"İdrâki olmayan doğru bilmez; vicdanı olmayan güzel eylemez."
"Bizge vacip olğan – soñki nefeske qadar millet ve yurt oğrunda ğayrettir." İsmail Bey Gaspıralı

5 Kasım 2018 Pazartesi

İhsan Fazlıoğlu: "İbn Tufeyl- Hay Bin Yakzan; İbn Nefis-Fadıl Bin Natık"

 İhsan Fazlıoğlu: "İbn Tufeyl- Hay Bin Yakzan; İbn Nefis-Fadıl Bin Natık"

İhsan Fazlıoğlu: "İbn Tufeyl- Hay Bin Yakzan; İbn Nefis-Fadıl Bin Natık"
Share:

2 Kasım 2018 Cuma

İhsan Fazlıoğlu: "İnsanı sorgulamak… İbn-i Sina, İbn-i Tufeyl ve İbn-i Nefis’in İnsan Anlayışlarının Karşılaştırmalı İncelemesine Bir Giriş…"

İhsan Fazlıoğlu: "İnsanı sorgulamak…
İbn-i Sina, İbn-i Tufeyl ve İbn-i Nefis’in İnsan Anlayışlarının Karşılaştırmalı İncelemesine Bir Giriş…"

Share:

26 Ekim 2018 Cuma

İhsan Fazlıoğlu Konferansı: "Kadîm-ile tecdîd ne demektir?: 'Bu Ülke'de mümkün bir düşünce inşâsının imkânı üzerine tarihî bir soruşturma..."


İhsan Fazlıoğlu Konferansı: "Kadîm-ile tecdîd ne demektir?: 'Bu Ülke'de mümkün bir düşünce inşâsının imkânı üzerine tarihî bir soruşturma..."
Share:

24 Ekim 2018 Çarşamba

İhsan Fazlıoğlu: "Gazali'nin Yaşadığı Tarih Bağlamının Siyasi ve İlmi Yapısı ve Bu yapının Özelliklerinin Gazali'nin Entelektüel Yetişmesinde ve İlmi Projelerindeki Etkisi"

İhsan Fazlıoğlu: "Gazali'nin Yaşadığı Tarih Bağlamının Siyasi ve İlmi Yapısı ve Bu yapının Özelliklerinin Gazali'nin Entelektüel Yetişmesinde ve İlmi Projelerindeki Etkisi"
İhsan Fazlıoğlu: "Gazali'nin Yaşadığı Tarih Bağlamının Siyasi ve İlmi Yapısı ve Bu yapının Özelliklerinin Gazali'nin Entelektüel Yetişmesinde ve İlmi Projelerindeki Etkisi" 
İhsan Fazlıoğlu tarafından gerçekleştirilen seminer dizisinden bir kısmıdır. 
Seminerin kalan derslerinin kaydına sahip olanların paylaşması halinde bu platforma eklenecektir. 
Faydalı olması dilekleriyle... 
M. Negiz
Share:

17 Ekim 2018 Çarşamba

İhsan Fazlıoğlu YEKDER Konferansı: “Bilmek, Anlamak ve Anlamlandırmak Üzere"






2018-2019 YEKDER Açılış Konferansı, İhsan Fazlıoğlu’nun “Bilmek, Anlamak ve Anlamlandırmak Üzerine…” başlıklı konuşmasıyla, 13 Ekim 2018 Cumartesi saat 18.00’de dernek merkezinde gerçekleştirildi.


İhsan Fazlıoğlu YEKDER Konferansı: “Bilmek, Anlamak ve Anlamlandırmak Üzere”
Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun “Bilmek, Anlamak ve Anlamlandırmak Üzere” konu başlığı ile başlayan program yoğun ilgi gördü. Bilmek ve anlamak arasındaki farkın anlaşılması gerektiğini belirten Fazlıoğlu, “Lafız, kelime, mana, tasavvur, ıstılah gibi kelimeleri sağlam bir zemine oturtamazsak inşa gerçekleşemez. Ancak bir yöntemden, ilkeden hareket eden kişi başarıya ulaşabilir. Anlamak geçmişe yönelik bir eylemdir.” dedi.

Konferansın tamamını aşağıdaki bağlantıdan izleyebilirsiniz:

İhsan Fazlıoğlu YEKDER Konferansı: “Bilmek, Anlamak ve Anlamlandırmak Üzere"
Share:

12 Eylül 2018 Çarşamba

İhsan Fazlıoğlu: "Ayık Olan Dik Durur, Dik Duran Yürür, Yürüyen Yol Alır"

İhsan Fazlıoğlu: "Ayık Olan Dik Durur, Dik Duran Yürür, Yürüyen Yol Alır"

Her bir insan ister farkında olsun ister olmasın içinde yaşadığı medeniyetin varlık – bilgi – değer çanağı içinde soluklanır. Medeniyetlerin kendilerine hâs hayat görüşü ile dünya resimleri arasındaki etkileşimlerinin bir hâsılası olan dünya tasavvurları, bu soluklanmanın hem derinliklerini hem de sınırlarını belirler. Diğer tüm beşerî etkinlikler bu çanak içinde varlığa gelirler ve kılcal damarlarına kadar var-oldukları ve varlıklarını idâme ettirdikleri çanaktaki havayı teneffüs ederler. Bu hâli, o medeniyetteki tüm maddî ve manevî izlerin/âsârın nefesinde koklamak mümkündür. O kadar ki ifâde ve istifâde için geliştirilen tüm nazarî dillerin kullandıkları mefhumlar bile muhtevalarını o çanak içindeki varlık – bilgi – değer terkibinden devşirirler. Bu içerik, o medeniyetin mensupları arasında anlamayı, anlaşmayı ve anlamlandırmayı mümkün kılan asgarî imkânları sağlar.

İşte İslâm temeddününün XIV. yüzyıldaki dünya tasavvuru içinde soluklanan Türk bilgini Cildekî (ö. 1361) [İzzuddin Ali b. Aydemir b. Ali b. Aydemir el-Cildekî], Envâr el-beyân ve esrâr el-burhân fî fehm evzân ilm el-mîzân adlı dört ciltlik simyevî-kimyevî felsefe kitabının Mukaddime’sinde bu zihniyetin Tanrı – insan – bilgi merkezli bir çözümlemesini yapar. Bu yazıda, Cildekî’nin kendi özgün kavramsallaştırmasına sadık kalarak söz konusu çözümlemenin dayandığı temel kavramları dikkate alıp bir çerçeve çizme denemesinde bulunacağım. İmdi; İnsanî tüm bilme eylemlerinin en nihâî amacı, metafizik çanağın hem iç (düşünce) hem de dış (dil) ufku ve sınırı olan Tanrı’nın (varlık yayı), hayata ilişkin rubûbiyet ve tabiata ilişkin ulûhiyet cihetlerinden bilinmesidir (ma’rifet); ancak her iki cihetin bilgisinin imkânı, zorunlu olarak kişinin kulluk bi- linci–ile–kendini-bilmesine (ma’rifet el-nefs) bağlıdır. Şimdiye değin Cildekî, bundan sonra dile getireceklerine metafizik/kavramsal bir zemin inşa eder; akabinde her türlü insanî atılımın en temelinde bulunan kulluk bilinci–ile–kendini-bilme eyleminin hem ne anlama geldiğini hem içeriğini hem de nasıl mümkün olabileceğini tasvir etmeye başlar…

İnsanın kulluk bilinci–ile–kendini-bilmesi ile buradan hareket ederek Tanrı’yı rubûbiyet ve ulûhiyet cihetlerinden bilmesi sadece ve sadece bilgi(ilm) ile mümkündür. Artık tam bu noktada kendilik ile Tanrı’nın bilgisi/bilinmesi yani ma’rifet, tanıma/tanımak, ilm ise bilgi/bilmek olarak çevrilebilir. Bu nedenle çoğulu bulunmayan ve alâmetlerin tekil bilgilerinin küllî birliği demek olan ilm(bilgi) kendini ve Tanrı’yı tanımanın olmaz-ise-olmaz koşuludur. Ancak küllî anlamda bilmek için daha temelde insanın sahip olması gereken bir özellik bulunmalıdır; öyle bir özellik ki küllî bilmeyi mümkün kılsın. Bu özellik yakaza, yani ayık olmak, ayırdına varmaktır. Yakaza sözcüğü, aynı zamanda adım-adım kendini tanımak, azamî derecede dikkatli olmak, her şeye her şey-ile şuur kesilmek; fıtrî imkânların körlüğü, işlevsizliği anlamındaki gafletten sıyrılmak demektir. Ayık olmak (yakaza), dik-durmak (kıyâm) için şarttır; çünkü Cildekî’ye göre ancak ve ancak ayık olan dik-durur (kâme)… Tam bu noktada İbn Abbâs’ın Beled suresindeki kebed sözcüğünü dik-durmak olarak tefsîr ettiği hatırlanmalıdır; yani insan olmanın en önemli özelliği… (Muhakkak ki biz, insanı, dik-durmak üzere yarattık.) Dik durmak ve bu nedenle de ufka bakmak, zaman kaygısı ile kuşanılmak, gelecek bilincinin eşlik ettiği bir eylem tarzına sahip olmak, sınırsızlığa, belirsizliğe, tanımsızlığa, bulanıklığa tutulmak ve tutunmak, işte tüm bunlar insan olmanın manevî mukavvim unsurlarıdır… Çünkü kıyâm; dikilmek, doğrulmak, tutunmak anlamlarına geldiği kadar, davranmak, kalkışmak, atılmak ve teşebbüs etmek de demektir. Cildekî için ayık olmak ve dik durmak daha önemli insanî bir eylemin asgarî koşuludur: Yürümek, yol almak… Cildekî’nin deyişiyle, “Kim ki, ayık olur (istaykaza) dik durur(kâme); kim ki, dik durur yürür(sâre)”. Bu nedenle kişinin amacına(kasd) yürüme(mesîr) isteğine, arzusuna(taleb) ilişkin kararlılığının ilk boşandırıcısı, kalkış noktası, başlatıcısı dik-durmaktır. Ayıklık aklın bir tarzıdır; bir eyleme tarzıdır. Niçin? Tam bu noktada Cildekî insan ile zaman arasındaki ilişkiye geri döner ve zaman kaygısıyla kuşatılmış insanın bu kaygıyı aşmasının yegâne sebebi olarak uyanık-olmayı gösterir. Çünkü zaman, insana karşı keskin ve acımasızdır; zamana sahip olmanın, onu yönetmenin ve yönlendirmenin tek şartı ona karşı ayık durmaktır. Bu da ancak bir meşakkat olan insanın zamanı ihmal etmesine neden olan rahatlığın, konforun ve lüksün terk edilmesi; zaman ve zemini uygun şartların vaktinde değerlendirilmesi ile mümkündür. Cildekî’ye göre insan ancak bu şekilde davranarak kendine verilen emâneti yani aklı vaktinde kuşanmış olur.

Kuşanmak eylemi bize kılıcı hatırlatabilir… Cildekî’ye göre kuşanmak bir hak işidir; hak da ancak onu hak edene verilir. Öyleyse kılıcı kuşanmak sanıldığı gibi basit bir güç işi değildir. Başka bir deyişle, kaba güçle kılıç kuşanılmaz; tersine lâyık ve ehil olmak gerekir. Bu hâldeki liyâkat ve ehliyet ise şimdiye değin dile getirildiği üzere hak-ile-dik durmak, bilgi, ayık olmak, sahih bir gayrete/kararlılığa sahip bulunmak demektir. Ayıklıkta hak-ile-dik durmak, temkîn ve tedbîrden önce gelir. Çünkü temkîn ve tedbîr en nihâyetinde bir kader içerdiğinden Tanrı’nın inâyet ve fethine bağlıdır. Temkîn ve tedbîrin sebepler cihetinden gerçekleşmesi(tahakkuk) ise ancak ve ancak ayık olmak ve çalışmak ile mümkündür.

Ayıklık(yakaza)-ile-dik-durmanın(kıyâm) ve yol-almanın(seyr), hiç şüphesiz, yukarıda işaret edildiği üzere dönemin metafizik çanağı ile sıkı bir irtibatı vardır. Bu çanağın en dıştaki yayı tüm eylemlerin en nihâî ufkunu oluşturur. Başka bir deyişle en üstteki kuşatıcı algoritma, elemanları olan iç algoritmaların tüm özelliklerini hem içerir hem de imkânlarını verir. Böylece Tüm ve Bütün olarak üyesi olan tekilin ve parçanın hem anlamını verir hem bilgisini mümkün kılar hem de meşruiyetini sağlar. Cildekî için en nihâyetinde Evren’deki var-olanların var-olma tarzlarına göre eylemeleri onların kulluğu anlamına gelir. Bu nedenle her eylem, O’nun-için, O’nun-ile ve O’ndandır. İnsan söz konusu olduğunda ayıklık(yakaza)-ile-dik-durmanın(kıyâm) O’nun-için yönünü iyi niyet, O’nun-ile yönünü meded ve inâyet, O’ndan yönünü ise i’tâʼ ve ri’âyet oluşturur.

İnsanın yapması gereken, Cildekî’ye göre, ayıklık ile gaflet ve fitne bataklığından sıyrılmak, uyanmak ve kalkmaktır… Bunu başarabilmenin ise tek yolu vardır: Çalışmak…

Burada bir çıkma yaparak işaret edelim ki kökleri kadîm Mısır’daki Hermetik geleneğe dayanan simyevî-kimyevî felsefe tarih boyunca bir çeşit i. Zanaat (teknik), bir tarz ii. felsefe ve nihâyet bir tür iii. mistik dinî yorum olarak, üç farklı şekilde anlaşılmıştır. İslâm temeddününde ayrıca nazarî bir etkinlik olarak simyevî-kimyevî felsefe tümün/bütünün birliğine ilişkin hem fizik hem de metafizik bir araştırmadır. Bu çerçevede sanıldığı gibi basit bir ucuz metalleri maddî işlemlerle pahalı metallere dönüştürmek değildir; özellikle irfânî-sufî çevrelerde daha çok değersiz nefisleri muhtelif manevî işlemlerle değerli nefislere dönüştürme cehd ü gayretidir. Elbette hem nazarî tefekkür hem de nazarî tahayyül, her ikisi de insan aklının birer etkinliğidir. Zaten felsefe-bilim tarihinin, dikkatle bakıldığında, nazarî tefekkürün, önünde koşan nazarî tahayyülü yakalama, hatta fethetme ve anlama süreci olduğu görülebilir.

Tüm bunları idrâk etmenin yolu da Cildekî’nin dediği gibi, ayık olmak, dik durmak ve yürümek… ve dahi bilmektir. Hepsinin varlık koşulu ise çalışmak yani yola koyulmak, yol almak, hatta yol olmaktır…

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 16. sayısında yayınlanmıştır.
Share:

İhsan Fazlıoğlu: "Okült Duadan Manifest Topa; Noumenal Olandan Phenomenal Olana Modern Bilim"

İhsan Fazlıoğlu: "Okült Duadan Manifest Topa; Noumenal Olandan Phenomenal Olana Modern Bilim"

Temmuz 2003’de kaleme aldığım “Batılı Bilincin Top Korkusu” adlı yazıda (Akıllı Türk Makul Tarih, s. 76-80) Martin Luther’in duasına karşı Türkleri durdurmak için özel top isteyen Alman soylusu ile Luther arasındaki konuşmadan hareket ederek Batılı bilincin derinliklerinde seyreden korku üzerinde bir çözümlemede bulundum. Benzer konularda telif ettiğim kimi yazılarda da Galileo Galilei’nin “Teleleskobu ciddiye alın; çünkü Osmanlı ordusunun gelişini önceden tespit etmemize imkân verir,” cümlesini sıkça tekrar ettim ve bahusus Kepler’in astronomi-astroloji çalışmalarının, kaynaklara dayalı olarak, biraz da Türklerin geleceğiyle, dolayısıyla Avrupalıların kaderiyle ilgili olduğunu belirttim (Örnek olarak bkz. Sözün Eşiğinde, s. 29-30.) Bu ve benzeri örneklerden hareketle “Modern bilimin ortaya çıkmasının en önemli nedenlerinden bir tanesi de Türk korkusudur,” cümlesini kurdum… Batı Avrupa’da uzunca bir süreç sonucunda gelişen, XX. yüzyılın başında da bilim devrimi adı verilen bu olgunun, temelde Kilise denilen hayat görüşünün ürettiği dünya tasavvurunu sarsan üç temel bunalıma, İslâm medeniyetinden gelen bilgi bunalımı ile Yeni Dünya’nın keşfi ve benzeri durumların Batı Avrupa’da yarattığı malumat bunalımı yanında Türklerin yarattığı teolojik bunalıma bağlı olduğunu vurguladım (Sözün Eşiğinde, s. 28-35.)

Hiç şüphesiz tarihî bir olgu ve olay tek bir değişkenle açıklanamayacak kadar karmaşık ve çetrefilli bir ilişkiler ağı oluşturur. Tıpkı tabiattaki gibi hayatta da “Her şey, her şey ile ilişkilidir,” ilkesi gereği çok değişkenli bu yapının bazı unsurlarının, daha iyi açıklamak ve çözümlemek, dolayısıyla daha doğru anlamak ve anlamlandırmak adına öne çıkartılması, öncelenmesi, diğer unsurların ihmali ve iptali anlamına gelmez. Tersine, “Her şey imkân ile mümkündür,” deyişinin fehvasınca şeyi mümkün kılan imkânlardan bir tanesini daha iyi tebârüz ve tezâhür ettirmek; billurlaştırmak; kısaca daha derin idrâk içindir… Öte yandan böyle bir vurgu ilmî bir etkinliği yalnızca hâricî şartların belirlediği bağlamsal bir rasyonaliteye ya da basit bir biçimde sosyal bir inşaya indirgemek anlamına da gelmez. Hiç şüphesiz Hessen-Grossman tezi çerçevesinde bilimsel bilginin epistemolojik çözümlemesinde siyâsî, iktisâdî ve ictimâi şartların birer unsur oldukları izahtan varestedir; ancak bu hem en genel anlamıyla bilimsel teorinin hem de özel anlamıyla bilim dallarının minimal rasyonalitelerini ve kendilerine has nazarî lisanlarının varlığını red etmek demek değildir. Çünkü İbn Heysem gibi düşünüyoruz: Bilgi, itibâr ile hakikatin terkibidir; bu nedenle belirli bir mekan-zaman içinde mukayyet dahi olsa asgarî bir makûliyet/minimal bir rasyonaliteye her daim sahiptir. İşte şimdiye değin çizilen çerçevede aşağıda Türk korkusunun yeni bilme tarzının teşekkül sürecindeki rolü üzerinde, bizâtihi o dönemde kaleme alınmış bazı kaynaklardan hareketle somut bir tasvir yapmayı deneyeceğim…

Niccolò Tartaglia (ö. 1557), Quesiti et Inventioni Diverse adlı 1546 tarihinde yayımladığı eserinde, daha önce bir topçunun “ateşlenen bir topun gideceği mesafenin” hesaplanması hakkında kendine sorduğu sorular üzerinde ‘teorik’ olarak düşündüğünü; ancak 1537 yılında Türk Sultanı Süleyman’ın Hıristiyanlığa yönelik bir saldırı hazırlığı içinde olduğunu öğrenince tespitlerini ve keşiflerini derhal kaleme alarak yayımladığını belirtir. Tartaglia’nın 1537’de yayımladığını söylediği kitap Yeni Bilim (Nova Scientia) adlı balistik ile ilgili çalışmasıdır ve bir top güllesinin güzergâhının matematiksel çözümlemesini ele alan bilenen ilk eserdir. Eserin atılan top güllerinin hareketleri çerçevesinde incelediği en önemli konu doğal olarak hareket sorunudur. Tartaglia Quesiti’de devamla Nova’nın yeni sorulara yol açtığını, bu soruların da kendisini ateşli silahlar, mühimmat ve balistik konularında yeni araştırmalara ve küçük icatlar yapmaya yönelttiğini belirtir [Niccolò Tartaglia, “Various Questions and Inventions,”Mechanics in Sixteenth-Century Italy: Selections from Tartaglia, Bedenetti, Guido Ubaldo and Galileo, ed. Stilman Drake and I. E. Drabkin (London: The University of Wisconsin Press, 1969), 98-99.] Tartaglia’nın 1537’de yayımladığı eserin adının yeni bilim olması yanında konuları da özel bir dikkat ister: Top ve hareket… Bundan daha önemli olan kitabın kapağındaki resimdir: Resimde dikkat çeken ilk özellik büyük olan birinci avluya açılan küçük kapının bekçisinin Eukleides olmasıdır; mesaj açıktır: Yeni bilimin dili matematik, özelde de geometridir. Avluyu çevreleyen duvarların kenarlarında ise matematik bilmedikleri için içeri giremeyen insanlar mevcuttur. Büyük avlunun içinde Orta Çağ’ın yedi sanatını tahsil eden bilginler, Tartaglia’nın yeni bilimini seyretmektedirler; yeni bilim bir top, ateşlenmiş gülle ve çizdiği yörünge ile temsil edilir. İçerideki küçük ve duvarları daha yüksek avlunun kapısında ise Platon ile Aristoteles durmaktadır; burada da mesaj açıktır: Platon ve Aristoteles’in temsil ettiği nedenlerin bilgisini veren scientia (episteme) hem daha özeldir hem de Platon’un elindeki afişte de yazıldığı gibi “Geometri bilmeyen içeri giremez.” Resmin altındaki yazı ise her şeyin özeti gibidir: “Matematik bilimler der ki: Kim şeylerin çok çeşitli nedenlerini bilmek istiyorsa bizi öğrensin; o zaman yol herkese açılır.”

Topun ve balistiğin hareket kavramı üzerindeki çalışmaları nasıl tetiklediği açıktır; nitekim Galileo’yu hareket üzerine çalışmaya yönelten en temel etken de “bir top güllesinin hareketini kontrol edilebilir kılma” ihtiyacıdır [Matteo Valleriani, Galileo Engineer (Dordrecht: Springer, 2010), s. 193-211]. Hemen tüm bilim tarihçileri modern bilimin ortaya çıkmasında on altıncı ve on yedinci yüzyıllardaki teknik ve ekonomik rekabetin önemli olduğunu zaten düşünürler. Nitekim topçulukla ilgili gereklilikler Galileo’nun serbest düşme ile ilgili araştırmalarının da kökeninde bulunur. O kadar ki, bir mühendis olarak Galileo dönemindeki savaş teknolojisinin taleplerine uygun olarak pek çok mekanik model geliştirmiştir. Denebilir ki, mekaniği yeni hareket bilimi olarak kurmasının arkasında da yine devrin, özellikle ateşli silahlar ile ilgili teknolojik talepleri vardır [Edgar Zilsel, The Social Origins of Modern Science (Dordrecht: Sprin- ger, 2003), s. 5]. Galileo’nun De Motu adlı hareketi konu alan eserini dönemin teknolojik başkenti Venedik’e gittikten sonra kaleme alması bir tesadüf olmasa gerektir. Bu çalışmalarıyla Galileo ilgisini balistik ve gemi yapımı gibi teknolojik konulara yöneltmiş; özellikle balistik konuları kendisini hareket, sarkaç ve eğik düzlem sorunlarına yönlendirmiştir; bahusus yatay atış hareket teorisinin geliştirilmesinde balistik araştırmaları önemli bir rol oynamıştır.

Şimdiye değin Tartaglia ve Galileo etrafında dile getirilen düşünceler, başta top olmak üzere ateşli silahlar ile diğer teknolojik çalışmaların hareket teorisini nasıl beslediği konusunda önemli bir fikir verebilir. Ancak bu teknik arka plan yanında söz konusu çalışmalar daha önemli bir kavramı doğurmuştur: Türk ordusunun ilerleyişi karşısında âcil çözüm bulma ihtiyacı ve bu ihtiyacın niçin sorusunun yanıtlarını veren nedenlerin bilgisinin ertelenmesine yol açması ve nasıl bilgisini öncelemesi… Daha teknik bir deyişle nedenlerin/özlerin bilgisini veren Aristotelesçi Scientia ile bu yaklaşımın İbn Sînâ’nın etkisiyle gelişen gizli, duyusal olarak algılanan ancak istidlâlî olarak araştırılamayan okült nitelikler ile ilgili soruları ve bu soruları kendine konu kılan kadîm doğa felsefesinin önce ihmal sonra da iptal edilmesi; yerine doğadaki ilişkileri veren zâhirî/manifest nitelikleri kendine konu kılan matematiksel-empirik-mekanik bilimin yavaşça yükselmeye başlaması… Bu sürecin sonucu açıktır: Hem Tartaglia hem Galileo hem de daha sonra Newton’a sorulacak tüm niçinli/nedenli soruların âcil durum (:Türklerin ilerleyişi) karşısında öncelikle ertelenebileceği, sonra ihmâl edilebileceği, daha sonra da iptal edilebileceği ileri sürülecektir. Bunun yerine etkisi açık ve seçik olan ilişkilerin nasıllığını tasvir ve temsil eden matematik bilimlerin verdiği çözümlerin yeterli olacağı vurgulanacaktır.

Bir vecîze olarak şöyle denebilir: Modern bilim biraz da Luther’in hem nedenleri hem de sonuçları açık-seçik olmayan ve istidlâlî olarak idrâk edilemeyen okült duasının (noumenal) yerini, zamanla açık-seçik ve etkisi matematiksel olarak tasvir edilebilen manifest topa (phenomenal) bırakmasıdır*.

* Kaynaklar konusundaki yardımlarından dolayı değerli genç meslektaşım Engin Koca’ya teşekkür ederim.



Bu yazı Arka Kapak dergisinin 15. sayısında yayınlanmıştır.
Share:

En Popüler Yayınlar

Total Pageviews

"Erdemlerin en büyüğü bilimdir. İnsanlar erdem sahibi olmazsa, şehir ve yöneticiler de erdemli olmaz."
Farabi, Erdemli Şehir

Bu Blogda Ara

Blogger tarafından desteklenmektedir.