcugazlara ve oglancuklara bâlig olmaga yakın olıcak anı ögredeler...".
Mehmed b. Dervîş el-Edirnevî de Kitâb-i sukûk adlı eserinde şöyle der:
"... bu ilimde fi'l-cümle habîr olmağın bazı ehavât talebiyle tâlibîne âsân olmak içün Türkî sukûk cem' itmek murâd..."47
2. Muhatabın meslekî bir sınıf olması
Siyasî (bürokrasi) ya da medenî bir meslekî sınıfa mensub Türkçe konuşan kişiler için Türkçe eser telif ya da tercüme etmek yaygın bir davranış tarzıdır. Bu durum en güzel Osmanlı tıb, muhasebe ve muvakkıt sınıfına yönelik olarak kaleme alınan Türkçe matematik ve astronomi eserlerinde gözlemlenebilir. Bu eserler, yukarıda işaret edildiği üzere, meslekî eğitimine yeni başlayan 'mübtediler' için yazılabileceği gibi, bu sahada yetişmiş uzmanlar için de kaleme alınmış olabilir. Örnek olarak Konyalı Mehmed b. Kâtib Sinân'ın Türkçe kaleme aldığı Hediyyet el-ihvân adlı eserinin isminde geçen 'ihvân' kelimesi muvakkıtlara delalet eder48 ve eser yalnızca bu sınıf düşünülerek kaleme alınmıştır.
Hacı Atmacaoğlu'nun (1494'de sağ) 1494 tarihinde tamamlayıp Sultan II. Bâyezîd'e sunduğu muhasebe matematiğiyle ilgili Mecma' el-kavâid adlı eserin önsözünde söyledikleri hem muhasebe sınıfının hem de bu sınıf içerisinde usta-çırak ilişkileriyle eğitim gören çırakların Türkçe eser ihtiyaçlarını vurgular:
"... bu kitabun musannifi ve bu risâlenün müellifi Muhyiddîn Mehmed b. el-Hâc Atmaca el-Kâtib,.. unfuvân-i şebâbda ve âvân-ı şeyhûhete irişince eşref-i a'yândan ve umerâ-i dîvândan erbâb-i kalem ve eshâb-i rakam olan kâmil ve fâzıl kimesneler ile musâhabet ve ihtilât idüp müddet-i medîd ve zemân-i ba'îd anların hidmetinde olup tertîb-i hisâba ve terkîb-i erkâma -ki kânûn-i küllîdür- bunca evkât mümâreset itmekle ve bu ilm-i şerîf içün vaz' olan fâik kitâbların dahı ekserin görüp tetebbu' idüp anlarun dahı her birinden temettu' eylemekle bi-kadri'l-vusi' ve't-tâkati fî'l-cümle ittilâ' olındı. Ammâ ol mu'teber kitâblar -ki bu ilm-i hisâbda mütekaddimîn yazmışlar- anlarun dahı ba'zı Arabî ve ba'zı Fârisî oldugı sebebden mübtedi olanlar andan istifâde idemezler. Ve zebân-i Türkî'de dahı bir müfîd ve muhtasar kitâb görmedüm ki mübtedî olan karındaşlar ana mutâlaa' idüp andan müstefîd olalar. Ve hem gördüm ki bu ilm-i hisâb dahı gâyet de gereklü ve şerîf ilim oldugı ecilden erbâbdan ve elbâbdan ekser-i nâs bu ilme muhtaclar ve müterâgıblardur. Pes bu fakir dahı diledüm ki Arabî'den ve Fârisî'den terceme idüp bu ilm-i hisabda bu risâleyi bünyâd idem ki zamâne hâline münâsib olup matlûbü'l-erbâb ve mahbûbü'l-elbâb ola... /.../... şol mübtedî olanlar fehm idüp istifâde idecekleri derecede olanlardan beyân eyleyem... /.../... bu ilm-i hisâbun külliyâtından ve cüz'iyâtından... /.../... anları cem' idüp vâzıh u rûşen ve muhtasar ve müfîd alâ vechi't-tahsîl bu risâleye kayd idüp zuhûra getürdüm tâ ki mübtedîlere âsân olur..."49.
Osmanlı muhasebe matematiğinde telif edilen eserlerin hem büyük çoğunluğunun dillerinin Türkçe hem de bu eserleri telif edenlerin bizzat muhasebe sınıfından yetişmiş kişiler olması Osmanlı muhasebe bürokrasisinin yapısını ve Türkçe'ye olan ihtiyacını açıkça gösterir. Örnek olarak Kâtib Alâuddîn Yûsuf (1512'de sağ) bu sahada kaleme aldığı eserinin adını Murşid el-muhâsibîn koymuştur50. Eserin adı hedef kitlesini açıkça ele vermektedir.
Bu sahadaki en olgun örnekler Nasûh el-Matrakî'nin (öl. 1564) muhasebe matematiği sahasındaki eserleridir. Hem Cemâl el-kuttâb ve kemâl el-hussâb51 hem de Umdet el-hussâb adlı eserlerinin adları hem de önsözlerindeki ifadeleri eserlerin hedef kitlesinin Osmanlı muhasebe bürokratları olduğunu gösterir. Ancak Matrakî'nin Umdet el-hussâb'daki ifadeleri, artık Türkçe matematik kitablarının telif maksadının yalnızca mübtediler ve muhasibler için olmadığını, başka bir ifadeyle Türkçe matematik eserlerin yavaş yavaş hedef kitlesini genişlettiğine delalet eder. Matrakî şöyle der:
"... bu risâleyi inşâ ve bu makâleyi peyda idüp... mürettep ve mühezzeb kıldum, tâ kim mübtedîlere tabsıra ve müntehîlere tezkire olup müfîdlerin ifâdelerine delîl ve müstefîdlerun istifâdelerine sebîl ola..."52.
Matrakî'nin bu hedefi en olgun meyvesini Ali Efendi'nin Tuhfet el-a'dâd li-zevî ruşd ve el-sedâd adlı eserinde verir; bu eser Türkçe telif edilmiş bir matematik eserinin yalnızca mübtediler ve muhasibler sınıfının düşünülerek değil bir yönüyle bizzat matematik için kaleme alınmaya başlanmış olduğunu gösterir. Müellif şöyle diyor:
"... bu zaîfden ilhâh ve ibrâm ile iltimâs-i tâm idüp âvân-ı sebâvetden ilâ hâze'l-ân fenn-i mezkûrda tahsîl itdüğüm fevâid ve kavâidün ve kütüb-i mütekaddimînden sadef-i dilde derc itdüğüm cevâhir ve zevâhirün ekserine şâmil bir mecmû' cem' olmasın ricâ eylemeğin cemiyet-i yârâna isâ'fdan gayri... /.../... alâ hasebi't-tâka ve'l-imkân ilm-i hisâbun kavâid-i külliyesine şâmil ve hisâba müteallik olan umûr-ı misâha ile mükemmel ve kâmil bir kitâb vaz' eyledum ki cidd-i tâm ve fikr-i 'âm ile teemmül üzre kemâ yenbagi mütâlaa' idüp kavâd-i külliyesin bi'l-külliye hıfz itdükde bu funûn-ı reh-nûmûna mütea'llik olan sâir kütüblerün mütâlaa'sından müstağnî..."53.
Meslekî amaca en güzel örneklerden birisi Şerefeddîn Sabuncuoğlu Cerrâhiyyet el-hâniyye adlı eserindeki ifadeleridir:
"... bu kitâbı Türkî yazdum. Türkî yazdugum şol ecilden oldı kim kavm-i Rûm Türkî dilin söylerler ve bu asrun dahi cerrâhlarınun ekseri ümmîlerdür ve okuyanları dahı Türkî kitablar okurlar..."54.
Şerefeddîn Sabuncuoğlu benzer tavrını Akrâbâdîn Tercümesi adlı eserinde de sürdürür ve eseri Türkçe'ye tercümesini şu şekilde açıklar:
"... zirâ kim ilm-i tıbbın kitabları Pârisî ve Tâzî dilinde düzülmişdür. Rûm ehlünün ekseri Arabî ve Pârisî dilün bilmeyüb âciz ve âtıl olmuşlardı..."55.
Burada dikkat edilmesi gereken noktalardan birisi de şudur: Yazar, eserini esas olarak 'cerrah sınıfı'nı düşünerek yazmış; ancak, aynı zamanda yaşadığı bölgenin 'kavm-i Rûm' ya da 'Rûm ehlü' diye tesmiye ettiği mensuplarının yani Türklerin kullandıkları dilin Türkçe olduğunu vurgulamak istemiştir.
3. Muhatabın Türkçe konuşan halk olması
Yazılan eserin tesir alanını genişletmek, başka bir ifadeyle yalnızca öğrencileri düşünmeden daha büyük bir kitleye yani halka ulaştırmak, Türkçe eser telif ve tercüme etmenin başka bir nedenidir. Eserlerde bu amacı ifade için kullanılan yaygın deyim "fâidesi 'âm ola" yani "faydası yaygın olsun" şeklindedir. Bu amaç açıkça eserin yazıldığı dili konuşan halkın muhatab olarak düşünüldüğünü gösterir. Doğrudan "fâidesi 'âm ola" ibaresi kullanılmadan, eserin Türkçe telif ve tercümesine gerekçe olarak yalnızca muhatab kitlenin dilinin gösterilmesi de vâriddir. Ancak burada eserin Türkçe telif ve tercüme edilmesinin amacı yine de 'genel fayda'dır. Öte yandan Türkçe konuşan halkın düşünülerek eserin Türkçe telif ve tercüme edilmesi müellif ile mütercimin sahip olduğu 'dil bilinci'ne ve Türkçe konuşan halka 'mensubiyet duygusuna' işaret eder. Bu açıdan müellif ve yazarının dil bilincini gösteren pek çok eser aslında Türkçe konuşan halk gözetilerek kaleme alındığından bu şıkda da değerlendirilebilir.
Faydanın yaygınlaşması dileğine istinaden Türkçe eser yazmak Anadolu-Beylikler döneminin en önemli özelliklerinden birisidir. Özellikle dinî, tarihî ve edebî eserler bütün bir 'halk'ın okuması, anlaması ve faydalanması için yazılmaya başlanmıştır. Nitekim Şeyhoğlu Sadrüddin Mustafa Marzubân-nâme adlı eserinde şöyle der:
"... Parsî kitâblardan ki pâdişâhlar içün idüp-dururlar ve bu kitâbdan yig kitâb görmedim. Her çend Kelîle [ve Dîmne] meşhûr ve mukaddemdür, lîkin hikmet ve fâide bunda artuktur; ammâ ibâret derin, degme kişi andan fâide dutmaz, pes bu zaîf revâ görmedüm kim nâzânî fâidelerden bu zamâne pâdişâhları mahrûm kala pes ol müşkilliginden Türkî diline nakl eyledüm ki fâidesi dükeline irişe..."56.
Şeyhoğlu Sadrüddin Mustafa'nın Marzubân-nâme'sinin Paris nüshasında ise aynı maksad şu şekilde dillendirilmiştir:
"... bu zaîf diledi ki ol fevâyid ve hikmetden bir mikdâr çıkarup Türkî dil ile şerh ide tâ ki fâidesi âmâ şâmil ola..."57.
Sâdî'nin (öl. 1291) Gülistan'ını Anadolu'da ilk defa Türkçe'ye tercüme eden, Sultan II. Murad devrinin (1421-1451) bilginlerinden Mahmûd b. Kâdî-i Manyâs, manzum ve ilaveli tercümesinde eseri tercüme nedenini şu şekilde ifade eder:
"Ben fakîre arza kılup eyitdi kim senden iltimâs iderüz; bu kitâbı kim Parsî hikâyetindedür, şîrîn ve tâzî ibâretindedür, rengin Türkî diline tercüme kılasun ki bu Rûm halkı Arabî'den gâfildür ve Parsî'den zâhildür tâ ki bunlara dahı fâyidesi şâmil ola ve âbidesi kâmil ola. Ve bir mâyide düşeyesün kim bu Rûm âşıkları dahı ana sunalar ve seni dahı senden sonra hayr-ıla yâd kılalar"58.
Muhtasar ve mensur tercümesinde ise şöyle der:
"Ashabumuz... katuma gelüp... Hoca Sâdî-i Şirâzî'nin... Gülistân'ını... -Pârsî hikâyetinde durur rengîn ve müzeyyen- dilerim ki Türkî diline tercüme kılasın ki Rûm halkı Pârsî'den gâfil ve zâhil dururlar; ta ki ol hôndan bunlara dahı döşeyesin, bunlar dahı sunalar deyü iltimâs itdi. Ve hem seni dahı senden sonra hayr-ıla yâd ideler"59.
Eşref bin Muhammed, Hazâ'in el-saâdât adlı, Ağustos 1460 tarihinde telif ettiği kitabında, eserini niçin Türkçe kaleme aldığını "Kellimünnâse bi-elsinetihim [İnsanlarla dilleriyle konuşunuz]" deyişine dayanarak şöyle belirtir60:
"... Ben za'îf kim Eşref bin Muhammed'in, işbu kitâbı Türk dilince cem' eyledim. /.../ şol sebebden kim ta'lîm kitâbıdır. /.../ zirâ bu vilâyette söylenen sırf Türkî'dir (Kellimünnâse bil elsinetihim) buyrulmışdur. Halka kendi dilince söz ma'nidar ola...".
Ladikli Muhyiddin Mehmed Çelebî b. Abdülhamid (öl. 1495 civ.), musikî sahasında Zeyn el-elhân fî ilm el-te'lîf ve el-evzân adlı Arapça bir eser kaleme almış61; aynı eseri daha sonra Türkçe olarak Zeyn el-elhân adıyla yeniden yazmıştır62. Yazar, Arapça kaleme aldığı eseri Türkçe olarak yeniden telif etmesinin nedeni olarak:
"Lisân-i Türkî'de cem' itdüm, ta havâssa ve 'avâma hîn-i mütâla'alarında makâsıd-ı asîrelerine vusûl-yesîr ola ve bu zâ'if ve nahîf meyân-ı vâzı' ü şerîf du'â-ı hayrıla anılmaya cedîr ola..."63.
ifadesini kullanır. Bu ifadede geçen 'havâs' ile 'avâm' sözcükleri Ladikli'nin hedef kitlesini ne kadar geniş düşündüğünü gösterir.
Kanunî Sultan Süleyman'ın ikinci sadrazamı Maktûl İbrahim Paşa'nın divanında çalışan Kâtib Alâuddin Yusuf'un divan katibleri ve muhasipleri için yazdığı Murşid el-muhâsibîn adlı eserini Türkçe yazma gerekçesi oldukça açıktır: Anadolu'nun Türkçe konuşması; dolayısıyla ilm-i hesabın dile getirdiği hakikatleri Türkçe yazma zorunluluğu ve talebi:
"... Ebnâyi cinsden niçe kimesneler bu ilme şurû itdükde gâlib-i zan oldur ki bu ilmün müşkilâtı bazına inâyet-i Hakkila feth olup bazına olmamışdur. Anunıçun ki bu ilmde vâki' olan kitablarun kimi Arabî ve kimi Fârisî'dür ki mütekaddimîn ve müteahhirînün her biri dekâyık derc itmişlerdur ve Vilâyet-i Rûm'da ekser istimâl olan lisân hod Türkî'dir. Pes bu Türkî dilde dahı bir hoş risâle olmak fî zamâninâ hâzâ matlûb ve mergûb oldugı ecilden...".64.
maksadıyla yazdığını vurgular65.
Müneccimbaşı Mustafa ise, Teshîl el-mîkât adlı eserinin önsözünde şöyle der:
"... tâlib ve râğıp olanlar içün Türkî dilince bir risâle cem' eyleyem, fâidesi 'âm ola..."66.
Aynı ifadeyi çok az değişiklikle Mir'ât-i kâinât adlı eserinde de kullanır:
"... tâlib ve râğıp olanlar içün Türkî dilce bir risâle cem' eyleyem fâidesi 'âm ola..."67.
İbn Kemal (öl. 1534) Tevârih-i Âl-i Osmân adlı eserini Türkçe yazmasını şöyle açıklar68:
"... havâs u 'avâma nef'i 'âm olmağıçun Türkî makâlün minvâli üzre rûşen ta'bîr ve tahbîr olına...".
'Genel fayda'yı düşünmek yalnızca 'bilim' sahasındaki eserler için geçerli değildir. Örnek olarak Şirvanlı Mahmud b. Mehmed (XV. yüzyıl), Târîh-i İbn Kesîr Tercümesi'nde tercüme gerekçesi olarak şu cümlelere yer verir69:
"... Egerçi bu kitâbun letâyıfı Padişah-azze nasruhu hazratınun zamîr-i münîrine ve hâtır-ı müstenîrine mahfî degül-idi. Lakin merhamât-i 'âmmesinden ve şafakât-i şâmilesinden emr itdi kim Türkî diline terceme olına. Tâ fâyıdası 'âmme-i müslimîne 'âm ve âyidesi kâffe-i müminîne tâm ola..."
Dinî sahada bazı eserlerin Türkçe telif edilmesinin nedeni de faydasının yaygınlaştırılmasıdır. Nitekim Birgili Mehmed Efendi (öl. 1573) Vasiyyet-nâme adlı akide sahasındaki eserini "herkes faydalansın' diye Türkçe yazmıştır:
"... ketebehâ bi't-Türkiyye li-ye'umme nef'uhâ" [Faydası yaygınlaşsın diye onu Türkçe yazdı]70.
Eseri şerh eden Ali Sadrî el-Konevî (öl. 1703) müellifin bu Arapça cümlesini yoruma mahal bırakmadan tercüme eder:
"... Fâidesi 'âm olsun içün Türkîce yazdı"71.
Birgili Mehmed Efendi, İnkâz el-hâlikîn adlı Arapça eserini bizzat kendisinin Türkçe'ye tercüme etmesini de aynı gerekçeyle açıklar:
"... e'azz-i ihvânımız: 'Bu risâle ihtisâr olunup Türkî ile terceme olunsa nef'i 'âm olurdı' dediler"72.
Taşköprülü-zâde'nin tarih-tabakat sahasına ait olan el-Şekâik el-nu'mâniyye fî ulemâ el-Devlet el-Osmâniyye adlı eserini Hadâik el-şekâik adıyla Türkçe'ye tercüme eden Edirneli Mecdî Mehmed Efendi b. Abdullah (öl. 1591) tercüme gerekçesini yine 'Arapça olan eserin herkese hitab etmediğini, faydanın yaygınlaştırılması ve Arapça bilmeyenlerce de okunabilmesi için' gibi bir nedene bağlar:
"...fe-emmâ Rûmî lisân ve Türkî zebân ile terceme olunsa sınâ'at-i Arabîye'den behre-mend olmayan ercümendlere şâmil olup fevâid-i ferâid ve mevâid-i 'avâidi ekmel ve eşmel olur idi ve şumuli kemâlin bulur idi"73.
Bir eserin içerdiği bilgilerin geniş kitlelere ulaşmasını hedefleyen çalışmalara verilebilecek en güzel örneklerden birisi belki de Zîc-i Ulûğ Bey'in Türkçe'ye tercümesidir. Mütercim Abdurrahman b. Osmân (XI./XVII. asır), eseri Kahire Azaplar Ocağı ağası Hasan Efendi'nin emriyle yaptığını belirtir ve Hasan Efendi'nin emrinin içeriğini şöyle açıklar:
"... şumûl-i menfa'at içün bu fakire Türkîye tercemesiyle emr eyledükde imtisâlen li-emrihî irsâl olunan nüsha-i latîfeden Türkîye terceme..."74.
Mütercimin ifadelerinden tercüme için İstanbul'dan, belki de Sultan II. Bayezid'in kütüphanesinden, özel bir nüshanın Kahire'ye gönderildiği anlaşılmaktadır; bu da tercümenin yapılmasındaki bilincin seviyesini gösterir.
Matematik sahasında geniş faydayı düşünerek Türkçe telif edilen eserlere en güzel örnek İstanbullu Mustafa b. Yusuf'un (1620'de sağ) Ma'din el-esrâr fî ilm el-hisâb adlı kitabıdır. Müellif eserinin önsözünde "bütün insanlara faydalı olma" gibi bir amacı gözeterek eserini kaleme aldığını özellikle:
"... bu risâleyi telîf eylemeden garaz budur ki bu risâleden istifâde idinen karındaşlar bu fakir-i pür kusûrı duâ-i hayırdan ferâmuş itmeyeler. Pes imdi bunı terceme eylemeden murâd 'hayru'n-nâs men yenfeu'n-nâs [insanlarn en hayırlısı onlara en faydalı olandır]' birle 'âmil olup bir eser-i hayr ibkâ itmekdür..."75.
cümleleriyle vurgular.
Esîruddîn Ebherî'nin Hidâyet el-hikme adlı İbn Sînâ çizigisindeki fizik ve metafizik muhtevalı esere Kâdî Mîr'in kaleme aldığı Şerh'i eklerle beraber İklîl el-terâcîm adıyla Türkçe'ye çeviren Mehmed b. Mustafa el-Akkirmânî el-Kefevî (öl. 1760) tercümesinin önsözünde, eseri 'istifâde-i 'âmme-i ihvân olması' için 'istihâre ve meşvereden sonra' tercüme ettiğini şu cümlelerle belirtmektedir:
"... ve ba'de burheten mine'z-zamân mesâil-i müstekşefeye nazar olundukda hikmet hidâyesinde olan mesâili mustevi'be olmağla ba'de'l-istihâre ve'l-meşvere Hidâye kitâbında olan mesâili ve Şerhi'nde olan cerh ve ta'dîli Türkî lisân ile tercüme itmek murâd itdüm ki istifâde-i 'âmme-i ihvân olup felâsifenin maksadları kemâ yenbagi fehm olunmagla..."76.
Yenileşme döneminde, özellikle Osmanlı medreselerinde okutulan klasik matematik, astronomi gibi sahalara ait eserlerin Türkçe'ye tercüme edilmesi 'faydayı yaygınlaştırmak/istifadeyi genelleştirmek' kavramı açısından incelenebilir. Bu duruma en güzel örnek Kuyucaklı-zâde Mehmed Âtıf Efendi'nin (öl. 1847) Bahâuddîn Âmilî'nin (öl. 1622) Hulâsat el-hisâb'ını Sultan II. Mahmûd'un isteği üzerine Nihâyet el-elbâb fî tercümet hulâsat el-hisâb adıyla Türkçe'ye tercüme etmesinde görülür:
"...'amîmu'n-nef' bir eser olur mülâhazasıyla ... lisân-i Türkî'ye tercüme..."77.
XIX. yüzyılın başlarında hem İstanbul'da hem de İstanbul'dan uzakta yaşayan bazı Osmanlı bilginleri Türkçe telif ettikleri eserlerin önsözlerini Arapça yazarak, eseri niçin Türkçe yazdıklarını, muhtemelen Türkçe bilmeyen bilginlere izah etme ihtiyacı duymuş olabilirler. Bu durumu ima eden bir kaç örneğe sahibiz. Kasabbaşı-zâde İbrahim Efendi (öl. 1820), Risâle fî beyân el-murekkebât elletî lâ mizâca lehâ fî el-cevv adlı eserinde:
"... fe-ketebtuhâ bi't-Turkiyyeti nef'en li'l-enâm ve hediyyeten li'l-hevâss ve el-a'vâm" [Bu eseri mahlukâta faydalı ve seçkinler ile halka bir hediyye olması için Türkçe yazdım]78.
derken böyle bir kaygıyı gütmüş olabilir. İbrahim Efendi'nin ifadesinde Türkçe bir eserin hem bilimlerde mesafe katetmiş olduğu hem de genel okuyucu kitlesi için kaleme alınabileceği vurgusu açıktır.
Kıbrıs'ta görev yaparken Türkçe kaleme aldığı astronomi eserlerine Arapça önsöz yazma ihtiyacı hisseden Zinnûreyn Osman Efendi (1839'da sağ) ise İrtifâ' Risâlesi adlı risalesine Arapça yazdığı önsözde hem Arapça ile Türkçe'yi iki ayrı dil olarak karşı karşıya koyabilmekte:
"... lemmâ kâne 'ilm el-irtifâ' 'ilmen şerîfen... ve kad ruttibet aleyhi resâi'l kesîre Arabiyye ve Turkiyye lâkinnehâ..." [İrtifâ ilmi soylu bir ilim olmasına... ve hakkında pek çok Arapça ve Türkçe risâle yazılmasına rağmen...]79.
hem de eseri Türkçe yazmasının nedenini vermektedir
"... ve a'bertuhu bi-lisân Türkî li-yekûne ea'm nef'ehu..." [Bu eseri faydasının daha yaygın olması için Türk diliyle. yazdım]80.
el-Eseriye fî rub' el-mukantarât adlı çalışmasında ise:
"...ve a'bertuhu bi-lisân Türkî li-yui'mme nef'ehâ..." [Bu eseri faydasını yaygınlaştırmak için Türk diliyle yazdım]81
demektedir.
Yeni tarz eğitim kurumları olarak mühendishaneler, Türkçe'nin yenileşme döneminde bir bilim ve düşünce dili olarak gelişmesinin arkasında yatan neden olarak görülebilirler. Bu kurumlarla artık Türkçe, yalnızca Türkleri ilgilendiren bir dil olmaktan çıkmış 'yeni'yi bütün bir İslam dünyasına aktaran bir karakter kazanmıştır. Nitekim 1806-1817 tarihlerinde mühendishane başhocası olan Hüseyin Rıfkı Tamânî'nin (öl. 1817) telif ettiği eserlerde -ki hepsi Türkçe'dir- kullandığı ifadeler, artık Türkçe telif etmenin maksadının ve siyasetinin genişlediğini gösterir. Bu yaklaşımına uygun olarak Hüseyin Rıfkı, İmtihân el-mühendisîn adlı eserinde:
"... suhûlet üzre tefehhüm zımnında lisân-i Türkî'de iş bu risâle..."82
demektedir.
Artık burada eserin Türkçe telif edilmesi 'kolay anlaşılması' gayesine matuftur. Benzer ifadeleri Telhîs el-eşkâl adlı eserinde de sürdüren Hüseyin Rıfkı, eseri Türkçe'ye tercüme etmesini,
"... fenn-i mezkûrı âsân-i vechile erbâbına tefhîm zımnında lisân-i Türkî üzre terkîm olunması..."83.
gerekçesiyle açıklar. Başka bir ifadeyle eserin Türkçe telifi 'kolaylaştırma' ve 'anlaşılır kılma' amacına yöneliktir. Hüseyin Rıfkı'nın Logaritma Risâlesi'nde kullandığı ifadeler ise oldukça ilginçtir:
"... tâife-i Efrencin ihtirâ' eyledikleri 'logaritma' ismiyle musemmâ olan cedâvil-i selâsenin bilâd-i İslâmiye'de şuyû'u hasebiyle tarîk-i a'mâli ehemm ve elzem olmağın, ... bir risâle telîf ve tanzîm ve nef'i 'âm olsun içün lisân-i Türkî üzere terkîm eyledim..."84.
Bu cümlelerde artık Türkçe, bütün İslam alemine aktarılan 'yeni bilgilerin' aracı olarak görülmektedir. Eserin Türkçe olması da hem aktarımın 'yaygın' hem de faydasının 'genel' olmasını sağlayacaktır. Bu ifadelerde geçen eserin kolaylaştırılması ya da anlaşılır kılınması eserin içeriği itibariyle değil eserin muhatabı itibariyledir. Başka bir deyişle eseri okuyacak kişilerin anadillerinin Türkçe olması hasebiyle eserin de Türkçe telif edilmesi ya da Türkçe'ye çevrilmesi bir kolaylık ve anlaşılırlık zemini oluşturacaktır.
Belirli bir alanda uzman olan kişiler için 'genel fayda' düşünülerek kaleme alınan eserler yanında bütün bir okuma yazma bilen kitle dikkate alınarak yazılan eserler de vardır. Örnek olarak, matematik alanında az çok bilgisi olan herkesi düşünerek, 'fâidesi 'âm' olması için telif edilen eserler, her ne kadar 'genel' için yazılmış olsa da buradaki 'genel' matematiğin özel bir bilgi birikimi gerektirmesinden ötürü yine de dar bir kitleye hitab edecektir. Benzer durum astronomi, coğrafya ve tıb için dahi söylenebilir. Ancak özellikle siyer, genel tarih, dinî konular vb. alanlarda yazılan eserler daha çok okuma-yazma bilen çok geniş bir kitleyi ilgilendirecektir. Bu çerçevede müellif yazdığı eserin muhatab kitlesinin dilini dikkate alacak ve 'fâidesi 'âm' olması için ancak belirli bir uzman kitleyi değil bölge nüfusunu gözönünde bulundurarak eser yazacaktır. Buna güzel bir örnek, yukarıda verilmesine rağmen tekrarı göze alarak, Şerefeddîn Sabuncuoğlu'nun Cerrâhiyyet el-hâniyye adlı eserindeki ifadelerdir. Bu ifadelerde müellif, eserini hem 'cerrah sınıfı'nı düşünerek hem de arasında yaşadığı halkı, yani 'kavm-i Rûm' ya da 'Rûm ehlü' diye tesmiye ettiği milleti düşünerek Türkçe yazdığını vurgular:
"... bu kitâbı Türkî yazdum. Türkî yazduğum şol ecilden oldı kim kavm-i Rûm Türkî dilin söylerler ve bu asrun dahi cerrâhlarınun ekseri ümmîlerdür ve okuyanları dahı Türkî kitablar okurlar..."85.
Şerefeddîn Sabuncuoğlu benzer tavrını Akrâbâdîn Tercümesi adlı eserinde de sürdürür ve eseri Türkçe'ye tercümesini şu şekilde açıklar:
"... zirâ kim ilm-i tıbbın kitabları Pârisî ve Tâzî dilinde düzülmişdür. Rûm ehlünün ekseri Arabî ve Pârisî dilün bilmeyüp âciz ve âtıl olmuşlardı..."86.
Yazarlar eserlerini Türkçe yazmayı halkın Arapça ve Farsça bilmemesi gibi bir nedene dayandırmaları yanında, yukarıda da işaret edildiği üzere, Aşık Paşa, Şeyhoğlu Sadrüddin Mustafa, Hoca Mesud b. Ahmed, Yazıcıoğlu Ahmed Bican gibi 'her kavme kendi diliyle seslenmeyi' de hedef edinmişlerdir. Bu tavır hem hitab edilen kitlenin Arap ve Fars halkından farklı bir halk olarak dilinin farklı olduğuna dair bilincin varlığına hem de bu çerçevede, mensub olunan ve hitab edilen kitlenin dili olarak Türkçe bilincinin varlığına işaret eder87.
4. Muhatabın siyasî-idarî irade olması
Sultanlara, Beylere ve Devlet'in ileri gelen erkanına sunulan pek çok eserin Türkçe olduğu; Sultan I., II. ve III. Murad gibi bazı Sultanların etraflarında bulunan şair, bilgin ve diğer sanatkarları Türkçe telif ve tercüme eser vermeye özellikle teşvik ettikleri bilinmektedir88. Bu durum hem eser sunulan kişilerin bazı eserleri Türkçe'de görmek hem de dil sorunu nedeniyle eseri daha iyi bildikleri Türkçe'yle okumak istemelerinden kaynaklanmaktadır.
Bu duruma güzel bir örnek olarak, Sultan II. Murad'ın Mercümek Ahmed'den Kabus-nâme'yi tercüme etmesini istemesi ve kitabın eski bir tercümesini eleştirmesi verilebilir89:
"... Kabus-nâme'dür deyü cevap verdi ve eyütdi ki: Hoş kitaptur ve içinde çok fâideler ve nasihatlar vardur, ama Fârisî dilincedür. Bir kişi Türkî'ye terceme itmiş, veli-ruşen değil, açuk söylememiş. Eyle olsa hikâyetinden halâvet bulımazuz didi. Velîkin bir kimse olsa ki bu kitabı açuk terceme itse, ta ki mefhûmından gönüller hazz alsa...".
Şirvânlı Mahmud b. Mehmed'in, Tarîh-i İbn Kesîr Tercümesi'ni Sultan'ın emriyle hazırlaması; İbn Kemal'in Tevârih-i Âl-i Osmân adlı eserini Sultan II. Bayezid'in emriyle yazması sözkonusu duruma verilebilecek temsil gücü yüksek diğer örneklerdir.
Osmanlı bilgi tarihi içerisinden pek çok başka örneğin verilebileceği bu duruma güzel bir örnek de Arap asıllı olmasına rağmen Muhammed b. Zeynelâbidîn el-Bekrî'nin (öl. 1676) Mısır valisi Ahmed Paşa'nın isteği üzerine Nil Nehri'nin tarif ve evsâfı adlı Türkçe bir eser kaleme almak zorunda kalmasıdır. Müellif önsözde eserin telif sürecini anlatırken:
"... ba'dehu bu fakire emr itdi ki Nil-i mübârekin kütüb-i Arabî'de mestûr ve mezkûr olan ahvâl ve evsâfını çıkarup Türkî'ye terceme edüp pes emirleri mucebince Nil-i Mısr'ın kütüb-i mütedâvilede zikr olunan ahvâl ve evsâfını istihrâc idüp Türkî lisân üzre terceme olundı..."90.
demektedir.
Temsili güçlü diğer bir örnek ise şöyledir: Müneccimbaşı Mustafa Zeki (öl. 1736) Giyâseddîn Cemşîd el-Kâşî'nin Sullem el-semâ fî el-eb'âd ve el-ecrâm adlı eserini Mirkât el-ulâ fî şerh sullem el-semâ adıyla Arapça şerh edip91 Damad İbrahim Paşa'ya sunmuş, ancak akabinde aynı eseri Tuhfet el-vuzerâ fî tercemet sullem el-semâ adıyla Türkçe'ye tercüme edip yine aynı kişiye takdim etmiştir92.
İlmî rütbesi yükseltilmeyen Mü'min-zâde Hüseyin b. Hasan (XI. /XVII. Asır) adlı bir Osmanlı müderrisinin durumunu Padişah Sultan IV. Murad'a aksettirmek için matematik sahasında bir risale telif edip Sultan'a sunması yukarıda özetlenen duruma güzel bir örnektir. Bir müderris olmasına rağmen eserini, muhtemelen, Padişah'ın eseri okuyacağını varsayarak, Türkçe yazması eserin ithaf edileceği kişinin bildiği dilin merkeze alınmasıyla ilgili olsa gerektir93.
Bahar Efendi'nin (1808'de sağ) klasik cebir sahasında telif edip Sultan II. Mahmûd'a sunduğu Risâle fi el-hisâb adlı Arapça eser94 karşısında Padişah'ın tavrı, yukarıda özetlediğimiz duruma çok iyi başka bir örnektir. Çünkü bizzat Padişah bu eserin Türkçe'ye tercüme edilerek kendisine sunulmasını emretmiştir. Neticede Bahar Efendi aynı eseri Tuhfet el-hussâb adıyla95 Türkçe'ye çevirerek tekrar Padişah'a sunmak zorunda kalmıştır.
Siyasî iradenin dili olarak Türkçe eser tercümesine en iyi örnek ise Tunuslu Ahmed'in (1599'da sağ) Latince'den hareketle hazırladığı harita çizim ve tercümesinde görülür. Yazar şöyle der:
"... bu tercemeyi Türk dilinde hazırladum. Zira ki bu dil bugün Dünya'da hükmeder..."96.
Tunuslu Ahmed'in Risâle-i coğrafya adlı eserini de aynı halet-i ruhiyeyle Türkçe kaleme alması muhtemeldir97.
Yenileşme döneminde siyasî iradenin Türkçe'yi tercih ettiğine dair pek çok örnek bulmak mümkündür. Çünkü yeni kurulan eğitim kurumlarındaki ihtiyaca binaen eserlerin Türkçe yazılması ya da Arapça'dan ve Avrupa dillerinden Türkçe'ye eserler tercüme edilmesi siyasî iradenin isteklerine bağlı olarak gelişmiştir. Bunun en güzel örneklerinden birisi, Müftî-zâde Abdurrahim'in (öl. 1836) Osmanlı medreselerinde geometri sahasında ders kitabı olarak okutulan Şemseddîn Semerkandî'nin Eşkâl el-te'sîs adlı Arapça eserini tercüme etmesinde görülür. Zira eserin tercümesini bizzat Sultan III. Selim emretmiştir. Eserin Türkçe'ye tercüme edilmesinden güdülen amacı mütercim:
"... tahsîli eshel ve nefi' eşmel olmasıçün metn-i Eşkâl-i te'sîs'i zebân-i Türkî üzre tercüme eyledüm..."98.
cümlesiyle açıklar. Bu ifadeler Türkçe tercümenin hem eğitimde kullanıldığını hem eserin Türkçe olmasının öğrenciler açısından bir 'kolaylık' sağladığını hem de Türkçe'ye çevrilmesiyle eserden daha çok kişinin istifade etmesinin hedeflendiğini gösterir.
Yenileşme döneminde, Osmanlı medreselerinde okutulan klasik metinlerin Türkçe'ye tercümesi konusunda gösterilen bu yaklaşım Avrupa dillerinden yapılan çevirilerde de takip edilmiştir. Hemen hemen bütün metinlerin bizzat Sultanların emriyle, Arapça'ya değil de Türkçe'ye çevrilmesi bunun en güzel kanıtıdır. Halife-zâde Çinarî İsmail Efendi'nin (öl. 1790) Jacques Cassini'nin (öl. 1756) Tables astronomiques adlı zîcini Tuhfe-i behîc-i rasînî tercüme-i Zîc-i Cassini adıyla tercümesi bu duruma temsili güçlü bir örnektir. Çünkü eserin tercümesi bizzat Sultan III. Mustafa'nın emr-i hümâyunu ile Çinarî İsmail Efendi'ye havale edilmiştir99.
Siyasî mensubiyeti olmayan ancak insanlar nezdinde, en azından eseri kaleme alan müellif katında maddî ya da manevî bir otoriteyi temsil ettiği için kendisine eser ithaf edilen kişinin bildiği dil esas alınabilir. Dolayısıyla bu tür bir otoriyeti temsil eden kişinin dili Türkçe ise kendisine takdim edilen eserin dili de doğal olarak Türkçe olacaktır. Nitekim, Sultan II. Murad döneminde hayat sürmüş olan Şîrvânlı Dilşâd Mahmûd b. Mahmûd (öl. 1437'den sonra), Kemâliyye adlı tıb eserini telif etme nedenini şu şekilde açıklar:
"... Emmâ b'ad; bilgil iy 'azîz bu kadar fâyıdaları bir yirde cem' idüp bir kitâb itdügümüze sebeb bu oldı kim habîb el-'ârifîn seyyid-i ihvân el-vefâ menba' el-sıdk ve el-sefâ Burusa'da türbedâr Şeyh Kemâleddîn hazratlarıyıla mülâkat olundı. Münâsabat ile mübârek cisimlerine 'arız olanlardan ba'zı marazlar zikr itdiler. Bız dahı bir iki 'ilâc zikr itdük. Hâtırda durmaz, bir kağıda yazılsun diyü işâret itdiler, yazduk"100.
5. Dil bilinci
Hiç bir pratik hedef gütmeden yalnızca Türkçe dil bilincine dayanan telif ve tercüme faaliyetlerine pek çok örnek vermek mümkündür. Beylikler devrinden itibaren başlayan süreçte pek çok bilgin ve sanatkar eserlerini 'dil bilinci' içerisinde kaleme almıştır. Aşık Paşa, Şeyhoğlu Sadrüddin Mustafa, Devletoğlu Yusuf, Kemâl-i Zerd, Mahmûd b. Kâdî-i Manyâs101, Sinan Paşa gibi belirli bazı itirazi kayıtlarla Türkçe eser verenler; Gülşehrî, Erzurumlu Mustafa Darîr, Lamiî Çelebî gibi Türkçe yazmakla övünenler ve Hatiboğlu, Şerefeddin Sabuncuoğlu, Sinan Paşa, Gelibolulu Mustafa Âli gibi Türkçe'yi Arapça ile Farsça'dan istifadeyle zenginleştirmeyi düşünenler102, bütün bu isimler en nihayetinde, güçlü bir dil bilinciyle, Türkçe eser telif ve tercüme etmeyi kendilerine şiâr edinmişlerdir. Şüphesiz bilgin ve sanatkarları böyle bir davranışa iten en güçlü neden, bu çalışmada üzerinde durulduğu ve pek çok örnek verildiği üzere, hakikatin Türkçe'yle temsil edilmesi gereğine olan inançlarıdır. Bu konuya edebiyat, tarih, din gibi sahaların dışında, özellikle riyazî ilimlerde bazı örnekler vermek mümkündür:
Bu konudaki duyarlılığın ilk dönemlerden itibaren mevcud olduğuna dair en güzel örnek Fetih sonrası dönemde (1468-69 civ.) telif edilmiş müellifi meçhul Miftâh el-hussâb adlı eserdeki şu cümlelerdir:
"Arab dilince saymak ve Acem dilince saymak ve Türkî dilince saymak bildirür ki Rûma gelen Arab ve Acem karındaşlara ve yenile müslüman olan Beglere Türkçe saymak ögrete"103.
Hamza Balı b. Arslan (1494'te sağ), 1494 tarihinde Türkçe olarak kaleme aldığı ve Sultan II. Bâyezîd'in oğlu Şehzâde Mahmûd'a sunduğu Misbâh el-kunûz adlı muhasebe matematiği eserinde 'Türkî dilince' bir risale yazdığını şu şekilde vurgular:
"... Egerçi lisân-i Arab ve ve lisân-i Acem'de hisâb ü erkâm-i siyâb izhâr itmişlerdür; lîkin işbu fakîr... Türkî dilinde bir risâle-i numûzec, mesâil-i erkâm ve menba-i efâl-i aklâm ve suver-i eşkâl... zuhûra getürüp..."104.
İlk dönemlerdeki duyarlılığın kesintisiz devam ettiğine en güzel örneklerden birisi Ladikli Muhyiddîn Mehmed Çelebi'nin zamanımıza gelen ilk Türkçe mantık kitabı olan Zübdet el-beyân adlı eserindeki ifadelerdir:
"... lemmâ raeytu enne el-kavâid el-mantıkiyye ğayru meşrûhatin bi-elfâz el-Türkiyye husûsan alâ uslûb el-Risâlet el-Şemsiyye eradtu şerhehâ bi-tilke el-elfâz ma'a zevâyide şerîfetin ve fevâide ğaribetin teysîren fî te'âlîmi ibâdi..." [Mantık kurallarının Türkçe sözcüklerle, özellikle el-Risâlet el-Şemsiyye yöntemince açıklanmadığını görünce, bu kuralları insanların öğrenmesini kolaylaştırmak için önemli eklerle ve ilginç katkılarla Türkçe sözcüklerle açıklamayı istedim...]105.
Ladikli'nin ifadelerinde zikrettiği el-Risâlet el-Şemsiyye, Osmanlı medreselerinde okutulan en önemli mantık kitaplarından birisidir106. Ladikli mantık sahasında Türkçe bir eser olmadığını görmüş, bu sahada Türkçe bir eser kaleme almayı düşünmüş; eseri medreselerin en önemli mantık kitabı olan el-Şemsiyye tarzında yazmıştır. Yazar hernekadar 'insanların öğrenmesini kolaylaştırmak için' deyişini kullansa da asıl hedef mantık sahasında el-Şemsiyye'ye eş Türkçe bir eser yazmaktır.
Konyalı Mehmed b. Kâtib Sinân, ünlü astronom Şemseddîn Muhammed b. Muhammed el-Halîlî'nin astronomi cetvellerini, Terceme-i cedevel-i âfâkî [Terceme-i risâle fî el-evkât el-hamse ve cedâvil el-rasad] adıyla Arapça'dan Türkçe'ye tercüme ve şerh etmesinin nedeninin, yalnızca bu eseri Türkçe'ye kazandırmak olduğunu belirtir ve şöyle der:
"Diledüm ki,.... Muhammed b. Halîl'ün, ... Cedvel-i âfâkiye nâm kitâbını bi-kadri'l-vusi' ve't-tâkati Türkî diline terceme idüp şerh eyleyem..."107.
Ancak Arapça ve Farsça gibi dillerde yazılmış eserleri Türkçe'ye kazandırma arzusunda yatan dil bilincine ait en güzel örnek Seydî Ali Reis'in (öl. 1563) astronomi sahasındaki Hulâsat el-hey'e adlı tercüme-telif eserinde görülür. Seydî Ali Reis'in eserinin önsözünde verdiği bilgiler şöyle özetlenebilir: Yazar, Kanunî Sultan Süleyman'ın bir Doğu seferi esnasında orduya katılır. Sefer dönüşü ordu Halep'te kışlar. Bu esnada yazar şehirde bulunan Abdullah el-Ensârî zaviyesinde ders veren Hamdullah b. Şeyh Celâleddîn b. Şeyh Cemâleddin'den ders okumaya başlar. Bundan sonraki gelişmeler yazarın ağızından dinlenebilir:
"Bu kitâbun Türkîye terceme olmasına bâis oldur ki... /.../ ... Bir gün esna-i musâhabetde, [Hoca Hamdullah]: "ilm-i hey'ete müteallik lisân-i Arabî'de ve zebân-i Fârisî'de nice kitâb mu'teber ola, Türkî dilde niçün olmaya"
der. Akabinde Hoca Hamdullah, Ali Kuşçu'nun Fâtih Sultan Mehmed'e sunduğu el-Fethiyye fî ilm el-hey'e adlı eseri üzerinde durur ve ekler:
"... onun ilm-i he'yetde telîf itdügı kitâb mu'teberâttandur, anı terceme itmek gâyet münâsibdür ve diyâr-i Rûm'da nice kimesneler müstefîd olmak câizdir diyü..."108.
Neticede bu istek üzerine Seydî Ali Reis eseri Ömer Çağmînî'nin el-Mulahhas fî ilm el-hey'e adlı eserine Bursalı Mûsa Kâdî-zâde'nin yazdığı Şerh ile Kutbuddîn Şîrâzî'nin Nihâyet el-idrâk fî dirâyet el-eflâk adlı eserinden pek çok eklemeyle tercüme eder ve 1587'de Kanunî Sultan Süleyman'a sunar.
Arapça, Farsça veya çeşitli Avrupa dillerinde yazılmış kitapları Türkçe'ye aktarma kaygısı da dil bilincinin bir göstergesi olarak düşünülebilir. Mütercimin bu faaliyetteki hedefi hiç şüphesiz yabancı dillerde yazılan eserlerin içerdiği bilgilerden Osmanlı entelektüel ortamını ve bilim çevrelerini haberdar etmektir. Bu bilgiler Osmanlı bilim çevreleri için "yeni" olabileceği gibi, klasik bilim geleneğinde mevcut olan ancak hakkında derli toplu Türkçe kitap bulunmayan konularda da olabilir. Örnek olarak, Molla Ali'nin (1687'de sağ), Risâle-i meyyâl (ya da Zât el-'alak) adıyla Latince'den 1682 tarihinde tercüme ettiği risalesi109 ile Tezkireci Köse İbrahim Efendi'nin (XI. /XVII. Asır) Duret'in (öl. 1650 civ.) Zîc'ini Secencel el-eflâk fî ğâyet el-idrâk adıyla Türkçe'ye çevirmesi yukarıda dile getirilen kaygıya dayanır110.
Hâcib-zâde diye meşhur Mehmed b. Mustafa b. Mahmûd el-İstanbûlî'nin (öl. 1688), Sirâceddîn el-Secâvendî'nin ferâiz ile ilgili risalesini okurken, el-Ferâiz el-vâfiye fî tercümet ferâiz el-Secâvendî adıyla Türkçe'ye tercüme etmeye karar vermesi de bir dil bilincinin göstergesidir:
"... el-Secâvendî hazretlerinün fenn-i ferâizde olan telîif-i bedi'alarınun dahı beyne'l-'ulemâ' şöhretine binâen ta'allüm ve hıfzını murâd eyledüğümde fenn-i mezkûrda mâhir Sirkecî Hüseyin Efendi dimekle m'arûf kimesneden tarîh-i hicretden bin elli üç senesinde ta'allüm esnâsında..., te'lîf-i mezkûrı lisân-ı Türkîyâ ihtisâr üzre terceme..."111.
Câbî-zâde Halîl Fâiz'in, (öl. 1722) o dönemde astronomi ve trigonometride kullanılan altmış tabanlı hesap için, tercüme-telif yoluyla hazırladığı Fezleket el-hisâb adlı eser ise Osmanlı bilginlerinin elinde bulunan Arapça ve Farsça kitaplardaki bilgiyi Türkçe'ye aktarmak istediklerine dair güzel bir örnektir. Çünkü mütercim medrese mezunudur ve kendisinin tercüme ettiği eserlere nüfuz edebilmektedir. Öyleyse tercümeden amaç nedir? Bu sorunun cevabı mütercimden dinlenebilir:
"...bazı mehâdîm-i kirâm ve ihvân-ı hulûs-irtisâm ile Zîc-i Gürgânî'den istihrâc-i dustûr ve istinbât-ı harekât-ı kevâkib müzâkeresi esnâsında hisâb-ı erbâb-ı tencîme müteallik Türkî bir risâle tahrir hâtır-ı fâtırına sunûh-ı hutûr eylemekle... fenn-i hisâbda husûsen fenn-i mezbûrda müellef olan Arabî ve Fârisî kütüb-i resâilden terceme ve iltikât tarikî ile cem' ve tertîb olunup..."112.
İfadeler son derece açıktır: Mütercimin aklına bir ders esnasında altmış tabanlı hesap için Arapça ve Türkçe eserlerden tercüme ve derleme yoluyla Türkçe bir risâle kaleme almak gelir ve bunun üzerine de risalesini yazar.
Yukarıdaki kanaatin en açık örneği Abbâs Vesîm Efendi'nin (öl. 1760) Nehc el-bulûğ fî şerh Zîc-i Ulûğ adlı 1745'de telifine başladığı Uluğ Bey Zîc'inin şerhinde görülür. Bu tercümenin önsözü artık, Osmanlı bilginlerinin bazı eserlerin Türkçe olmasını bir ihtiyaç olarak hissettiklerini açık olarak ortaya koymaktadır. Nitekim, Abbâs Vesîm Efendi'nin astronomiyi kendisinden okuduğu Ahmed el-Mısrî, Farsça bilmeyenler için Zîc-i Uluğ Bey'i Türkçe'ye tercüme etmenin artık bir ihtiyaç halini aldığını belirtir. Serdedilen ifade ilginçtir ve bir 'temenni' ifade eder:
"... bir Türkî şerh... olsa..."113.
Eğinli Nu'man Efendi'nin (1753'de sağ) 1741 tarihinde telif ettiği Tebyîn a'mâl el-misâha adlı eserindeki ifadeler ile yukarıda dile getirilen Abbâs Vesîm Efendi'nin ifadeleri birleştirilirse XVIII. yüzyılın başlarında, başka bir deyişle Lâle devri ve akabinde Türkçe eser yazma ya da Türkçe'ye eser tercüme hareketinin çok önemli bir kavrama dayanmaya başladığı görülür. Bu kavram "anlama" kavramıdır. Daha önce kendisinin telif ettiği bu eser gibi bir eser bulunmadığını ısrarla vurgulayan Nu'man Efendi şöyle diyor:
"... nef'i 'âm ve fehmi tâm olmak içün Türkîce bir kitâb..."114.
Nu'man Efendi'nin kullandığı 'nef'i 'âm' ifadesi kendisinden önce de kullanılan bir ifadedir; ancak 'fehmi tâm' ifadesi yeni bir deyiş tarzıdır ve yazarın döneminde bu sahadaki mevcut eserlerin dilinden dolayı hem geniş bir kitleye ulaşamadığını hem de 'anlaşılamadığını' gösterir; en azından Nu'man Efendi böyle bir sıkıntıyı, hatta ihtiyacı farketmiş gözükmektedir.
Böyle bir sıkıntının varlığına en güzel örnek 'mu'addil yarım dâiresi' ile ilgili astronomi işlemlerinden bahseden Hulâsat a'mâl el-mu'addil adlı bir risale kaleme alan (telifi 1721) Atfî Ahmed Efendi'nin (XII./XVIII. asır) cümleleridir:
"Fe-emmâ lisân-i Arabî üzre olmağla herkes müşkilât-i ibâretini fehm idemeyüp ve ma'nâ-yi latîf mesâil-i a'mâline dest res bulmayup feth ü hall-i akde serbestesinde nehîn-i efkârları kâsır olmağla lisân-ı Türkî ile tercüme olunması tâlibînden nice ecille ve ahbâb iltimâs itmeleriyle egerçi şevâğil-ı rüzgârdan dâmen-i istitâ'atımız âsûde değil idi"115.
Atfî Ahmed Efendi Risâle fî el-âlet el-musemm bi-el-mukantara116 ve Risâle fî el-ceyb el-âfâkî117 adlı eserlerini Türkçe telif etme sebebini de
"... Türkîce tertib eyledim tâliblere âsân olsuniçün..."
cümlesiyle açıklamaktadır. Kanaatimizce buradaki 'taliblere' kelimesini artık 'öğrenciler' anlamından daha çok, bu dönemdeki genel yönelimi dikkate alarak 'konuyu anlamak isteyenler' olarak yorumlamak gerekir.
Mehmed el-Akkirmânî Risâle fî ef'âl ve el-irâdet el-cüzi'yye adlı eserinde Türkçe telif etmeyi bizzat kendisinin istediğini belirtir:
"... bundan sonra ma'lûm ola ki bu 'abd-i fakîr Mehmed el-Akkirmânî murâd ider ki ef'âl-i 'ibâd ve irâdât-i cüzi'yye beyânında lisân-ı Türkî ile bir risâle yaza ki..."118.
XVIII. yüzyılda artık hem öğrencilerin hem de ilmî konularla ilgilenen insanların Türkçe eser telif ve tercümesine özel bir önem verdikleri açıkça görülür. Alaşehirli Yusuf b. İlyâs b. Yusuf'un (XII./XVIII. asır) ilm-i mîkât ile ilgili eserinin önsözünde söyledikleri bu açıdan oldukça ilginçtir:
"... buna müteallik nice Arabî kitablar telif olunup zaman-ı kadîmden berü ilâ yevminâ hâzâ ta'lîm ve taallüm olunageldi; ihvânımızdan bazı iltimâs edüp 'ne olaydı Türkî dilden sizin dahı buna müteallik bir eseriniz olaydı' dedikleri ecilden hakir dahı gücüm yettüğü kadar Türkî dile tebdîl eyledim..."119.
Alaşehirli Yusuf'un cümlelerinde geçen 'ne olaydı ... Türkî dilde olaydı' ifadesinin oldukça içten bir temenniyi dile getirdiği açıktır.
Türkçe eser yazma veya telif etme anlayışının belirli bir dil bilincine dayanmasına en güzel örnek yine mühendishane başhocalarından olan Seyyid Ali Paşa'nın tavrında görülür. Koni kesitleriyle ilgili Kutû'-i mahrutât adlı eserinin önsözünde:
"... ilm-i mezkûre dâir nusah-i kesîre bu Devlet-i 'Aliyye-i ebed-kadîmede mevcûd ise de cümlesi Arabîyü'l-ibâre ve Franca lisânı üzere olduğundan.../../... ba'zen Arabîyü'l-ibâre ve ba'zen Franca lisânı üzre olan mahrûtiyât kitaplarından lisân-ı Türkî-i rûşen-beyân'a tercüme.../.../... tâlibîne alâ tariki'l-îzâh ifhâm zımnında..."120.
diyen Seyyid Ali Paşa'nın amacı açıktır: Ne Arapça ne de Avrupa dillerinde yazılmış olan bir eser Osmanlı Devleti sözkonusu olduğunda yeterli değildir; eserin Türkçe olması artık bir gerekliliktir. Bu açıdan Seyyid Ali Paşa, koni kesitleriyle ilgili Osmanlı topraklarında mütedavil olan eserlerin Türkçe olmamasından şikayetçidir.
Seyyid Ali Paşa'nın cümlelerinde dikkat edilmesi gereken diğer önemli bir nokta Türkçe'nin 'rûşen-beyân' yani 'parlak ifadeli' şeklinde nitelendirilmesidir. Türkçe'ye ilişkin övgü ifadeleri artık bu dönem müelliflerinde yaygınca görülmeye başlar. Bu duruma güzel bir örnek Yahya-zâde Mehmed Rûhuddîn (öl. 1847) Terceme-i ilm-i hisâb adıyla Fransızca'dan çevirdiği eserin önsözünde görülür:
'... lisân-i Fransevî'den zebân-ı azbü'l-beyân Türkî'ye tercümesine...'121.
Burada geçen 'zebân-i azbi'l-beyân Türkî' yani 'ifadesi tatlı dil Türkçe' tamlaması artık Osmanlı bilginlerinin kendi dillerine bakışının ne kadar değiştiğini gösterir. Bilindiği üzere bu nokta Cevdet Paşa'yla beraber apaçık bir hal alacaktır: Nitekim çeşitli ilim dallarında Türkçe eser verilmesi gerektiğine işaret eden Cevdet Paşa, Takvîm el-edvâr eserinin önsözünde bu eseri 'Türkçe ilim dili olamaz' diyenlere bu dil ile her fenden güzel eserler yazılabileceğini göstermek için Türkçe yazdığını vurgular122.
Osmanlı müderrisinin Türklük ve Türkçe bilinci hakkında en güzel örnek İran topraklarından gelen ve ismi bilinmeyen bir bilginle Süleymâniye müderrisleri, özellikle bunlardan Süleyman Efendi arasında geçen ilmî tartışmada görülür. Bizzat İranli bilginin Unmûzec el-ulûm adlı eserinde hikaye ettiği bu olay şöyle cereyan eder: Platon'un idealar kuramı hakkında Mevâkıf ve Şerhi'ndeki ibareleri tartışırken dediklerini anlamakta zorlanan İranlı bilgine Süleyman Efendi şöyle der:
"... ente lâ ta'rîf bi-el-Turkiyye li-enneke leste min el-Turk..." [Sen Türkçe bilmiyorsun çünkü Türk değilsin].
İranlı bilginin cevabı ilginçtir:
"el-hamdullillahi alâ zâlik..." [Böyle olmadığım için Tanrı'ya şükrediyorum]123.
Bu cümleler bilginlerin aralarındaki konuşmanın Türkçe olduğunu gösterir.
İlk dönemlerden itibaren Türkçe telif ve tercüme eden yazarların bu eylemleri için herhangi bir gerekçe gösteremedikleri sıkça müşahede edilir. Bu tavır yazar ve çevirmenler için Türkçe yazma ve tercüme etmenin 'normal' bir davranış halini aldığını gösterir. Örnek olarak Kastomonu kadısı Şaban Halife b. Hasan [Hüseyin] (öl. 1569-70) Risâle fî el-ruhâme adlı eserinde şöyle der:
"... zira bazı risâleler ki yazılmışdur ekseriyâ hata üzre buldum, tecrübe olunmamış. Bu fakir nice defa tecrube itdükden sonra bu risâleyi yazdım."124
Erzurum kadısı olan ve Kâdî-zâde lakabıyla tanınan Mehmed Arif b. Mehmed (öl. 1759-60) Risâle fi beyân buyut el-seba' el-seyyarât adlı eserinde:
"... Ebu'l-Abbas Ahmed el-Bûnî, Şems el-meârif kitabında ve el-Muhakkik Nasîr el-dîn el-Tûsî, Sî Fasl Şerhi'nde ve Takiyüddin el-Maruf'un Ceridet el-durer'inde zikr eyledükleri üzre Türkî lisanı ile yazıldı."125
Risâle fî beyân sa'ât el-bust adlı eserinde ise şöyle der:
"... saat nedir, hükmi nedir? Rağbet iden ahbâb içün beyan olunur; hayır duaları rica olunur".126
III. Sonuç ve Değerlendirme
Çalışma boyunca İstanbul merkezli Osmanlı kültür hayatında Türkçe'nin bir 'bilim' dili olarak yükselmesinin arkasında yatan nedenlere, yazma ve basma kaynaklardan değişik örnekler verilerek işaret edilmeye çalışıldı127. Hakikat ile suretini temsil eden dil'in 'hangi dil' olacağı sorusuna verilecek cevabın 'muhatab'ın konuştuğu dille alakalı olduğu üzerinde özellikle duruldu ve bu açıdan çeşitli muhatab sınıfları tespit edilerek incelendi. Sonuçta ortaya çıkan tablo ana çizigileriyle yorumlanmak istenirse her şeyden önce şu noktaların vurgulanması gerekir:
1. İstanbul merkezli Osmanlı kültür hayatında bir bilgi dalının Türkçeleşmesi ya da bir bilgi dalında Türkçe telif ve tercüme eser verilmesi o bilgi dalının insanlarla 'yakın temasına' ve bu 'temasın' mesafesine bağlıdır. Öyleyse soru şu şekilde sorulabilir: Hangi bilgi dalları Türkçe konuşan insanlarla yakın temas halindeydi? Bu sorunun cevabı açıktır: Pratikle yani eylemle alakalı bilgi dalları. Çünkü 'eylem', İstanbul merkezli Osmanlı kültür hayatında Türkçe konuşan insanla kurulan bir 'ilişki' demektir. Bundan dolayı, Osmanlı kültür hayatında başta tıb olmak üzere coğrafya, müzik gibi bilgi dallarında Türkçe eser verme hem erken bir tarihte başlamış hem de oldukça yaygınlaşmıştır128. Öyle ki örnek olarak coğrafya alanında Türkçe eser veren yazarlar, eserlerini Türkçe telif etmelerine ilişkin herhangi bir 'gerekçe' ileri sürme ihtiyacı bile hissetmemişlerdir. Bunun nedeni, hem coğrafyanın 'teorik bilgi'yi temsil eden medreselerde bağımsız bir ders olmamasında hem de coğrafya eserlerinin hitab ettiği kesimin yani bürokrasinin dilinin Türkçe olmasında aranabilir. Benzer şekilde teorik astronomide eserler daha çok Arapça kaleme alınırken astronomi aletleri ve vakit tayini gibi pratik astronomi alanlarında Türkçe eser verme erken bir dönemde başlamış ve yaygınlık kazanmıştır. Bu duruma verilebilecek en güzel örnek matematiktir. Çünkü teorik matematik alanında eserler yenileşme dönemine kadar Arapça yazılırken muhasebe matematiğinde ister aritmetik isterse mesaha olsun eserler büyük oranda Türkçe kaleme alınmıştır. Burada, yeri gelmişken, şu önemli noktaya da işaret edilmelidir: Muhasebe matematiği söz konusu olduğunda, Farsça'nın Fâtih Sultan Mehmed döneminde küçük bir direnişte bulunduğu sezilebilmektedir. Bu durum, kanımızca, Büyük Selçuklu Devleti ile Anadolu Selçuklu Devleti'ndeki muhasebe sınıfının Fars kökenli olmasından, ya da en azından Farsça'nın bu sınıfa hakim olmasından kaynaklanmaktadır. Muhtemelen bu sınıfa mensup olan bazı muhasiblerin eski alışkanlıklarını devam ettirme adına böyle bir direnişte bulundukları söylenebilir. Ancak muhasebe sınıfı içerisinde yetişen çırakların Türkçe konuşan kişiler olması hem bu direnişi kırmış hem de çok erken bir tarihte bütün bir muhasebe matematiğinin dilinin Türkçe olmasına neden olmuştur.
2. Osmanlı kültür hayatının ilk dönemlerinde eserlerin yalnızca 'mübtediler' düşünülerek Türkçe kaleme alınması ve Türkçe'ye tercüme edilmesi zihniyeti, zamanla muhatab kitlenin genişlemesiyle 'faydanınn yaygınlaştırılması/istifadenin genelleştirilmesi' kavramına uygun olacak şekilde değişmiştir. Belki de bu durum, medreseler dışında, özellikle devlet bürokrasisinde, konaklarda, tekkeler, zaviyeler ve dergahlardaki eğitim-öğretim faaliyetinin yaygınlaşması neticesinde Türkçe okuma yazma bilen kişilerin sayısında belirli bir artışın vuku bulmasıyla ilgilidir. Bu ihtiyaç modern tarzda eğitim veren mühendishaneler gibi kurumların kurulmasıyla daha da artmıştır. Çünkü bir yandan, Avrupa dillerinden hareketle yeni eserlerin hazırlanmasına kadar, bu kurumlarda okuyan öğrencilere eski eserlerin sunulması zorunluydu; diğer yandan da yalnızca Türkçe bilen 'yeni nesle' Osmanlı klasik kültür birikimi aktarılmalıydı. Yenileşme döneminde bu iki zorunluluktan dolayı bizzat medrese mensubları çeşitli sahalarda hem Türkçe eser yazmaya başladılar hem de daha önceki dönemlerde telif edilmiş mevcut eserleri Türkçe'ye tercüme etmeye yöneldiler.
3. Modern eğitim kurumlarında okutulacak eserlerin Avrupa dillerinden çevrilmesi Türkçe'nin bir bilim dili olarak yükselmesine yardım etmiştir. Çünkü burada 'hakikat ile sureti'nin aktarımı Arapça'dan değil Arapça'da da karşılıkları bulunmayan bir kavramsal çerçeve içerisinde yazılmış Avrupa dillerinden yapılıyordu. Ayrıca muhatab kitle de Arapça öğrenecek vakte sahib değildi. Ancak bu eserleri tercüme eden bilginler yabancı terimlere Arapça menşeli karşılıklar bularak Arapça'yı Avrupalılar nezdindeki Latince'ye benzetmişlerdir. Bu davranış, artık Arapça'nın Osmanlı bilgini için Latince gibi 'ölü' bir dil olduğu kabulünü zımnen içermektedir. Yenileşme sürecinde Avrupa dillerinden hareketle vuku bulan bu tercüme hareketi, Türkçe açısından başka bir önemli sonucu doğurmuştur: Bu sonuç, İslam kültür tarihinde ilk defa Türkçe'nin bütün bir İslam dünyasına bilgi aktaran 'ortak' bir dil olma özelliğini kazanmasıdır. Fen bilimlerine ilişkin pek çok Türkçe eserin İstanbul dışında, başta Kahire olmak üzere, İslam dünyasının değişik merkezlerinde basılması; ayrıca Türkçe basılı eserlerin Tataristan ve Türkistan başta olmak üzere, İran, Irak, Suriye ve Mısır gibi bölgelerde yaygınlaşması bu bölgelerde 'yeni bilimlere' yönelen kişilerin dil tercihini göstermesi açısından dikkate şayandır.
4. Yenileşme döneminin arkaplanı olması nedeniyle burada vurgulanması gereken diğer önemli bir nokta şudur: Lâle dönemindeki tercüme faaliyeti bizzat devlet tarafından organize edildiğinden büyük oranda bir 'Türkçe hareketi' olarak ortaya çıkmıştır. Bu tercüme hareketinin fikrî arkaplanı da, kanımızca, XVII. yüzyılın ikinci yarısında Mehmed Vânî Efendi ve Bursalı İsmail Hakkı gibi bilginlerin elinde gelişmeye başlayan erken-dönem 'Türk milliyetçiliği' anlayışıdır. Öyle ki Lâle devrinden sonra Türkçe telif ve tercüme eden yazarlar artık Türkçe telif ve tercüme etmelerine hiç bir gerekçe göstermemeye başlamışlardır. Bu tavrın sonucu olarak Türkçe telif ve tercüme etmek doğal bir davranış halini almıştır. Devlet'in bizzat organize ettiği bu hareketin yarattığı psikolojik hava daha sonraki yenileşme döneminde Türkçe telif ve tercüme hareketleri için de verimli bir başlangıç oluşturmuştur. Gerçekten de, özellikle, modern mühendishanelerde ders veren ve Türkçe yazan ya da bu dönemde yaşamış olup da Türkçe telif eden medrese mensupları veya dîvân katipleri Şeker-zâde Feyzullah Sermed (öl. 1787), Çinârî İsmaîl Efendi (öl. 1790), Gelenbevî İsmail Efendi (öl. 1790), İbrahim Kâmî b. Ali (1794'de sağ), Hüseyin Rıfkı Tamânî (öl. 1817) ve özellikle İshak Hoca (öl. 1836) gibi bilgin ve yazarlar artık Türkçe eser telif ve tercüme etmeyi 'doğal' kabul ederek yazıyor ve çeviri yapıyorlardı.
5. Kısaca, bilimlerdeki Türkçe eser telif ve tercüme hareketi Osmanlı sivil ve askerî devlet bürokrasinin yerleşmesi ve karmaşık hale gelmesine paralel bir şekilde artmıştır. Bu açıdan Türkçe'yi taşıyan unsurun sivil ve askerî bürokrasi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Nitekim XIX. yüzyılda başlayan yenileşme hareketinde Mustafa Reşid Paşa ile Ahmet Cevdet Paşa'nın dil faaliyetleri bürokrasinin Türkçe'nin kaderinde ne kadar belirleyici olduğunu ortaya koymaktadır. Kanımızca bu durum bugün için de geçerliliğini sürdürmektedir. Çünkü askerî ve sivil bürokrasinin temerküz ettiği, yoğunlaştığı 'başkent' kendisini yani dilini buyurur129.



DİPNOTLAR
* Bu çalışmanın ilk hâli, Hacettepe Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi Enstitüsü tarafından 7-8 Kasım 2002 tarihinde Ankara'da düzenlenen "Dil, Kültür ve Çağdaşlaşma Sempozyumu"nda "Osmanlı Döneminde Fen Bilimlerindeki Türkçe Telif ve Tercüme Eserlerin Dil Bilincinin Oluşmasındaki Yeri ve Önemi" adıyla bildiri olarak sunulmuştur. Değişik ekler yapılan bu çalışma, sunulan bildiriyi içermekle beraber genişletilmiş ve yeni malzemeyle zenginleştirilmiştir.
** Dr., İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü.
1 Türk dili'nin tarihî seyri için bkz. Ahmet Caferoğlu, Türk Dili Tarihi I-II, 3. baskı, İstanbul 1994; Mustafa Özkan, Türk Dilinin Gelişme Alanları ve Eski Anadolu Türkçesi, İstanbul 1995. Osmanlı dönemi Türkçe için bkz. Nuri Yüce, "Osmanlı Türkçesi", Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi (editör: Ekmeleddîn İhsanoğlu), c.II, İstanbul 1998, s. 3-20. Anadolu Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerinde değişik sahalarda yazılmış ve çevrilmiş Türkçe eserlerin genel bir dökümü için bkz. Günay Kut, "Anadolu'da Türk Edebiyatı", Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi (editör: Ekmeleddîn İhsanoğlu), c.II, İstanbul 1998, s. 21-68. Ayrıca farklı ve nisbeten menfi görüşleri içeren çalışmalara örnek için bkz. Agah Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleştirme Evreleri, Ankara 1960 (II. Baskı); Enver Ziya Karal, "Osmanlı Tarihinde Türk Dili Sorunu (Tarih Açısından Bir Açıklama)", Bilim, Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara 1978, s.7-96. Ayrıca XIV.- XVI. Yüzyıllarda yazılmış Türkçe eserler üzerinde araştırma yapan ve bu metinleri yayımlayan araştırmacılar bu yüzyıllardaki Türkçe'nin durumu ve Türkçe eserlerin telif ve tercüme edilme nedenleri konusunda 'giriş' niteliğinde bir incelemeyi çalışmalarının başlarına eklerler. Ancak bu konuda, anılan asırlar içerisinde kalarak, en geniş araştırma için bkz. Kemal Yavuz, "XIII. - XVI. Asır Dil Yadigarlarının Anadolu Sahasında Türkçe Yazılış Sebepleri Ve Bu Devir Müelliflerinin Türkçe Hakkındaki Görüşleri", Türk Dünyası Araştırmaları, Aralık 1983, Sayı 27, s. 9-55. Yavuz, aynı makaleyi fazla bir değişiklik yapmadan, yalnızca kaynakçasına eklemelerde bulunarak, yeniden yayımlamıştır. Bkz. Türkler, edit. H. C. Güzel - Kemal Çiçek - Salim Koca, c. XVII, Ankara 2002, s. 617-635. Bu çalışmada atıflar Yavuz'un ilk makalesine yapılacaktır.
2 Sa'deddîn Taftâzânî, Şerh el-mekâsid, nşr. Abdurrahman Amayre, Beyrut 1989, c. I, s. 342-344; Taşköprülü-zâde, Miftâh el-sa'âde ve misbâh el-siyâde [MS], c. I, Beyrut 1985, s. 69, 75.
3 İbn Sînâ, Kitâb el-necât, nşr. Mâcid Fahrî, Beyrût 1985, s. 49; Gazâlî, Mi'yâr el-'ilm, nşr. Ahmed Şemsuddîn, Beyrut 1990, s. 47-48.
4 Taşköprülü-zâde, MS, c. I, s. 69-70.
5 Taşköprülü-zâde, MS, c. I, s. 69.
6 Geniş bilgi için bkz. Şükran Fazlıoğlu, "Manzûme fî tertib el-kutub fî el-ulûm ve Osmanlı Medreselerindeki Ders Kitapları", Değerler Eğitimi Dergisi, c. I, S. 1, İstanbul 2003, s. 108.
7 Aşık Paşa, Garib-nâme, nşr. Kemal Yavuz, c. I/1, Ankara 2000, s. 5-7.
8 Aşık Paşa, Garib-nâme, c. II/2, s. 955. Mısraların Osmanlıca metindeki sırası ile Yavuz'un neşrindeki sırası farklıdır. Bu çalışmada Osmanlıca metindeki sıra tercih edilmiştir.
9 Aşık Paşa, Garib-nâme, c. II/2, s. 957.
10 Aşık Paşa, Garib-naâe, c. II/2, s. 957.
11 Kemal Yavuz, Mu'înî'nin Mesnevî-i Murâdiyyesi, Ankara 1982; aynı yazar, a. g. m., s. 22.
12 Yazıcıoğlu Ahmed-i Bican, Envâr el-âşıkîn, İstanbul 1301, s. 5; Yavuz, a. g. m., s. 20.
13 Ferheng-nâme-i Sadî Tercümesi, Kilisli Rıfat, İstanbul 1340-1342, s. 5; Yavuz, a. g. m., s. 24.
14 Yavuz, a. g. m., s. 39.
15 Hüseyin Ayan, Şeyhoğlu Mustafa Hurşid-nâme (Hurşîd ü Ferahşâd), Erzurum 1979, beyit nu: 7799-7801.
16 Mesud b. Ahmed, Süheyl ü Nev-Bahar, Ankara 1991, s. 216, 335-336. beyitler.
17 Yavuz, a. g. m.'sinde, ayrıntılarda benzeşen, farklı bir tasnif vermektedir (özellikle bkz. s. 54).
18 M. Fuad Köprülü, "Millî Edebiyat Cereyanının İlk Mübeşşirleri", Edebiyat Araştırmaları 1 içerisinde, İstanbul 1989, s. 273-278. Ayrıca geniş bilgi için bkz. Yavuz, a. g. m.
19 Hurşid-nâme, nşr. Hüseyin Ayan, 323-329. beyitler.
20 Vecihe Hatiboğlu, Cerrahiye-i İlhaniye, Ankara 1956, s. 20.
21 Mazıoğlu, Hasibe, 'Türk Edebiyatı Eski', Türk Ansiklopedisi, c. XXXII, fas. 256, s. 91.
22 Bu yakınmayla ilgili değişik örnekler için bkz. Yavuz, a. g. m., s. 32-42.
23 Sinan Paşa, Tezkiretü'l-Evliyâ, Haz. Emine Gürsoy-Naskali, Ankara 1987, s. 82.
24 Örnekler için bkz. Yavuz, a. g. m., s. 48-54.
25 Köprülü, a.g.m., s. 281-287. Ayrıca bkz. Savaş Turgut, Edirneli Nazmi, Divan-i Türki-i Basit, İ. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yeni Türk Dili Ana Bilim Dalı, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2001.
26 Köprülü, a. g. m., s. 277. Köprülü, her ne kadar aynı makalede 'Saray'a ve onun dayanağı olan medrese'ye, Tekke'ye, devlet adamlarına, a'yân ve eşrâfa dayanan feodal klâsik edebiyat...' [italikler Köprülü'nün] gibi bir cümle kursa da (s.299- 300) 'feodal' kelimesinin tarihî muhtevası ile bahse konu olan Osmanlı dîvân edebiyatı arasında ne gibi bir 'alaka' bulunduğunu belirtmez. Kanımızca bu cümlenin bir bütün olarak dönemin kavramsal çerçevesini içermek haricinde konuya ilişkin ciddi hiç bir delâleti yoktur.
27 Gelibolulu Mustafa Âli, Künh el-ahbâr, c. I, s. 11'den aktaran Cornell H. Fleischer, Tarihçi Mustafa Âli -Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı-, tercüme: Ayla Ortaç, İstanbul 2001, s. 21, 262-263.
28 Mustafa İsen, Künhü'l-ahbâr'ın Tezkire Kısmı, doktora tezi, Erzurum 1973, s. 25. Geniş bilgi için bkz. Yavuz, a. g. m., s. 51-54.
29 Köprülü, a. g. m., s. 289-294.
30 Bkz. Mustafa Koç, "Osmanlı'da Esperanto -İlk Yapma Dil 'Bâleybelen- İlk Yapma Dilin Kurucusu Muhyî-i Gülşenî", Osmanlı, c. IX, Ankara 1999, s. 463-467.
31 Geniş bilgi için bkz. Umberto Eco, Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı, çev. Kemal Atakay, İstanbul 1995.
32 Köprülü, a. g. m., s. 280; özellike 17 numaralı dipnot.
33 Dâr el-kutub el-Mısrıyye, Kavala, Riyâza, Türkî, nr. 1.
34 Dâr el-kutub el-Mısrıyye, Tal'at, Riyâza, Türkî, nr. 1.
35 Süleymâniye Kütübhanesi, Lâleli nr. 2735.
36 Süleymaniye Kütphanesi, Lala İsmail nr. 288.
37 Süleymâniye Kütüphanesi, Ayasofya nr. 2594.
38 Süleymâniye Kütüphânesi, Aşir Efendi nr. 470/4.
39 Süleymâniye Kütüphanesi, Hüsrev Paşa nr. 236/7.
40 Süleymâniye Kütüphanesi, Lâleli nr. 3642/5.
41 Süleymâniye Kütüphanesi, Bağdâdlı Vehbi nr. 995.
42 Tercüman Gazetesi Kütüphanesi nr. 209/3 ve 4. Bkz. Günay Kut, Tercüman Gazetesi Kütüphanesi Yazmalar Kataloğu, c. I, İstanbul, s. 346.
43 Süleymâniye Kütüphanesi, Şehid Ali Paşa nr. 1973.
44 Nüshası için bkz. OMALT, c. I, s. 152-153.
45 İstanbul 1239/1843.
46 Yavuz, a. g. m., s. 19.
47 Kıbrıs İslâm Yazmaları Kataloğu, hazırlayan: Ramazan Şeşen - Mustafa Haşim Altan - Cevad İzgi, İstanbul 1995, Türkçe Yazmalar, nr. 13, s. 7.
48 Süleymâniye Kütüphanesi, Hasan Hüsnî Paşa nr. 1286/1.
49 Marmara Üniversitesi, İlâhiyât Fakültesi, Genel/Yazmalar 185, yaprak 1b-2a.
50 Süleymâniye Kütüphanesi, Yusuf Ağa nr. 309/2.
51 Süleymâniye Kütüphanesi, Esad Efendi nr. 3152/1.
52 Süleymâniye Kütüphanesi, Şehid Ali Paşa nr. 1987.
53 Tuhfet el-a'dâd li-zevî ruşd ve el-sedâd, Dâr el-kutub, Kavala, Riyaza, Türkî, nr. 1, yaprak 2a-2b.
54 Paris, Bibliotheque National Supplelement Turc nr. 693, yaprak 2a. Tıpkı basım, c. II, Ankara 1992. Yayına hazırlayan: İlter Uzel. Ayrıca bkz. Latin harfli transkripsiyonlu metni, hazırlayan: İlter Uzel, c. I, Ankara 1992, s. 128.
55 Süleymâniye Kütüphanesi, Kılıç Ali Paşa nr. 716/1, yaprak 2b.
56 Neşr. Zeynep Korkmaz, Sadrüddin Şeyoğlu Marzubân-nâme Tercümesi, Ankara 1973, s. 71.
57 Zeynep Korkmaz, "Marzubân-nâme Tercümesi'nin Yeni Bir Nüshası ve Getirdikleri", I. Milletlerarası Türkoloji Kongresi, Tebliğler 2. Türk Dili ve Edebiyatı, İstanbul 1979, s. 337.
58 Gülistan Tercümesi, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, TY., nr. 3010, yaprak 18b'den aktaran Mustafa Özkan, Mahmûd Kâdî-i Manyâs, Gülistan Tercümesi, Ankara 1993,s. 8.
59 Özkan, a. g. e,. s. 130-131.
60 Topkapı Sarayı III. Ahmed Kütüp. Hazine 557, yaprak 2a-b; nşr. Bedii N. Şehsüvaroğlu, Ankara 1961.
61 Nuruosmaniye nr. 3655.
62 İstanbul Üniversitesi, TY., nr. 4380.
63 Ahmet Pekşen, Ladikli Muhammed Çelebî, Zeynü'l-Elhân, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Anabilimdalı, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, İstanbul 2002, s. 13-14.
64 Murşid el-muh_sibîn, Berlin nr. 2398, müellif nüshası [Bu nüshanın mikrofilimini temin ederek bana gönderme lütfunda bulunan değerli dostlarım Hakan Yıldız ile Zülfikar Kam'a müteşekkirim. Ayrıca mikrofilimin tab ettirilme işlemini üstlenen Bilim ve Sanat Vakfı idaresine de teşekkür ederim].
65 Nüshası için bkz. OMALT, c. I, s. 98.
66 Süleymâniye Kütüphanesi, Ayasofya nr. 2616/1.
67 Süleymâniye Kütüphanesi, Tırnovalı nr. 1858/3.
68 Nşr.: Şerafettin Turan, Ankara 1970, s. 37.
69 Nşr. Muhammed Yelten, s. 125, yaprak 2b-3a.
70 Birgili Mehmed Efendi, Vasiyyet-name, hazırlayan: Musa Duman, İstanbul 2000, s. 97.
71 Şerh-i risâle-i Birgivî Mehmed Efendi, Süleymâniye Kütüphanasi, Yazma Bağışlar nr. 2462, yaprak 1a.
72 Süleymâniye Kütüphanesi, Yazma Bağışlar nr. 1269, yaprak 1b.
73 Mecdî Efendi, Hedâik el-şekâik, nşr. Abdülkâdir Özcan, İstanbul 1989, s. 10-11.
74 İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, TY, nr. 6551.
75 Süleymâniye Kütüphanesi, Şehid Ali Paşa nr. 1996.
76 Dersaâ'det 29 Cemâziye'l-evvel 1318/11 Eylül 1316.
77 Süleymâniye Kütüphanesi, Hacı Mahmud nr. 5721.
78 İstanbul Belediye Kütüphanesi, Muallim Cevdet, nr. K. 542.
79 Kıbrıs İslâm Yazmaları Kataloğu, Türkçe Yazmalar, nr. 94, s. 45.
80 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Milli Arşiv nr. 1081.
81 İstanbul Üniversitesi, TY, nr. 6594.
82 Süleymâniye Kütüphanesi, Tırnovalı nr. 1180.
83 İstanbul, Dâr el-tıbâ'at el-Devlet el-Osmâniye 1215.
84 Kandilli Rasathanesi nr. 216.
85 Paris, Bibliotheque National Supplelement Turc nr. 693, yaprak 2a. Tıpkı basım, c. II, Ankara 1992. Yayına hazırlayan: İlter Uzel. Ayrıca bkz. Latin harfli transkripsiyonlu metni, hazırlayan: İlter Uzel, c. I, Ankara 1992, s. 128.
86 Süleymâniye Kütüphanesi, Kılıç Ali Paşa nr. 716/1, yaprak 2b.
87 Bu konuda geniş bilgi için bkz. Yavuz, a. g. m., s. 18-28.
88 Köprülü, a. g. m., s. 276; ayrıca bkz. .Yavuz, a. g. m., s. 10-17.
89 Nşr. Orhan Şaik Gökyay, III. Baskı, İstanbul 1974, s. 3.
90 İstanbul Belediye Kütüphanesi Muallim Cevdet, nr. K. 172/3.
91 Süleymâniye Kütüphanesi, Esad Efendi nr. 3058.
92 İstanbul Üniversitesi, TY, nr. 6581.
93 Süleymâniye Kütüphanesi, Esad Efendi nr. 3612/10.
94 İstanbul Üniversitesi, AY, nr. 6111.
95 İstanbul Üniversitesi, TY, nr. 6835.
96 Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1943, s. 73-74.
97 Ramazan Şeşen ve diğerleri, Osmanlı Coğrafya Literatürü Tarihi, İstanbul 2000, c. I, s. 31.
98 İstanbul Üniversitesi, TY, nr. 6838.
99 Kandilli Rasathanesi nr. 228, dibâce. Bu durum Osmanlı bilginlerinin de dikkat ettikleri bir durumdur. Makamî Süleyman b. Mustafa b. Kemâlî (öl. 1210/1795 civ.) 1789 tarihinde Çinarî İsmail Efendi'nin Zîc-i Cassini tercümesini Zîc-i cedîd-i hulâsa-i garrâ adıyla İstanbul meridyenine ve hicri senelere göre yeniden düzenlediği eserin önsözünde "... Zîc-i cedîd-i Cassini'yi erbâb-i hünerden Halîfe-zâde İsmail Efendi merhûm Sultan Mustafa Han Hazretleri'nin emriyle lisân-i Lâtinden lisân-i Türkî'ye tercüme idüp..." [Kandilli Rasathanesi nr. 223] demektedir.
100 Şîrvânlı Mahmûd, Kemâliyye, nşr. Muhammet Yelten, İstanbul 1993, s. 117-118.
101 Nitekim A'ceb el-'acâyib adlı eserinde şöyle der: "Bu kitâbum tamâm oldı, ümiddür ki buna mütâli' kılanlar halel bulsalar tashîh ideler ve noksan bulsalar, kim memlüdûr, kusûr-la tekmîl ideler kim ben fakîr ve hakîr Manyasoğlu eksüklügüme mukirrem ve noksânuma mu'terifem, ammâ Türkî dilindedür diyü, ayruk dillerde olmamagın hakâret nazarıyla bakmayalar (İ..Ü. Edebiyat Fak. Seminer Kitaplığı nr. 4460, yaprak 86a'dan nakleden Özkan, a. g. e., s. 19; Aynı yazar başka bir yerde şöyle der: "... fikr itdüm ki bir vech-ile nazm tercüme idem. Gördüm ki Türkî dili galîz dildür, ebyât-ı Acem katında bârid düşer, nesr vech-ile tercüme kılmagı evlâ gördüm. Her beytün mâhasalını Türkî dilince nesr-ile altına yazdım". Özkan, a. g. e., s. 132..
102 Bu üçlü tasnif Yavuz'a aittir; örnekler bkz. a. g. m., s. 31-54.
103 Arkeoloji Müzesi, Yazma Kütüphanesi nr. 574, yaprak 56a.
104 Millî Kütüphane, nr. A. 2947 [Bu nüshanın mikrofilimini temin ederek tarafıma gönderme lütfunda bulunan meslektaşım Musa Yıldız'a teşekkür ederim. Mikrofilimin tab ettirilme işlemini üstlenen Bilim ve Sanat Vakfı idaresine de müteşekkirim]. Ayrıca bkz. OMALT, c. I, s. 28-29 (nr. 6).
105 Ayasofya nr. 2490, yaprak 2a. Ayrıca bkz. Muhsin Korkmaz, Zübdetü'l-Beyân, İ.Ü., Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, yayınlanmamış yüksek lisans tezi, İstanbul 2001.
106 Necmeddîn Ömer b. Ali el-Kazvînî (öl. 693/1293) tarafından kaleme alınan bu eser için bkz. Keşf el-zunûn an esâmî el-kutub ve el-funûn, nşr. Şerefeddîn Yaltkaya - Rifat Bilge, İstanbul 1941-1943, c. II, s. 1806.
107 Süleymâniye Kütüphânesi, Ayasofya nr. 2590.
108 Süleymâniye Kütüphanesi, Ayasofya nr. 2591.
109 İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, AY, nr. 2895/5.
110 Kandilli Rasathânesi nr. 403 ve 214.
111 Kıbrıs İslâm Yazmaları Kataloğu, Türkçe Yazmalar, nr. 15, s. 7-8.
112 Süleymâniye Kütüphanesi, Esad Efendi nr. 3172.
113 Süleymâniye Kütüphanesi, Hamidiye nr. 858.
114 Kandilli Rasathanesi nr. 86.
115 Nuruosmâniye nr. 4987/1.
116 Bâyezîd Devlet Kütüphanesi, Ali Emîrî, Riyâziye nr. 205/3.
117 Bâyezîd Devlet Kütüphanesi, Ali Emîrî, Riyâziye nr. 205/2.
118 Kıbrıs İslâm Yazmaları Kataloğu, Türkçe Yazmalar, nr. 37, s. 18.
119 Süleymâniye Kütüphanesi, Carullah nr. 1471/2.
120 İstanbul, Matbaa-i bâb-i seraskeriye 1257/1841, s. 1-3.
121 İstanbul Üniversitesi, TY, nr. 2687.
122 Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, 40-Tetimme, yayınlayan: Cavid Baysun, Ankara 1991, s. 110.
123 Süleymaniye Kütüphanesi, Nafiz Paşa nr. 1350, yaprak 84a.
124 Süleymaniye Kütüphanesi, Şehid Ali, nr. 2795/10, yaprak 69b.
125 Nuruosmaniye nr. 4971/14, yaprak 216b.
126 Nuruosmaniye nr. 4971/15, yaprak 220b.
127 Çalışmada esas alınan aksiyomatik kabullerimizden birisi şudur: Germiyan, Menteşe, Aydınoğuları, Candaroğulları gibi Beylikler'in emirlerine sunulan Türkçe eserler bir açıdan 'Osmanlı' sahasına ait görülebilir. Çünkü, Anadolu coğrafyasında siyasî teşekküller farklı olmasına rağmen ortak bir dil ve kültür tabanı mevcuttur; dolayısıyla Türkçe ya da farklı dillerdeki çeşitli eserler aslında ortak/küllî bir aklın ürettiği ürünlerdir. Bu ürünler Osmanlı bilgi hayatının zeminini oluşturmuş; hatta yolunu belirlemiştir.
128 Türkçe telif ve tercüme edilen eserlerin nüshalarının çokluğu, istinsah edildikleri tarihler ve coğrafî yaygınlıkları da üzerinde durulması gereken son derece önemli bir noktadır. Örnek olarak Garib-nâme'nin yüzü aşkın nüshasının bulunması; Ahmediye, Muhammediye ve diğer 'roman' tipi eserlerin köylere kadar yayılması; Atmacaoğlu, Matrakî ve Gelenbevî İsmail Efendi'nin Türkçe matematik eserleri ile Mustafa el-Muvakkıt'ın astronomi kitablarının nüshalarının fazlalığı bu eserlerin ne kadar yaygın bir şekilde kullanıldığını gösterir.
129 Bu çalışma esnasında degişik konularda yardımlarını gördüğüm İsmail Kara, çeşitli metinleri temin etmemde ellerinden geleni esirgemeyen değerli bilim adamları Muhammet Yelten, Mustafa Özkan, Musa Duman ve Hayati Develi ile bazı konuları konuşma olanağı bulduğum Kemal Yavuz'a müteşekkirim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popular Posts