"İdrâki olmayan doğru bilmez; vicdanı olmayan güzel eylemez."
"Bizge vacip olğan – soñki nefeske qadar millet ve yurt oğrunda ğayrettir." İsmail Bey Gaspıralı

23 Ekim 2019 Çarşamba

Söyleşi: İslam Düşüncesinin Geleceği


Söyleşi: İslam Düşüncesinin Geleceği

Konya Kitap Günleri kapsamında İhsan Fazlıoğlu, İ Halil Üçer ve Eşref Altaş'ın katıldığı söyleşide "İslam Düşüncesinin Geleceği" ele alındı.







* İhsan Fazlıoğlu -Osmanlı Klasik Dönemi Türk Düşüncesi Okumaları- https://www.youtube.com/playlist?list=PLQrwY_PTYoPDcd87PR2Rl8Ejp6_BctCsM

* İhsan Fazlıoğlu -Kadim Kültürle Nasıl Hemhal Olabiliriz? Klasik Bir Metin Nasıl Okunur? - https://www.youtube.com/playlist?list=PLQrwY_PTYoPBdu1TS9Bs_UyxXgR2Bq18h

* İhsan Fazlıoğlu -Sesli Kitap: Kendini Aramak-

*İhsan Fazlıoğlu-Mekanın İmkanı, Kimlik İnşasında Kurumsal Hafızanın Yeri -https://www.youtube.com/watch?v=6g2e-72vgks&list=PLQrwY_PTYoPD8HnyOBIJLVjj3AiXZldUl

*İhsan Fazlıoğlu-Bir Temeddün Hareketi:İslam Felsefe-Bilim Tarihini Şehirler Üzerinden Okumak-https://www.youtube.com/watch?v=RyNrE7loplA&list=PLQrwY_PTYoPApNTlInWf2Rnv-78gKcxIk

* İhsan Fazlıoğlu -Nasıl Emin Oluruz? Mümkün Bir Gerçeklik Küresi Olarak Gaib Üzerine Düşünceler- https://www.youtube.com/watch?v=GMFapmHXDz4&list=PLQrwY_PTYoPDnfAopHd6fBezF8MNPiJfj

* İhsan Fazlıoğlu -TRT Radyo Söyleşisi: "İnsan ve Medeniyet Üzerine" - https://www.youtube.com/watch?v=ehyNGl37duo&list=PLQrwY_PTYoPDaOIl1TZJM74HNDFWp-1fK

*İhsan Fazlıoğlu - Ayık Olmak, Dik Durmak, Yol Almak. Kendilik Bilinci Açısından Bir Çözümleme- https://www.youtube.com/watch?v=6xApEvdBTC4&list=PLQrwY_PTYoPAin0Q8Jk8XNsG4l84py4Ng

*İhsan Fazlıoğlu ile Konya Camlı Köşk Söyleşisi: "Kendini Aramak" -https://www.youtube.com/watch?v=nEOz4NL9H1Q&list=PLQrwY_PTYoPDYdCmpzAYuQpK4mvIuOgDa


Share:

Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu: "Arayış Dönemi İslam Düşüncesinde Yeni Ufuklar"


Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu: "Arayış Dönemi İslam Düşüncesinde Yeni Ufuklar"


Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, bugün Konya Necmettin Erbakan Üniversitesinde katılmış olduğu panelde "Arayış Dönemi İslam Düşüncesinde Yeni Ufuklar" başlıklı bir sunum yaptı. Hocamızın konuşmasını istifadenize sunuyorum. Yararlı olması dilekleriyle....
Muhammet Negiz

Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu: "Arayış Dönemi İslam Düşüncesinde Yeni Ufuklar"



İHSAN FAZLIOĞLU'NUN DİĞER KONUŞMALARINI İZLEMEK İÇİN BKZ:



* İhsan Fazlıoğlu -Osmanlı Klasik Dönemi Türk Düşüncesi Okumaları- https://www.youtube.com/playlist?list=PLQrwY_PTYoPDcd87PR2Rl8Ejp6_BctCsM

* İhsan Fazlıoğlu -Kadim Kültürle Nasıl Hemhal Olabiliriz? Klasik Bir Metin Nasıl Okunur? - https://www.youtube.com/playlist?list=PLQrwY_PTYoPBdu1TS9Bs_UyxXgR2Bq18h

* İhsan Fazlıoğlu -Sesli Kitap: Kendini Aramak-

*İhsan Fazlıoğlu-Mekanın İmkanı, Kimlik İnşasında Kurumsal Hafızanın Yeri -https://www.youtube.com/watch?v=6g2e-72vgks&list=PLQrwY_PTYoPD8HnyOBIJLVjj3AiXZldUl

*İhsan Fazlıoğlu-Bir Temeddün Hareketi:İslam Felsefe-Bilim Tarihini Şehirler Üzerinden Okumak-https://www.youtube.com/watch?v=RyNrE7loplA&list=PLQrwY_PTYoPApNTlInWf2Rnv-78gKcxIk

* İhsan Fazlıoğlu -Nasıl Emin Oluruz? Mümkün Bir Gerçeklik Küresi Olarak Gaib Üzerine Düşünceler- https://www.youtube.com/watch?v=GMFapmHXDz4&list=PLQrwY_PTYoPDnfAopHd6fBezF8MNPiJfj

* İhsan Fazlıoğlu -TRT Radyo Söyleşisi: "İnsan ve Medeniyet Üzerine" - https://www.youtube.com/watch?v=ehyNGl37duo&list=PLQrwY_PTYoPDaOIl1TZJM74HNDFWp-1fK

*İhsan Fazlıoğlu - Ayık Olmak, Dik Durmak, Yol Almak. Kendilik Bilinci Açısından Bir Çözümleme- https://www.youtube.com/watch?v=6xApEvdBTC4&list=PLQrwY_PTYoPAin0Q8Jk8XNsG4l84py4Ng

*İhsan Fazlıoğlu ile Konya Camlı Köşk Söyleşisi: "Kendini Aramak" -https://www.youtube.com/watch?v=nEOz4NL9H1Q&list=PLQrwY_PTYoPDYdCmpzAYuQpK4mvIuOgDa


Share:

19 Ekim 2019 Cumartesi

İhsan Fazlıoğlu ile Ahlâk-ı Alâ’î Okumalarından Bir Anekdot: "Süleymaniye Camii Tablosundaki Çivili Semerin Gizemi"

İhsan Fazlıoğlu ile Ahlâk-ı Alâ’î Okumalarından Bir Anekdot: "Süleymaniye Camii Tablosundaki Çivili Semerin Gizemi"

İhsan Fazlıoğlu ile Ahlâk-ı Alâ’î Okumaları notları arasında yer alan bir anekdotu ayrıca istifadenize sunuyorum.  Yararlı olması dilekleriyle...

***

Tam Süleymaniye Camisi yapılırken hemen bu Beyoğlu’ndan Süleymaniye’ye bakan tepede geliyor bir Fransız ressam, otel kiralıyor. Süleymaniye’nin resmini daha Süleymaniye yapılırken çiziyor. Şimdi resimlerde enteresan bir şey var. Semer… 


Semerde çiviler var...
Şimdi bunu gavurlar nasıl yorumluyorlar? İyi çalışsın… 
Ama işin garibi çiviler hayvanın tarafında değil, üzerine oturulan tarafında. 'Köleler için mi?' diye düşünüyorlar. Bunu bir türlü çözemiyorlar. Kaynak da yok. Fakat 1600’lerin sonu, 1700’lerin başında mahkeme kayıtlarında enteresan bir şey çıkıyor. 

Diyor ki müşteki olan: 
"Efendim, daha önceki adet ve uygulamalardan biliyoruz ki, hayvanlara yük taşıtıyoruz. Adam 5 kilometre yük taşıtıyor. Getiriyor adam onu, çekiyor amele, yükleri boşalttıktan sonra geri dönmeyecek mi 5 kilometre daha? Üzerine biniyor hayvanın. Kural koymuşlar, demişler ki: 'Hayvanlara binilmeyecek. Yürüyeceksin. Çünkü hayvan 5 km. yük taşımış, sen niye biniyorsun? Zaten yorgun senin gibi.'

 Fakat bizim ordakiler bunu bilmiyorlar, dinlemiyorlar. Bunun üzerine 'çivi konacak, binmesinler' demişler." Mahkeme kaydında böyle diyor. "Fakat" diyor, "bunu da diyor kalın sof (bir çeşit sertçe, ince yünlü kumaş*) yaparak onun üzerine sererek biniyorlar."

 Kadının kararı ne? Hemen uzmanı çağırıyor, diyor ki: “Şu kalınlıktaki sofun etkisinin azalacağı çivinin büyüklüğü ne kadardır?” Uzman “Şu kadardır.” diyor. Bir fetva, “Bütün İstanbul’daki katır, eşek-atlar zaten savaş aleti -eğerlerindeki çivinin boyu şu kadar olacaktır,” diyor. Sof işe yaramıyor. Anlıyorlar ki geriye dönüp, demek ki bu o dönemden beri var.

***
Metnin tamamına erişim için Bkz:
***

Sof: 
15. yy'dan itibaren Ankara ve çevresinde üretilen bir cins kumaştır. Bu kumaş Ankara keçisi adıyla da bilinen tiftik keçisinin yününün eğrilip ip haline getirilip dokunması sonucu üretilir. Bu keçiden elde edilen tiftik son derece yumuşak ve parlaktır. Bu özellikleri yalnızca yerli tüccarları değil Avrupalıları da cezbetmiş olacak ki sof Ankara'dan çok uzaklara yayılabilmiştir. Batı da Mohair ya da parlaklığından ötürü "diamond fiber" olarak isimlendirilir. 

(Kaynak: Ekşi)
Share:

İHSAN FAZLIOĞLU İLE AHLÂK-I ALÂ’Î OKUMALARI DERS NOTLARI-XX

İHSAN FAZLIOĞLU İLE AHLÂK-I ALÂ’Î OKUMALARI DERS NOTLARI-XX



Burada yer alan notlar Ahlakı Ala-i kitabının 79-88 sayfalarını kapsamaktadır.
İnsanı insan kılan hassa nedir? Garipname de  ‘Allah alemi adenden, ademi de alemden var etti’ diye güzel bir beyit vardır. Adem alemden geldiğine göre ademle alem ortak özellikler taşıyor. Ama ademi alemden farklı kılan nedir? Bu fark garipname de nutk olarak belirtir. Nutk ayrık olarak kullanıldığında akıl ve dil manasına gelir. Klasik gelenek açısından nutk üç fonksiyonda kullanılır.
1-Makulu idrak etmek: akledilirler
2-Tefekkür: normal olarak yaptığımız düşünce.
3-Temyiz etme gücü: İyiyle kötüyü, faydalıyla zararlıyı birbirinden ayırma.
İnsanın makulü idrak eden tefekkür tarafı unsurdan asıla en alt maddeden Tanrı’ya kadar her şeyi bilmek ve tanımak içindir. Bu bizim nazari kuvvetimizdir. Ameli tarafımız ise iyiyle kötüyü ayırt etmek, erdemi elde etmek ve nihayetinde mutluluğu elde etmektir. Burada ki mutluluk haz ve zevk manasında değildir. Lezzeti akliye (akli lezzet) anlamında bilgiyle özdeşleştirilen mutluluktur.
İnsanın mikro kozmos olduğu ve bu nedenle de bir efdaliyeti/üstünlüğünün olduğunu beyan eder. Bu üstünlük insanın isim verme üstünlüğüdür.
Not: Kullandığımız nesnelerin isimlerini hangi kültür veriyorsa o kültüre tabiyizdir. Ad veren yönetir. ‘Allah Adem’e esmayı öğretti bu manadadır.’
Mutluluk için bizden ‘kulluk’ beklenir. Burada kullukla kastedilen ‘bir şey ne üzere yaratılmışsa o işi yapmasıdır.’ İnsanın yaratılışının (kulluğunun) merkezinde bilmek vardır.

Alime: bilmek
Arefe: tanımak ama bilerek tanımak

İnsanın kendisine verilen bütün bu nimetlerin sonucu olarak kulluk yapması yani ameli ve nazari kuvvelerine göre davranarak bunların haklarını vermesi beklenir. İnsanın alemden gelmesi hasebiyle bünyesinde bitkisel ve hayvani nefisleri barındırır ve bunlardan dolayı da kulluğunu rahat yerine getiremez. Tüm bu yönelimlerimizin akılla tedip/edeblendirilmesi gerekmektedir. İnsan düalist bir varlıktır. Bir tarafında akıl diğer tarafında nefsi vardır. Ahlak aklın tedip etmesi yani vasatta tutmasıdır. Nitekim Allah akla iki güç vermektedir.1-bilen güç 2-eyleyen güç. Nazari tarafımızla biliyoruz, ameli tarafımızla eyliyoruz. Dolayısıyla bizim bu şehevi ve gadabi kuvvelerimizi aklın çift yönüyle tedip etmemiz gerekmektedir.

Not: Edep çok anlamlı bir kelimedir. Dil bilimleri, oturmayı kalkmayı bilmek, herhangi bir konuda asgari bilgi demektir. Bu manada terzinin edebi demek terzilik görevini yapabilmek için bilinmesi gereken asgari bilgi demektir. Humanitasta edebin bu anlamından tercüme edilmiştir.
İnsanın aklıyla nefsini kontrol etmesi kemalini verir.

Kemal: Manevi evrim. İnsan kemale nasıl erer? Aklımızın ameli ve nazari kuvvelerini açığa çıkarttığımızda kemale ereriz. Dolayısıyla herkesin kemali farklıdır. Bütün amacımız kemali ortaya çıkarmaktır. Bu kemal ise hem dünyevi hem de uhrevi saadeti sağlayacaktır. Saadeti dünyevi ve uhrevi olarak ayırıyoruz. Dünyevi zevklerin istikameti olmadığı için geçicidir. Uhrevi alemi var kabul etmeden İnsana gaye yükleyemeyiz. Modernizm insanı doğanın bir devamı olarak görür, klasik gelenekte insanı doğanın bir devamı olarak görür. Fakat klasik gelenek insana bir amaç yüklerken modernizm bir amaç yüklemez. Bu bağlamda doğanın devamı olan insanı diğer varlıklardan farklı kılan nedir? Bu özellik sayesinde Tanrı insana teklifte bulunarak muhatap kabul etsin. Kopernikle başlayan süreçle birlikte evren resmi değişmiştir. Bu resme uygun insanı istisna kılan şeyin ne olduğuyla ilgili ilahiyat veya düşünce dünyasında bir çalışma yapılmıyor. Eskiden insan için hulasai mevcudat dendiğinde döneminde geçerli olan ontolojik şemaya dayanan bir anlayış vardı. Şu anda modern dönemde ki bilimsel resme uygun bir ontolojik şemamız yok dolayısıyla hulasai insan, meratibul vücut gibi kavramlar herhangi bir yere oturmamaktadır. Eski metinler meratibul vücutla başlar, tasavvufta da kelamda da. Şu anda bizim bir varlık tasavvurumuz yok dolayısıyla metafiziğimizde olamıyor. Bu konu çok önemli çünkü gaye buradan türemektedir. Yasin Ceylan geçen gün bir televizyon programında Sami’ lerin Tanrı tasavvurunun bittiğini söylemişti. Burada kastettiği Tanrının varlığı yokluğu meselesi değildir. Burada ki Tanrı tasavvuru insana yükleme yapabilen kişi Tanrı’dır. Yani O dediğimiz, vahiy gönderen, cezalandıran ve ödüllendiren Tanrı. Bu anlayış bugün için bitti. Tanrının kozmik bir güç olarak varlığı insanın yaşamına etki etmesi bağlamında çok önemli değildir.

İnsanlarda hesap kavramı olmadığında değer yüklemesi yapamazsın. Öleceğiz toprak olacağız ama ahlaklı ol deniliyor. Öleceksek ve bir mead fikri yoksa ahlakı nasıl temellendireceğiz.

Mead: Mead temelde öte dünya fikri değil öte dünyada hesap verme fikridir. Hesaba çekilme fikri olmadan bu tarafı sağlama alamayız. Razi’nin de belirttiği gibi ‘öte dünya/hesap fikri’ bir ihtimal dahi olsa burada yaşamayı mümkün kılar. Öte dünya fikrinin olmadığı bir yerde insanlar vahşileşerek birbirlerini öldürürler. Bu bağlamda Aydınlanma döneminin ilk filozoflarından Voltaire ‘eğer bir Tanrı olmazsa onu icat etmek zorunda kalırız çünkü şehri Tanrı’sız kuramayız’ demektedir. Zaten tarihte ilk şehirler Tanrı adlarıyla kurulmuşlardır. Manevi otoritenin olmadığı bir şehirde düzen en fazla yaptırımla sağlanır. Bu yaptırım ise güçlü olanın yaptırımı olabilir ve görülürse uygulanabilir. Manevi otoriteyi kurmak ise Tanrı ve hesap fikri olmadan mümkün değildir.

Modern dönemde ki kabul edilen görüşe göre insan evrenin bir parçasıdır ve bing bang’ den başlayan bir sürecin sonucunda ortaya çıkmaktadır. İnsana verilen mana da uzlaşımsal kabul edilmektedir. Bu görüş üzerine hiçbir şey kurulamaz. Temelde insan anlayışı değişti ve bugün bizim insan anlayışımız yok. Halbuki bir medeniyet ilk ilke, evren, insan arasında ki ilişkiler üzerine kurulur. Bizim ne ilk ilkemiz ne insan anlayışımız ne de evren anlayışımız kalmadı. Dolayısıyla bu temeller olmadan ortaya konulan her düşünce retorik olmaktan öteye geçmemektedir. 0-25 arası gençlerin okumamış olanları dini taşırken, entelektüel seviye arttıkça insanlar dinden uzaklaşıyor. Bunun temel sebebi dini taşıyan arka planda metafizik bir yapı bulunmamasıdır.

Meadi Cismani (cisimsel diriliş ve bedeni diriliş): Ahirette de bu dünya da aldığımız haz ve zevkleri alacaksak cennetin bu dünyadan ne farkı var sorusu gündeme gelir. Çünkü haz acıdan sonra gelir. Hazzın olması için acının olması gerekir. Kınalızade öldükten sonra cismani diriliş, ceza ve ödülün istidlali olarak temellendirilemeyeceğini (rasyonel akılla) söyler. Cismani dirilişi ancak nübüvvetten dolayı inanabiliriz demektedir. Bunu söylemesine rağmen bu görüşten gitmemektedir.
Kınalızade cisim kelimesinin bu evrende ki ile manevi alemde ki cisim kelimesinin mevhumunun aynı olmadığını söylemektedir. (Bu görüşü söylerken gizli bir kabulü de vardır ki bu da mücerret nefistir. Bu görüşe göre bedenden önce insanlara kimliğini veren bir nefis vardır ve o nefis bedene gelerek insana kimliğini vermektedir. Bu anlayış biraz da o dönemin kozmolojisiyle alakalıdır. Bu mücerret nefis anlayışı islama yunandan gelmedir. Kelamcılar mücerret nefis anlayışını hiç kabul etmediler. Mücerret nefis zamanla ve mekanla kayıtlı değildir. Zaman ve mekanla kayıtlı değilse muhdes değil muhdes değilse varlığı süreklidir.)

Bedensel hazlar insana kemal vermez. Akli hazlardan bahsederken cennette bedensel hazlardan bahsedilmesi cazip değildir. Bu sorunu çözmek için cismani olanla (bu dünyada) ruhani olan (öbür dünyada) birbirinden ayırmamız gerekiyor ve bizim ruhani olana bakmamız gerekiyor. Beden öldüğünde nefis bedenden ayrılır ve berzah alemine geçer ve burada uzun süre ikamet eder. Bu alemde (berzah) nefsimiz beka alemine uygun özelliklerde bir bedene kavuşur. Fena aleminde ki bedenle berzah aleminde ki beden formel olarak aynı olabilir ama berzah alemindeki beden zaman ve mekan unsurlarından mürekkep değildir. Bu unsurlardan aridir. Bekaya uygun oluşturulmuş bedenin lezzetlerini dikkate almamız gerekir. Dolayısıyla fena aleminde ki bedenin lezzetleri ile beka aleminde ki bedenin lezzetleri farklıdır artık. Berzah alemi sonrasında yani ahirete de berzahta kazandığımız ruh ve bedenle gideriz. Bu kabulde de çift boyutluluk (beden-ruh) devam etmektedir. Ama bu anlayış nihayetinde sıradan insanlar içindir. Çünkü sıradan insanlar beka aleminde bedenin zevkleriyle uğraşacaklardır. Halbuki kemale ulaşmış insanlar beka aleminde bedenin zevkleriyle değil nefsin zevkleriyle uğraşacaklardır. Bu zevklerin en üstünü ise rüyetullahdır. İki tür cennet olacaktır. 1- cenneti maarifi ruhani 2-cenneti amali cismani. Cisimsel amellerimizin cenneti ve ruhani bilgimizin cenneti. Bedensel hazzı ikiye ayırdık. Cismani dünyevi ve cismani uhrevi. Bu ayrım cismi ikiye böldü ve bundan dolayı fena formatında ve beka formatında iki cisim oluştu. Fena formatında ki cisim bölünebilirdir aynı şekilde beka formatında ki cisim de bölünebilirdir. Ancak beka formatında ki cismin bölünebilmesi, yer kaplaması fena alemdeki gibi değildir. Beka aleminde ki cismin türleri, hassaları farklıdır. Burada ki kategoriler fena aleminde ki kategorilerden farklıdır. Bu mümkündür ve insan aklı bunu takdir edebilir hatta tecvizde edebilir. Dünyevi hazlarla uhrevi hazların birbirine teşbih edilmesi bir teşviktir. Öbür dünyada bu dünyada ki gibi bedeni bir zevk/lezzet alamayız. Çünkü bu hazzın olması için acının olması gerekiyordu. Beka aleminin kategorilerinin farklılandırılmasıyla fena aleminde ki bedenin lezzet/acı almasıyla beka aleminde ki bedenin lezzet alması sorunu ortadan kaldırılmış oldu.

Uhrevi cismin kategorileri çok farklıdır. Bu dünyada cisim iki yerde aynı anda bulunamaz ama uhrevi alemde bir cisim iki yerde bulunabilirdir. Dolayısıyla farklı uzaylar doğal olarak farklı doğalar gerektirir.

Hiçbir cisim ezeli değildir çünkü mürekkeptirler ama ebedi olabilirler. Bunun sebebi de beka aleminin kategorilerinin farklı olmasıdır. Bu kabulle Kuran’da bahsi geçen cehennemliklerin ebedi olarak yanacakları ‘yanan cisim dağılır, dağılan cisim nasıl ebedi yanacaktır türü sorular’ sorusuna da cevap verilmiş olur. Buna göre beka formatına göre oluşmuş beden-cisim ebedi olarak yanabilecektir.
Cismi dünyevi ile cismi uhrevinin ahkamı farklıdır. İnsanın aklıyla istidlali bu dünyanın kategorileriyle çalışmaktadır. Dolayısıyla aklın istidlal yoluyla melekut/uhrevi dünyanın idraki mümkün değildir. Çünkü uhrevi dünyanın deneyimi yoktur. Deneyimi olmayan bir alemin bilgisini elde edilemez. Uhrevi alemin bilgisini elde etmek için kıyas edeceğiz ancak bu kıyas teşbih cihetinden olacaktır.

Sufiler alemi escam ile alemi ervah arasına alemi misali koydular ve alemi escam ile alemi misal arasında da geçiş temin ettiler. Misal alemi escam alemine göre daha latif ama yine de kabili tecezzi ve kabili inkısamdır. Alemi misal alemi ervaha göre daha kesiftir. Yeryüzünde ki güzel davranışlarımız bize misal aleminde bal, ırmak, süt gibi görünür. Çirkin davranışlarımız ise karanlık, yılan, akrep gibi görünürler. Misal alemi de mutlak misal alemi yani henüz tecrübe edilmeyen ve mukayyed misal alemi olarak ayrıştırılmıştır. Bazı sufi ve veliler mukayyed misal alemini tahayyül güçleri nisbetinde tecrübe edebilirler. Mutlak misal alemi hiçbir şekilde tecrübeye-keşfe açık değildir. Ama alemi escamdan alemi misal mukayyed cihetinden tecrübesi mümkündür.

Amellerimiz misal aleminde suretler olarak ortaya çıkar. Bu ise her nefsin cenneti ve cehennemi kendinde taşıdığı sonucunu çıkarır. Bu cenneti ve cehennemi yeryüzünde idrak edememizin sebebi ise bedenimizin engellemesidir. Nefis bedenden ayrılınca kendisinde ki gizli meleke ve niteliklerini uygun suretler şeklinde hissetmeye başlayacaktır. Sarhoşu örnek verecek olursak, sarhoş keyifli bir sarhoşsa güzel şeyler görecektir, kahırlı ve ızdırablı bir sarhoşsa kötü şeyler görecektir. Ancak her ikisi de sarhoşluktan kurtulduklarında gördükleri hiçbir şeyi hatırlamayacaklardır. Bizler bu bedenden dolayı nefsimizle suretleri olduğu gibi göremiyoruz. Ancak bedenden kurtulunca iyiysek iyi suretleri kötüysek kötü suretleri görebileceğiz.
Not:
Tahkik: İspatı mesele bi delil. Meseleleri delilleriyle ispat etmek.
Takrir: Sorunu delillendirirken deliller arası ilişkileri kurarak anlatmak.
Takrip: Delillerle sonuç arasında tutarlılık ilişkisini kurmak.
Tahrir: Bütün bu işlemleri yaparken zevahidi temizlemek farklılıkları atmak. Sade, ekonomiklik ilkesine göre gitmek.
Tetkik: Tüm bunları nasıl yaptığını nasıl delillendirdiğini bilmek. Yöntem üzerine düşünmek.
Bir insanın muhakkık olmasıyla müdekkik olması ayrı ayrı şeylerdir.
Muhakkık: Meseleleri delillendirendir,
Müdekkukun: Nasıl delillendirildiğini dolayısıyla mantığını da bilendir.

Taftazani alemi misali istidlali akılla ispat edilemeyeceği noktasında itiraz etmektedir. Bunun karşısında Kınalızade Taftazani’nin istidlali akıl açısından eleştirisinde haklı olduğunu ancak keşf açısından bir ihtimali olarak bunun mümkün olabileceğini belirtir. Kınalızade durumu açıklamak için İbni Sina’nın ‘bir şey için burhani delil yoksa ihtimalini ortadan kaldıramayız, varlığı için burhan istiyorsak yokluğu içinde burhan istememiz lazımdır.’ hükmünü örnek alıyor.

Not:İnni ve limmi deliller vardır. Yani niçin ve nasıl sorularını cevaplayan delil türleri. Bir soruya verilen cevap da hem niçin hemde nasıla cevap varsa buna burhan, nasıla veya niçinden sadece bir tanesine cevap veriliyorsa delildir.

Kınalızade tüm bunları niçin anlattı? Tüm derdimiz insanın kemalidir. Bunu da anlayabilmemiz için mead ve haşr meselesini çözmemiz gereklidir. İnsanoğlunda var olan temel üç kuvve kuvve-i behimi (hayvani), kuvve-i sebui (yırtıcı) ve kuvve-i melekiyedir. Kuranda bahsedilen nefsin durumlarıyla bu melekeleri eşleştiren Kınalızade nefsi behimi ile emmareyi, nefsi sebui ile levvamayi ve nefsi meleki ile mutmaineyi bir görüyor. Emmare eğitilemez insanın tab’ıdır ve insanı aşağı çeker. Levvame ise ortadadır ve bu tedib edilebilir ve mütereddittir. Mutmaine ise yukarı doğru ve tab’an edeplidir. Bizim yapmamız gereken emmareyi, levvameyi ve mutmaineyi bir arada tutacak şekilde eğitmektir. Emmareyi mutamainenin uhdesine koymaktır. Tabi bu tercih kişiye bağlıdır. İnsan savaş alanıdır ve bu savaş alanı üç katmandan oluşur. Burada meleki olan levvame üzerinden emmareyi dizginlemesi ve bu şekilde dizginleyerek amacına ulaşmasıdır.

***
Ders Notları için Rüştü ATMACA'ya teşekkür ederim.
            ***
2015-2016 Dönemi Dersleri










2016-2017 Dönemi Dersleri
Share:

İHSAN FAZLIOĞLU İLE AHLÂK-I ALÂ’Î OKUMALARI DERS NOTLARI-XIX


İHSAN FAZLIOĞLU İLE AHLÂK-I ALÂ’Î OKUMALARI DERS NOTLARI-XIX



Bir önceki derste 79. sayfada kaldık. Mukaddime’nin son kısmı okunuyor bu ders. Bu bölümde Erdemler ve alt-erdemlerin dökümünü vererek bunların insan hayatıyla ilişkisini anlatacak.
[34b] İnsan nefsinin hangi konularda kemali olup hangi konularda noksan olduğunu konuşacak Kınalızade. Akabinde niçin hayrı ve saadeti amaçlayıp şer ve erdemsizlikten kaçtığımızı tartışacak. Daha önceki metinlerde insanın kemali ve saadetini konuştuk, bu bölümde daha ayrıntılı bir portre vereceğim diyor.

Evrende her şeyi bir diğerinden ayıran bir özellik vardır. Mesela atı ağaçtan ayıran bir özellik vardır, kartalda diğerlerinde olmayan bir özellik vardır. Her mevcudatın muhakkak onu diğerlerinden ayırmamızı sağlayan bir hassa-i mahsusası vardır. Bundan bahsetmesinin nedeni, insanı diğerlerinden ayıran hususiyete gelecek olması. İnsan da pek çok nitelik ve fiil açısından hayvana benzer. Değil mi, yeriz, içeriz, çoğalırız, güneşe muhtacız. Lakin bir hassa-i mahsusa (ve onun tezahürleri) var ki, bizi hayvan, bitki ve madenden ayırır.

Bu hassa meselesi bugün dahi felsefede önemlidir çünkü tanım yapmak için başka şansımız yok. Evrenleri nesneleri nasıl tanımlayacağız? Muhakkak en temel özelliğe ihtiyaç var. Bu temel özellik illa özsel olmayabilir -bugün özsellik yok ama- her şeyi en temel özelliğine göre tanımlarsın. Bir şeyin mevcutlardan farklı olması, mevcutlara nispetle farklı bir özellik göstermesiyle alakalıdır. Ad vermeyi de mümkün kılan budur. Burada iki kalem var, ikisi de her açıdan aynı ise birine kalem diğerine malem demez, 1. Kalem 2. Kalem deriz. Ama başka bir özellik varsa burada, diyelim kırmızı kalem olur o. Siyasete bile bağlayabilirsiniz bunu. Bir göz olgu ve olayları tefrik edemiyorsa ad koyamaz. Tefrik etmenin de asgari şartı, o olgu ve olayları birbirinden ayıran en temel özelliği yakalamaktır. Biz bakıyoruz Türkiye’de, her şey hamur gibi görünüyor. Tefrik edemiyoruz. Tefrik edemeyince fark edemiyoruz, fark edemeyince ad koyamıyoruz. İsim, name, nomoi sınırdır. Sınır koyamayınca her şey hamur oluyor. Yekpare görüyorsun olayları, ayıramıyorsun. Hassa deyip geçmeyin diye diyorum bunları.
İnsanın hassası ise nutuktur. Bugünkü homo sapiens sapiens hayvan-ı natıktır. Kınalızade burada özel bir vurgu yaparak diyor ki burada kast edilen nutk-u zahiri değildir, edilen nutk-u dahilidir. Yani tek başına dil değildir çünkü papağan da konuşur hatta dilsiz insan vardır. Ancak bir insan nutk-u dahiliye sahipse insandır. Nutk-u dahilisi olup zahirisi olmayan sağır dilsize de insan demeye devam ederiz. Bu kadar kesin bir ayrım yapmak doğru değil, nihayetinde nutk-u zahiri, dahilinin bir tecellisi, bir formudur. Ona da dikkat etmek lazım. Nutkumuzu dahili ve harici olarak ilk ayıran Farabi’dir. Nutkun esas itibarıyla üç ayırıcı özelliği vardır: idrak, fikir, temyiz. Makulatı idrak ederiz, fikir üretiriz, temyiz yaparız. Biliyorsunuz temyiz, klasik gelenekte insan olmanın asgari şartıdır. Bu ölçüye göre pek çok kişi insan bile değil. Temyiz ile tefrikin farkı nedir? Temyiz zararlı ile faydalıyı birbirinden ayırmadır. Çünkü her insan asgari düzeyde kendisine faydalı olanla zararlı olanı ayırmak zorundadır. Zeka budur, akli değildir. Ebleh olan kişi temyiz yapamaz. Zeka herkeste vardır, hayat zekayla gider. Zeka parlamak demektir, uyum sağlamak. Ama entelektüeller hayatta başarılı olamaz. Çünkü aklıyla hareket etmek ister. Tahayyüli ve vehmi olmak üzere fikir gelir sonra. Akabinde İbn Sina bunların hepsine zihin diyor, soyut düşünmeyi mümkün kılan idrak akıl anlamında kullanılır.

Muradımız kuvvet-i idrak-i makulat ve fikr ü reviyyete iktidar ve ef’al ü ahlak-ı mahmude vü mezmumeyi temyiz etmeğe temekkündür.
Bu cümleyle nutkun üç temel fonksiyonundan bahsetmiş oldu
Makulattan kasıt Allah, akıl, iyilik, gibi kavramlardır. Çünkü makul hale getiremediğimiz hiçbir şeyi bilemeyiz. Bilginin asgari şartı makulattır. Aklın onu yakalaması için makulata çevirmesi gerekir. Bu kalemi zihminizde taşımıyoruz, onların soyut kavramlarını taşıyoruz. Trilyonlarca nesne biliyoruz. İnanılmaz bir şey bu idrak. Adam atom altı fizikten bahsediyor, nükleer döngüyü, çekirdek kuvvetini anlatıyor ama hiçbiri zihninde değil. Acayip bir şey. Zihin felsefesinde bir ilke vardır. Tüm bilgimiz tecrübeden kuruluyor ama bilinç tecrübenin sonucu değil. Peki ne? Hah işte tartış dur. Ama her şey tecrübe, deneyimin sonucu. Zeminde de bilinç var. Ama bilincin kendisi tecrübenin sonucu değil. Beynin kendini düşünememesi, gözün kendini görememesi gibi. Zihnimizi tecrübe edemiyoruz. Ama her şeyi onunla yakalıyorsun.

[35a]Şimdi diyor ki, bu öyle az bir iş değil. Çünkü biz bununla Tanrı üzerine tartışırız, silsile-i vücud yani tanrıdan aşağıya varlık türleri olan varlık zincirinin en alt unsuruna kadar tartışırız. Akıl, nefisler, felekler, cisimler, mürekkep nesneler, unsurları tartışabiliriz. Bunu nazari akılla yapıyoruz. Aklımızın bir nazari tarafı, bir de buradan hareket ederek iyi ve kötüyü birbirinden ayırıp mutlu olmak için iyiyi, mutsuzluktan kaçmak için kötüyü temyiz ettiğimiz idrak-i amelimiz, pratik aklımız var. Tüm bunlar nutkun fonksiyonlarıdır.

Kınalızade insan “Kun fe-yekün”ü idrak eder, bu nedenle meleklerden bile üstündür diyor. Biliyorsunuz klasik gelenekte Mısır’dan gelen mikro-makro ayrımı var. Mikro olan insan, makro olanı kendine taşıyarak idrak eder. Yani parçası olduğu makroyu idrak eder. Bu da ayrı bir mucizedir. Bunun üzerine çok tartışırlar. Nasıl oluyor da insan, parçası olduğu bütünü, parça olarak idrak ediyor?
Eğer hayvanata bakarsak, kuvvei-i şeheviye, kuvve-i gazabiyenin kemal derecesinde olduğunu görürüz ama insan bunlarda kemal mertebesinde değildir, ortaktır. Bu konularda hayvanlarla yarışamayız bile. Bazı bitkiler ve hayvanlar şehevi ve gazabi güçte bizden ilerde olabilirler. Aslan gibi güçlü olamayız, köpek gibi koku alamayız, kuş gibi uçamayız. Yeryüzündeki çeşitli canlılar bizden bazı konularda daha iyi olabilirler. Ama akıl dediğimiz hadise bu eksiklikleri tamamlayarak kemale erdirmeye çalışır. Mikroskop ve teleskopla görme gücünü artırmaya çalışır mesela. Akıl, çeşitli varlıklarda gördüğümüz ve bizden daha iyi olan özellikleri ele geçirmeye çalışıyor. Radarı mesela yarasayı örnek alarak geçirdiler. Örümcekten hafif ve dayanaklı iplik elde etmeye çalışıyorlar.
Buna benzer şekilde burada son cümle olarak “insanın kemal-ı mahsusunu tahsil ve sa’adet-i mukadderesin tekmil edesin ve cevher-i nefsi kuvvet-i ameliyye cihetinden fezayil ile araste ve kuvvet-i ameliyye cihetinden rezayilden piraste kılasın” diyor.

İnsan yalnızca bu hayvanlardan güçlü olmaya ve onları tamamlamaya çalışmayıp kendi kemalini de tekmil etmeye çalışıyor. Ameli akıl kuvvetinden erdemleri elde etmek ve erdemsizliklerden kaçmaya çalışıyor.

 [35b] Nefsin arzularına karşı koy ve onu faziletlerle kemale erdir. Sen cisminle değil nefsinle insansın.”

Kınalızade bunun bir görüş olduğunu söylüyor. Öyle görüş vardır ki ne ahirete inanır ne şeriata inanır tamamen dünyevidir. Sayfa 81’de onu anlatıyor. Otçular diyor, ot olacaklar. Adam şuna inanıyor: geldik dünyaya, öleceğiz bir şekilde. Önemli olan bu dünyada yemek içmek, lezzetli her şeyi tatmak, bundan sonra da ot olmak. Bu da bir tercih. Ateizm- teizm tartışmalarının yeni olmadığını da görüyoruz. Bunlardan Allah’a sığınırız diyor Kınalızade. Onlar ki feleğin dönen yularsız eşekleridir.
Bu kadar gayesizsen, eşekten ne farkımız var, bunu düşünmek için bu beyti veriyor. Bu sonunda anlam problemine çıkıyor, anlamımız ne? Çağdaş Batı felsefesinde özellikle pozitivist ve materyalist felsefe mensuplarının tartışmalarında sık sık söylenen bir şey vardır: Biz, her şeyi dinin elinden aldık- Katolikliği kast ediyorlar büyük oranda- fakat bir şeyi alamadık, o da hayatın anlamı. Bunu alamadığımız müddetçe de biz bu dini ortadan kaldıramayız, onun için bu konuda çalışmamız lazım. Fizik ve sosyal bilimler ayrıldıktan sonra artık dinin üzerinde konuşabileceği bir bilim kalmadı. Ama hayatın anlamına gelince biz duruyoruz. Onun için en çok üretilen kitapların başlığı The Meaning of Life. Bizim hala bambaşka meseleleri tartıştığımıza bakmayın. İstanbul adliyelerindeki vakaların %80’i boşanma. “Niye senin kahrını çekeyim” diyor adam, “hayatımı yaşayacağım”. Gerçekten de eğer ot olacaksa niye o kahrı çeksin ki? Ya da “vatan için niye canımı vereyim, sen yaşayasın diye niye ben öleyim” diyor. “Bez parçası için ölünür mü?” diyor. Mana ortadan kalkınca, yerine yenisini üretmen gerek yoksa hemen başka bir şey gelir doldurur orayı.

Anlamdan kaçmanın en önemli motivasyonu, insanların bir teklifle muhatap olmak istememesidir. Teklif yaşama yük getirir. Deistlerin en önemli iddiası şu: Tamam, kozmik olarak bir güç olabilir ama bize nasıl yaşayacağımıza dair bir manzume gönderiyor mu? Yunanlılar bunu Hristiyanlara da Müslümanlara sordular. Mana sorunu o dönemde olduğu gibi bu dönemde de var. Biz dinin tekliflerini bugünün kültürüne adapte etmekte sorun yaşadık, ben şimdi İmam-Hatipli ateistlerle uğraşıyorum. Çocuk geliyor, Kur’an neden mucize diye soruyor, Arapçası mükemmel diyorsun, ben Arapça bilmiyorum beni ilgilendirmiyor diyor. Peygamberin mucizelerini ben görmedim diyor. Bana inanmam için bir sebep söyle diyor. Kıyamet Suresi’ni okudu bana biri, bunu yazan sağlıklı biri olamaz diyor. Bunların iddialarını dikkate almak zorundayım. Din bir kültür içerisinde verilmezse bu sorunlarla uğraşmak zorundayız. İlkeler bir kültür içinde kamusallaşmazsa yıkıcı olur.  Bugün tevhidi hangi kültür içinde anlatacağız çocuğa? Mana meselesini çok ciddi bir şekilde ele almak gerekiyor.
Sayfa 81’de Kınalızade bu fikri bazı tasavvufi meşreplerin içerisinde dile getirdiklerini görürsün ancak “haşa ve kella tasavvuf anlardan dur ve ma’rifet niçe merhale mehcurdur” diyor.
Bazı tarikatlar İslam dünyasında bu inancı örtmek için üretilmiştir. Özellikle 16. yüzyıl İstanbul’unda bunlardan çokça bulunur. Makbul ve maktul İbrahim Paşa, Beşiktaş’ta bir hamamı, içindekilerle birlikte hak ile yeksan ediyor. Çünkü orada tasavvuf kisvesi altında eşcinsellik yaşanıyor. Bugün de var adam Atatürk resmini asıyor, içerde her türlü işi yapıyor. İzmir’de çingeneler kaçak bir mahalle kurup adını Atatürk koydular, kimse yıkamadı. Prensip olarak meşruiyet kaynağı neyse o toplumda, onu kullanarak kendi menfaatlerini güder insanlar.


Size Serkeşî adlı 1392’da vefat etmiş bir İslam aliminin metnini okuyayım. İnanılmaz bir cümle, beni çarpmıştı. Alim böyle olur: “Cenab-ı Hakkın ahkamı zannî kılmasının hakikati insanlara hareket alanı açmaktır. Bil ki Allah tüm şeri hükümler için katı deliller tayin buyurmamıştır. Aksine şeri delilleri kasten zannî kılmıştır ki mükelleflere genişlik olsun.”
Dilin argosu olduğu gibi dinin de argosu olur. Bunu yok etmemek gerekir çünkü insanların mizaçları farklıdır. Osmanlı’nın yaptığı gibi bu argoyu kamusal alandan uzak tutmak gerekir. Ana caddeyi temiz tutacaksın, bazen ara sokaklara polis girmeyebilir. İslam pazarı Müslümanlaştırır, kişileri değil. Budapeşte’yi Osmanlı ordusu fethettiğinde insanları Müslüman yapmadı, sadece pazarı İslamî kurallara göre tasarladı çünkü adaletin böyle sağlanacağını düşünüyordu.


Özetle şudur, insan tüm mevcudatın hülasasıdır. Bu da önemli bir problemdir: İnsan eşref-i mahlukattır, halifedir, Tanrı tarafından tüm var olanlara tercih edilmiş ve mükerrem kılınmıştır, iddialarını bugün çağdaş dünyada nasıl anlatacağız? Nasıl temellendireceğiz? Bir astrofizikçi diyor ki, “Bizden başka bir müdrik varlığın yaşadığı bir gezegen keşfedersek, bundan dolayı en çok zora düşecek kişi Tanrı’dır.” 

[36a] Bir burhan vereceksin, delil getireceksin, kelam kitaplarının bütün işi bu. O dönemin kültürel kodları içerisinde delil getirmek. Problem şu, biz yeni duruma delil getiremiyoruz. Bir şeyi konuşmak başkadır temellendirmek başka. Mesela Meşşai filozoflar cismani delil için bunu ispat etmeyi kendi sistematikleri içerisinde yapamayacaklarını söylerler. “Kemal-i manevi ve sa’adeti hakiki uhrevi cennet-i cismanide ekl-i luhum-ı tuyur ve simar-ı müveffa ve şürb-i ehnar-ı leben ü asel-i musaffa ve temekkün-ü guref ü kusur ve temettu’-ı nikah-ı hur olucak…” böyle bir şey olsa, orada da buradaki gibi yaşayacağız. Böyle bir şey olabilir mi cennette? Kendi sistematikleri içinde bunu anlamlandıramıyorlar. Buradaki gibi lezzet ve elem olacak, halbuki cennetin bunların hepsinden beri olması lazım, onun için cismani delil mümkün değildir. Bakın bu bahsettiğimiz kişi Müslüman, Hanefi fakihi olan İbn Sina, diyor ki sekiz yerde “ben inanmıyorum ama içeriği konusunda söyleyecek hiçbir şeyim yok”. İkameti burhan ve iradet-i delil getirmen lazım. [36b] Kınalızade, burada felsefeyi takip etmesine rağmen Tehafüt’teki üç meseleyi sık sık gündeme getirecek. Bu normaldir çünkü felsefecilerin ekserinin mezhebi Yunan’dan gelir. İbn sina bu konuda şüphededir, kitaplarında farklı şeyler söyler. Nasıreddin Tusi de, Tecrid kitabında bedensel dirilişi takrir eyledi, ama nefyi canibini tahrir eyledi.

Bütün bu tartışmalara rağmen neticede İslam’ın getirdiği akaidi Yunan felsefesinden gelen birikime tercih ettiler, şeriatı ilga etmediler. Bu konuda Ahlak-ı Alai sahibi ne diyor? Heyulanın ezeli ve ebedi olduğunu söyler metinde, bu durumda felsefecilerin tarafındadır. Bu insanlar kendi dönemlerindeki tartışmalara kapalı değiller, kitaplarına da koyuyorlar. Palamas adlı Selanik başpiskoposu hem de Palamisi adlı bir mistik ekolün kurucusu, Orhan Gazi döneminde esir edilip İznik’e getiriliyor. Hatıratında diyor ki, bu Türkler savaşta bize karşı çok acımasız. Ama müzakere ederken bu kadar adil ve açık insanlar görmedim. Eleştiriyorum onları, inançlarına karşı şeyler söylüyorum, hiç kızmayıp dinliyorlar, cevap vermeye çalışıyorlar. Esirleri olmama rağmen şehzade anlıyorum ki kızıyor, ilmi yetmediği için kızıyor ama beni susturmaya çalışmıyor.

Bütün bunlara niye girdi Kınalızade? İnsanın anlamının nerede olduğunu anlamaya çalışıyor. Bedenden, cismani özelliklerinden gelmeyeceği çok açık. O halde nereden gelecek? Niye birden haşr-ı cismaniye geçti? Ölümü dikkate almadan insanı anlamlandıramayız da ondan. İnsan ot olacaksa insana anlam yüklemenin manası da yok. Tüm anlam arayışları, ölümle irtibatlıdır. “Ölümün İtibarsızlaştırılması” adlı bir yazı yazdık bu konu üzerine.

Çok fazla belgesel izlediğinizde, aslanın ceylanı yemesini normal buluyorsunuz, başkası da geip aslanı yiyecek diye düşünüyorsunuz. Bir gün otobüsteyim, yaşlı bir kadın bindi. Nedir, genç birinin ona yer vermesi gerekir. Düşündüm, aslında vermesine gerek yok. Tam o anda fark ettim. Descartes cogito’nun ne olduğunu tartışırken söyler, düşünmek, doğaya karşı düşünmektir. Biz direniyoruz. Çocuğun sakat doğdu, hadi at bakayım, ama hayvan atıyor. Akılın dik durması da bununla alakalıdır. Aklımızla doğaya ve hayvani tarafımıza meydan okuyoruz.

İbrahimi gelenek ile Keldani, Kıpti ve Yunani gelenek dört noktada anlaşamaz: 
i. Yok iken var etmek, ii. Kadir-i muhtar tanrı, iii. Nübüvvet ve iv. Ahirette hesap.

***
Ders Notları için Burcu BAYER'e teşekkür ederim.
***
2015-2016 Dönemi Dersleri










2016-2017 Dönemi Dersleri

Share:

İHSAN FAZLIOĞLU İLE AHLÂK-I ALÂ’Î OKUMALARI DERS NOTLARI-XVIII


İHSAN FAZLIOĞLU İLE AHLÂK-I ALÂ’Î OKUMALARI DERS NOTLARI-XVIII

(Sayfa 73, son paragraf)

Her hayvan kanat, hızlı koşma, kaslar, tırnak vb. kendi yaşamını sürdürecek şekilde Hikmet-i İlahi gereği donatılmıştır. Son paragrafta misal olarak arı verilmiştir. Hayrete düşürecek şekilde önemli oluşundan bahsedilir. Arı peteğini altıgen (müseddes) inşa eder. Daire, üçgen ya da dörtgen olsaydı ne tür eksikliklerin olacağının anlatılıp bu şekilde oluşunun Cenab-ı Hakk’ın verdiği ilhamla olduğu söylenir. Kısaca ilimleri olmamakla birlikte bu şekilde donanmış olması Cenab-ı Hakk’ın bunlara verdiği ‘talim-i amel’ ya da ilham gereğidir. Her hayvanın kemali kendi içerisine içkindir. Allah tarafından potansiyelleri onlara derc edilmiştir. Her şey onlarda genetik kodlarıyla depolanmış vaziyettedir. Hayvanları onları gerçekleştirirler ve onu aşacak bir şey yapmazlar. Kur’an’da geçen “Biz arıya ilham ettik” bu anlama gelir demek ister.

(Sayfa 74, ilk paragraf)


Bu hayvan dünyasındaki yapıdır. Ufuk kavramından hareketle anlatırsak hayvanların en üstünde at- maymun- fil vardır. Atın rüya görmesi, maymunun dış görünüşü ve alet edevat kullanması, fillerin akrabalık ilişkileri ve ölülerine tören yapmaları söz konusudur.  Kargada 5 yaşındaki bir çocuğun zihnine sahiptir. 4’e kadar sayabilir, problem çözebilir. İnternette bununla ilgili yapılmış deneyler vardır. Tuti (papağan) konuşması bakımından benzetilir ama o konuşmaz sadece taklit eder.

Endonezya’da nesnas denilen insanımsı varlıklar hala bulunmaktadır. Pek üzerinde durulmamaktadır. Razi’nin  nesnaslardan bahsettiğini biliyoruz. 6, 7 çeşit insan varlığı var, homo sapiens en gelişmiş diğerlerini yok ediyor. Savaş izleri bulunmaktadır. Karışımın çok  az olduğu Endonezya bölgesinde bulundukları söyleniyor. Belki o nedenle bugün hala orada varlardır. Razi bunlardan ayetin yorumuyla (belki buna ek olarak kadim bilgiyle çünkü insan hafızası hemen unutmaz) bahsetmektedir. Mitolojilerde bulunanlarda bunların abartılmış hali olabilir.

Burada kastedilen (enva-i hayvanat) evrim dönüşüm değildir. Baklava dilimi gibidir. Bunlar insan değildir. Sınırdakiler Kuzey kavimleriyle Ekvator kavimleridir. Türkler kuzeyde (Ruslar kastedilir), Ekvatorda Hint, Zenc ve Berberiler bulunur. Bunlar insanlığın en ednasdır. En üstü de 4.iklimde bulunan orta dünyadır. Yunan, Kuzey Afrika, Mısır, İran havzası, orta Hindistan’ın kuzeyi, Çin bölgesindeli insanlardır. İnsanlarda kendi içerisinde sınıflandırılmıştır ( edna/ efdal). Kuzey ve Ekvator kavimleri fehm ve zekada hayvana karib, itidalden nasipsizdirler. Kuzeyde burudet (soğukluk), Ekvator’da  hararet (sıcaklık) itidali bozmaktadır. Bu tanımlama ontolojik olarak değil iklimseldir, farklı bölgelere gidip orada yaşamlarını sürdürülerse itidale kavuşurlar. Cahız buna örnektir. 4 sıvının karışımı denge durumu olan itidalden uzak olanlar için behaim (vahşi hayvan) tanımı kullanılır. [ Moğallarda su kutsaldır, kaplar yıkanmaz, hijyen yoktur. Dolayısıyla yaşama devam edenler en dayanıklılarıdır. Türkler içinde böyledir, banyo bile yapmazlar. ]

İbn Haldun Mukaddime’sinde ufuk meselesini çok tafsilatlı anlatır. İmkan olarak ifade eder. Şartlar tahakkuk ettiğinde bu imkan mümküne dönüşür. Dolayısıyla Bağdat ya da Yunanistan’dan bir grup insan Kuzeye yerleştirildiğinde 1, 2 nesil sonra onlarında itidali bozulacaktır. Bu durum için “ictimaü’ş-şerait imtinaü’l-mevani”,  olumlu şartlar bir araya gelip olumsuz şartlar ortadan kalkacaktır ki o zaman itidal oluşur denir.

Kınalızade nesnası simurg gibi gerçekte olmayan varlıklar olduğunu düşünür. (Bakara 39 bağlamında yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak varlıklar mı yaratacaksın diye soran meleklerin bunu nesnas gibi aklı/nutku olmayan insanımsı varlıklardan hareketle sordukları söylenmektedir.)

Kadı Said, en faziletli kavimlerin Keldaniler ( Mezapotamyalılar), Hintliler, İbraniler, Farslar, Romalılar, Yunanlılar olduğunu, ilme katkı yapmamakla birlikte var olanlar Türkler ve Çinliler diğerleri behaimdir demektedir.

(Sayfa 74, son paragraf)

Bu taksimat insanın tercihi değil, mizacındandır. İçtiği sudan, iklimden, yaşadığı coğrafyadan, yediği yemekten kaynaklanır. Bir de insandaki kemalin, erdemliliğin ihtiyari olan tarafı vardır.



1. Fehm ve Hads: Akli temyiz ve üstü olarak faydalı, zararlı olanı birbirinden ayıran, daha üstünü anlamak, sezmek (hads) vardır. Bunlar sanat erbabı, terziler, tabiplerdir.

2. Nazari Akıl: Sudurun kaynağından faydalanarak kabiliyetlerini geliştirirler.

3. Enbiya- Evliya: Burada bulunanlar ilhamla bilgiyi alırlar. En üstte peygamberler bulunur. Cebail ile muhatap olur şeriati, kanunları alırlar ve insanlara aktarırlar. (Ukul-u mücerred, nüfus-u mkaddes/ Kozmolojideki akıllar ve onların kutsal nefisleridir.)


(Sayfa 75, 2. paragraf)

Burada yeni bir tartışma başlar. Melekler mi insanlar mı daha üstündür tartışılmıştır. 2 görüş vardır.

1. İnsan melekten üstündür.
2. İnsan meleğin altındadır ama sınıflandırma vardır. İnsanın üst ufku insan-ı kâmil yani peygamberler ve evliyalardır. Aynı zamanda meleğin de alt ufkudur insan-ı kâmil.
Bu iki görüş arasında da tartışma vardır. Hz. Peygamber meselesini çözemezler. İnsan da olsa onu meleğin altında kabul edilemez. Bu nedenler teoriyi değiştirirler. İnsanın turabi tarafı, meleki tarafı vardır.  İnsan nefsi tarafını yenme becerisini gösterebildiği için melekten üstündür. Meleğin mücadelesi, savaşı yoktur.
! Teolojik kabullenmemiz sistem içerisinde izah edilmek durumundadır.

Tüm hükema, metafizikçiler ve bazı mütekellimine göre melekler üstündür. İnsan-ı kamil bunun ufkudur. İbn Yemin’in şiirinden iktibas yapılmıştır. Buraya göre insan meleğin altındadır.

Nübüvvet makamının 4 tane olduğu söylenir.
1. Makam-ı nübüvvet tabaka-i enbiya.
2. Makam-ı risalet tabaka-i rüsül-i izam.
3. Makam-ı ulu’l-azm mine’r-rusul. (4’lü: Nuh, Hud, İbrahim, Muhammed. 5’li: Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed.)
4. Makam-ı hatmiyyet. (Hz. Muhammed) Bu makam, “Levlake levlake le-ma halektu’l-eflake” (Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım) sözüne (uydurma hadis) dayandırılır. Bu hadisin melekleri insanlardan üstün tutanları yerle bir ettiği söylenir. Hadise kaynak olarak Keşfü’l-Hafa gösterilmiştir. Acluni’nin de hadis olmasa da anlamının doğru olduğunu söylemiştir.
! Zinhar doğru değildir. Cenab-ı Hakk’ın yaratma illeti peygaber bile olsa bir insan olamaz. Bu şekilde bir kabulun sebebi diğer dinlerin etkisidir.

(Sayfa 77, 2. paragraf)

Gelenekte insan efdal ile esfel arasında giden bir sarkaçtır. Ekmel insan en uçta, esfel en aşağıdadır.  Burada da tabiattan ayrı ama benzer olarak insanlarda baklava gibi dizilmektedir. İnsanın ademi olan tarafı onu ednaya, esfele çeker. Bir de ihtiyari, akli tarafı vardır. O da onu ekmele çeker. İnsanın trajedisi de tam olarak budur. İnsan aklı ve iradesini kullanarak ekmel olmaya çalışmalıdır. Birçok engel bulunur. İnsan meleklik tarafını besler, oraya ağırlık verirse melekten bile üstün olur. Çünkü melek böyle bir çatışma yaşamaz. Onların zaten ademi bir tarafı yoktur, elinde olmayan bir şey yüzünden övünmenin anlamsızlığı gibi melek için de durum böyledir, onu üstün kılmaz, ona hayırdan başka bir şey yapmak düşmez. Tam tersine hayvani tarafımıza ağırlık verirsek de hayvandan bile daha aşağıda oluruz. Buradaki dikotomi önemlidir. Nasıl ki hayvan tarafımızı bırakıp melek tarafımızı tercih etmek bizi melekten üstün kılıyorsa hayvan tarafını tercih edip melek tarafımızı öldürdüğümüzde ceza olarak hayvandan bile aşağıda oluruz. Hayvanın suçu yok çünkü o hayvan, meleğinde bir avantajı yok zaten melek. Platon’un dediği gibi insan arada bir varlıktır. Hz. Ali’ye nispet edilen bir sözdeki gibi insan “beynehuma” (iki arada bir derede) bir varlıktır. Bu aradaki durum aynı zamanda bir güçtür. Tercih ettiği şey doğrultusunda özel olarak ödüllendirilip cezalandırılacaktır. İnsanoğlu bir macundur hangi tarafı seçerse ona göre daha iyi ya da daha kötü olur.

(Sayfa 77, son paragraf)

Hayvanlarla insanları mukayese ettiğimizde hayvanların yemeleri, içmeleri, giyimleri, kuşamları hepsi tabiidir. Tabiat onlara bunu verir. Hatta üremek için nikah akdine, bile gerek yoktur. Savunma silahları dahi onlara doğal olarak verilmiştir. İnsana gelince ihtiyacı olan her şeyi aklı ile temin etmek zorundadır, başka bir gücü yoktur. Pişirmeyince yemeği, terzilik yapmayınca giysisi olmaz. Silahlarını da insan kendisi yapar, doğuştan ona verilmez. Hayvanların nasıl ki her şeyi onlara doğal olarak verilmiştir, kemallikte onların tabiatında içkindir. Doğan hayvan gayret ve çaba olmaksızın yürür, eğitilmez. Bazı hayvanlar için eğitim yapılır ama bu da doğaldır. İnsan için durum farklıdır. İnsanlar her şeylerini kendi kendilerine elde etmeye çalıştıkları gibi kemalat için de gayret ederler. Hayvanlarınki vehbi, insanlarınki kesbidir. İnsanın tüm yapılarını tamamlamak kendi elindedir. Aklı ve fikri ile doğru bir tercihte bulunup doğru yolda doğru yöntemle ilerlerse kemalata ulaşır, Cenab-ı Hakk’a yakın olur.



Mesele kendilik idrakinde düğümlenir. Kendilik idrakinizde bir kanaatiniz yoksa başka şeyleri bilmenize gerek yoktur. Bütün bu serüven her gün, her an yaşanmaktadır. İnsan her gün cennetten kovulur, nüzulü yaşar. Ani ve ferdidir bu seyir. Bir kere insan olunmaz, insan olmak, insan kalmak için direnmek gerekir. O kadar kolay bir iş değildir. Her gün yeniden bu savaşı verir, yeniden atılır, yeniden şeytanla mücadele eder. Bu sistem de şeytan ademi tarafımızdır. Fiziğimizi metafiziğimize secde ettirmemiz lazımdır. Bütün bunlar insan içinde cereyan eder. Hayvani tarafı meleki tarafına, maddi tarafını manevi tarafına secdeyi sen ettireceksin. Her gün ve her olayda bu gerilimi yaşarsın. Şeytanın secde etmesi demek seni uruçtan alıkoyan fiziki, ademi, maddi, bedeni tarafının melek tarafına uymasıdır. Eğer secde etmezsen gittikçe bozulur, tabiatına yenilmiş esfel-i safilin olursun. “Nefis kendine bırakılırsa sürekli bayağı kalır, erdemlere yönlendirilirse hevesle ilerler.” Hz. Peygamber şu şekilde dua etmiştir, “Ya Rabbi beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle baş başa bırakma.” Bu şu anlama gelir, şeytanla kılıç tokuşturulmaz. Sufilere göre çok tehlikeli bir iştir. Bu nedenle büyük konuşmamak lazımdır. Her iddiamızda Allah imtihan etmesin demek lazımdır. Burada kimseden yardım beklemeyeceksin. Topluca ahlaklı olunmaz. Cemaatle bile namaz kılınsa da herkes namazını kendi kılar. İslam dini atomiktir. Bu atomlar birlikte harmoni hareketi yapabilirler ama her atom kendinden sorumludur. Ahlakta da b böyledir, topluca ahlaklı olunmaz.
İnsanın yaratılıştan hem meyli hem de kabiliyeti vardır. Meyli doğasından, kabiliyeti zihnidir. İnsanın yaratılışında hem ademi hem meleki tarafı vardır. Sadece tabiatında değil aklında da vardır. Akıl da şeytanca ve melekçe çalışabilir. İnsan ne yapmalıdır, bunu nasıl yönlendirmelidir? Tabi ve akli, meleki yöne meyledip şeytani yönden uzaklaşması dengeyi sağlaması nasıl olacaktır? Burada şöyle bir açıklama yapar. Tarih boyunca bu 2 şekilde yapılmıştır.
1. Taltif ve Tergib                               2. Terhib Ve Tehdit
Din de, toplum da, aile de, anne baba da bunu yapar. Bir insanı bir iş yapmaya yönlendirirsin, ödül verirsin. Başka birini de korkutur, tehdit dersin. Cennet, cehennem, sevap, günah bütün bunlar bu iki sınıf içindedir. Cennet ve cehennem içimizdedir, orada yaşarız. Gerçekliği ayrı bir konudur. Kelam kitaplarının semiyat bahislerine bakıp amenna ve saddekna deyip o konuyu kapatırız. Gidip gelen olmadığı için ona iman edip geçeriz. Semerkandi, öyle esma-i hüsna sayarak iş yapamazsınız. Esmaların hepsi lafızdır. Bu lafzın medlulünü ancak Cenab-ı Hakk’ın mahlûkatına geri giderek idrak edebilirsiniz diyor. Hiçbiri muhtas, somut değildir. Cenab-ı Hakk’ın Rahim olduğunu nasıl anlayacaksın, celil, cemal olduğunu anlamak için kâinattaki tecelligahına, mazharlarına gideceksin diyor. İbn Arabi’yi eleştiriyor. Esmanın tecelligahı evrendir, kâinattır. Mevcudata geri dönüp onları akletmediğin müddetçe esma boş bir lafızdır der. Şu anda Müslümanlar elfaz üzerinden hareket ediyor. Esma üzerinden konuşup duruyor. Bugün tasavvuf spritüal bir materyalizm yaratıyor. Batı’da ise materyalizm tasavvuf üretmiştir. İkisi de denge durumundan uzaktır. Her şeyin mistik, ruhi gibi gözüküp oldukça maddi olması durumu. Bir şey aşırı pratize edildiğinde içi boşaltılıp forma dönüşür. Namaz mesela hiçbir etkisi kalmadığını namazın ardından kötülük yapılmasında görürüz. Bu söylem teorik açıdan değil pratik açıdan geçerlidir. Tarihsel düzlem içerisinde pratize edilen tasavvuf bir forma dönüşmüş ve spritüal bir materyalizm yaratmıştır. Tasavvufun kendisi değildir, tam tersine tasavvuf dik durmanın, maddenin içerisinde mananın dik durmasının diğer adıdır. Şehre, lükse, tefessühe, çürümeğe direnmenin adıdır. Günümüzde tam tersine yanmayan kefen, dua satılmaktadır. Tasavvuf olmasa İslam toplumu çürür. Direnme imkânını tasavvuf verir. Temel problem her şeyin yerli yerinde yapılmayışıdır. Tasavvufun anlamını yitiren uygulamalar vardır. Öyleyse ne yapmalıyız? Her iki yöntem var. İnsanı terhib ve tehdit önemlidir.

Çorumlu Rüştü Efendi, “iyi olan şeyi uyandırmak (uyutmamak) lazım” demiştir. İnsanda kötülük sürekli hareketlidir vehimle alakalı olduğu için. Akıl soyuttur vehim somuttan hareket eder. O nedenle onu bastırmak gerekir. Hiçbir şey yapmasan da hareket eder. Ama iyilik akıl işidir, şuur halinde olmayı gerektirir. Kötülük daha somutluğa yakın bir şey olduğu için sürekli kıpırdar. İyiliği kıpırdatmak gerekir. İyi, melaike tarafımızı sürekli dikkati gerektirir. Kötü doğası gereği kıpır kıpırdır, iyilik için yakaza hali gerektirir. İblisin uykusu yoktur.

 ***
Ders Notları için Zeynep ÇAKMAK'a teşekkür ederim.
***

2015-2016 Dönemi Dersleri










2016-2017 Dönemi Dersleri
Share:

Total Pageviews

"Erdemlerin en büyüğü bilimdir. İnsanlar erdem sahibi olmazsa, şehir ve yöneticiler de erdemli olmaz."
Farabi, Erdemli Şehir

El-Munkız (GAZZÂLÎ) Okumaları

Blog Archive

Bu Blogda Ara

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Blog Archive