"İdrâki olmayan doğru bilmez; vicdanı olmayan güzel eylemez."
"Bizge vacip olğan – soñki nefeske qadar millet ve yurt oğrunda ğayrettir." İsmail Bey Gaspıralı

12 Eylül 2018 Çarşamba

İhsan Fazlıoğlu: "Ayık Olan Dik Durur, Dik Duran Yürür, Yürüyen Yol Alır"

İhsan Fazlıoğlu: "Ayık Olan Dik Durur, Dik Duran Yürür, Yürüyen Yol Alır"

Her bir insan ister farkında olsun ister olmasın içinde yaşadığı medeniyetin varlık – bilgi – değer çanağı içinde soluklanır. Medeniyetlerin kendilerine hâs hayat görüşü ile dünya resimleri arasındaki etkileşimlerinin bir hâsılası olan dünya tasavvurları, bu soluklanmanın hem derinliklerini hem de sınırlarını belirler. Diğer tüm beşerî etkinlikler bu çanak içinde varlığa gelirler ve kılcal damarlarına kadar var-oldukları ve varlıklarını idâme ettirdikleri çanaktaki havayı teneffüs ederler. Bu hâli, o medeniyetteki tüm maddî ve manevî izlerin/âsârın nefesinde koklamak mümkündür. O kadar ki ifâde ve istifâde için geliştirilen tüm nazarî dillerin kullandıkları mefhumlar bile muhtevalarını o çanak içindeki varlık – bilgi – değer terkibinden devşirirler. Bu içerik, o medeniyetin mensupları arasında anlamayı, anlaşmayı ve anlamlandırmayı mümkün kılan asgarî imkânları sağlar.

İşte İslâm temeddününün XIV. yüzyıldaki dünya tasavvuru içinde soluklanan Türk bilgini Cildekî (ö. 1361) [İzzuddin Ali b. Aydemir b. Ali b. Aydemir el-Cildekî], Envâr el-beyân ve esrâr el-burhân fî fehm evzân ilm el-mîzân adlı dört ciltlik simyevî-kimyevî felsefe kitabının Mukaddime’sinde bu zihniyetin Tanrı – insan – bilgi merkezli bir çözümlemesini yapar. Bu yazıda, Cildekî’nin kendi özgün kavramsallaştırmasına sadık kalarak söz konusu çözümlemenin dayandığı temel kavramları dikkate alıp bir çerçeve çizme denemesinde bulunacağım. İmdi; İnsanî tüm bilme eylemlerinin en nihâî amacı, metafizik çanağın hem iç (düşünce) hem de dış (dil) ufku ve sınırı olan Tanrı’nın (varlık yayı), hayata ilişkin rubûbiyet ve tabiata ilişkin ulûhiyet cihetlerinden bilinmesidir (ma’rifet); ancak her iki cihetin bilgisinin imkânı, zorunlu olarak kişinin kulluk bi- linci–ile–kendini-bilmesine (ma’rifet el-nefs) bağlıdır. Şimdiye değin Cildekî, bundan sonra dile getireceklerine metafizik/kavramsal bir zemin inşa eder; akabinde her türlü insanî atılımın en temelinde bulunan kulluk bilinci–ile–kendini-bilme eyleminin hem ne anlama geldiğini hem içeriğini hem de nasıl mümkün olabileceğini tasvir etmeye başlar…

İnsanın kulluk bilinci–ile–kendini-bilmesi ile buradan hareket ederek Tanrı’yı rubûbiyet ve ulûhiyet cihetlerinden bilmesi sadece ve sadece bilgi(ilm) ile mümkündür. Artık tam bu noktada kendilik ile Tanrı’nın bilgisi/bilinmesi yani ma’rifet, tanıma/tanımak, ilm ise bilgi/bilmek olarak çevrilebilir. Bu nedenle çoğulu bulunmayan ve alâmetlerin tekil bilgilerinin küllî birliği demek olan ilm(bilgi) kendini ve Tanrı’yı tanımanın olmaz-ise-olmaz koşuludur. Ancak küllî anlamda bilmek için daha temelde insanın sahip olması gereken bir özellik bulunmalıdır; öyle bir özellik ki küllî bilmeyi mümkün kılsın. Bu özellik yakaza, yani ayık olmak, ayırdına varmaktır. Yakaza sözcüğü, aynı zamanda adım-adım kendini tanımak, azamî derecede dikkatli olmak, her şeye her şey-ile şuur kesilmek; fıtrî imkânların körlüğü, işlevsizliği anlamındaki gafletten sıyrılmak demektir. Ayık olmak (yakaza), dik-durmak (kıyâm) için şarttır; çünkü Cildekî’ye göre ancak ve ancak ayık olan dik-durur (kâme)… Tam bu noktada İbn Abbâs’ın Beled suresindeki kebed sözcüğünü dik-durmak olarak tefsîr ettiği hatırlanmalıdır; yani insan olmanın en önemli özelliği… (Muhakkak ki biz, insanı, dik-durmak üzere yarattık.) Dik durmak ve bu nedenle de ufka bakmak, zaman kaygısı ile kuşanılmak, gelecek bilincinin eşlik ettiği bir eylem tarzına sahip olmak, sınırsızlığa, belirsizliğe, tanımsızlığa, bulanıklığa tutulmak ve tutunmak, işte tüm bunlar insan olmanın manevî mukavvim unsurlarıdır… Çünkü kıyâm; dikilmek, doğrulmak, tutunmak anlamlarına geldiği kadar, davranmak, kalkışmak, atılmak ve teşebbüs etmek de demektir. Cildekî için ayık olmak ve dik durmak daha önemli insanî bir eylemin asgarî koşuludur: Yürümek, yol almak… Cildekî’nin deyişiyle, “Kim ki, ayık olur (istaykaza) dik durur(kâme); kim ki, dik durur yürür(sâre)”. Bu nedenle kişinin amacına(kasd) yürüme(mesîr) isteğine, arzusuna(taleb) ilişkin kararlılığının ilk boşandırıcısı, kalkış noktası, başlatıcısı dik-durmaktır. Ayıklık aklın bir tarzıdır; bir eyleme tarzıdır. Niçin? Tam bu noktada Cildekî insan ile zaman arasındaki ilişkiye geri döner ve zaman kaygısıyla kuşatılmış insanın bu kaygıyı aşmasının yegâne sebebi olarak uyanık-olmayı gösterir. Çünkü zaman, insana karşı keskin ve acımasızdır; zamana sahip olmanın, onu yönetmenin ve yönlendirmenin tek şartı ona karşı ayık durmaktır. Bu da ancak bir meşakkat olan insanın zamanı ihmal etmesine neden olan rahatlığın, konforun ve lüksün terk edilmesi; zaman ve zemini uygun şartların vaktinde değerlendirilmesi ile mümkündür. Cildekî’ye göre insan ancak bu şekilde davranarak kendine verilen emâneti yani aklı vaktinde kuşanmış olur.

Kuşanmak eylemi bize kılıcı hatırlatabilir… Cildekî’ye göre kuşanmak bir hak işidir; hak da ancak onu hak edene verilir. Öyleyse kılıcı kuşanmak sanıldığı gibi basit bir güç işi değildir. Başka bir deyişle, kaba güçle kılıç kuşanılmaz; tersine lâyık ve ehil olmak gerekir. Bu hâldeki liyâkat ve ehliyet ise şimdiye değin dile getirildiği üzere hak-ile-dik durmak, bilgi, ayık olmak, sahih bir gayrete/kararlılığa sahip bulunmak demektir. Ayıklıkta hak-ile-dik durmak, temkîn ve tedbîrden önce gelir. Çünkü temkîn ve tedbîr en nihâyetinde bir kader içerdiğinden Tanrı’nın inâyet ve fethine bağlıdır. Temkîn ve tedbîrin sebepler cihetinden gerçekleşmesi(tahakkuk) ise ancak ve ancak ayık olmak ve çalışmak ile mümkündür.

Ayıklık(yakaza)-ile-dik-durmanın(kıyâm) ve yol-almanın(seyr), hiç şüphesiz, yukarıda işaret edildiği üzere dönemin metafizik çanağı ile sıkı bir irtibatı vardır. Bu çanağın en dıştaki yayı tüm eylemlerin en nihâî ufkunu oluşturur. Başka bir deyişle en üstteki kuşatıcı algoritma, elemanları olan iç algoritmaların tüm özelliklerini hem içerir hem de imkânlarını verir. Böylece Tüm ve Bütün olarak üyesi olan tekilin ve parçanın hem anlamını verir hem bilgisini mümkün kılar hem de meşruiyetini sağlar. Cildekî için en nihâyetinde Evren’deki var-olanların var-olma tarzlarına göre eylemeleri onların kulluğu anlamına gelir. Bu nedenle her eylem, O’nun-için, O’nun-ile ve O’ndandır. İnsan söz konusu olduğunda ayıklık(yakaza)-ile-dik-durmanın(kıyâm) O’nun-için yönünü iyi niyet, O’nun-ile yönünü meded ve inâyet, O’ndan yönünü ise i’tâʼ ve ri’âyet oluşturur.

İnsanın yapması gereken, Cildekî’ye göre, ayıklık ile gaflet ve fitne bataklığından sıyrılmak, uyanmak ve kalkmaktır… Bunu başarabilmenin ise tek yolu vardır: Çalışmak…

Burada bir çıkma yaparak işaret edelim ki kökleri kadîm Mısır’daki Hermetik geleneğe dayanan simyevî-kimyevî felsefe tarih boyunca bir çeşit i. Zanaat (teknik), bir tarz ii. felsefe ve nihâyet bir tür iii. mistik dinî yorum olarak, üç farklı şekilde anlaşılmıştır. İslâm temeddününde ayrıca nazarî bir etkinlik olarak simyevî-kimyevî felsefe tümün/bütünün birliğine ilişkin hem fizik hem de metafizik bir araştırmadır. Bu çerçevede sanıldığı gibi basit bir ucuz metalleri maddî işlemlerle pahalı metallere dönüştürmek değildir; özellikle irfânî-sufî çevrelerde daha çok değersiz nefisleri muhtelif manevî işlemlerle değerli nefislere dönüştürme cehd ü gayretidir. Elbette hem nazarî tefekkür hem de nazarî tahayyül, her ikisi de insan aklının birer etkinliğidir. Zaten felsefe-bilim tarihinin, dikkatle bakıldığında, nazarî tefekkürün, önünde koşan nazarî tahayyülü yakalama, hatta fethetme ve anlama süreci olduğu görülebilir.

Tüm bunları idrâk etmenin yolu da Cildekî’nin dediği gibi, ayık olmak, dik durmak ve yürümek… ve dahi bilmektir. Hepsinin varlık koşulu ise çalışmak yani yola koyulmak, yol almak, hatta yol olmaktır…

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 16. sayısında yayınlanmıştır.
Share:

İhsan Fazlıoğlu: "Okült Duadan Manifest Topa; Noumenal Olandan Phenomenal Olana Modern Bilim"

İhsan Fazlıoğlu: "Okült Duadan Manifest Topa; Noumenal Olandan Phenomenal Olana Modern Bilim"

Temmuz 2003’de kaleme aldığım “Batılı Bilincin Top Korkusu” adlı yazıda (Akıllı Türk Makul Tarih, s. 76-80) Martin Luther’in duasına karşı Türkleri durdurmak için özel top isteyen Alman soylusu ile Luther arasındaki konuşmadan hareket ederek Batılı bilincin derinliklerinde seyreden korku üzerinde bir çözümlemede bulundum. Benzer konularda telif ettiğim kimi yazılarda da Galileo Galilei’nin “Teleleskobu ciddiye alın; çünkü Osmanlı ordusunun gelişini önceden tespit etmemize imkân verir,” cümlesini sıkça tekrar ettim ve bahusus Kepler’in astronomi-astroloji çalışmalarının, kaynaklara dayalı olarak, biraz da Türklerin geleceğiyle, dolayısıyla Avrupalıların kaderiyle ilgili olduğunu belirttim (Örnek olarak bkz. Sözün Eşiğinde, s. 29-30.) Bu ve benzeri örneklerden hareketle “Modern bilimin ortaya çıkmasının en önemli nedenlerinden bir tanesi de Türk korkusudur,” cümlesini kurdum… Batı Avrupa’da uzunca bir süreç sonucunda gelişen, XX. yüzyılın başında da bilim devrimi adı verilen bu olgunun, temelde Kilise denilen hayat görüşünün ürettiği dünya tasavvurunu sarsan üç temel bunalıma, İslâm medeniyetinden gelen bilgi bunalımı ile Yeni Dünya’nın keşfi ve benzeri durumların Batı Avrupa’da yarattığı malumat bunalımı yanında Türklerin yarattığı teolojik bunalıma bağlı olduğunu vurguladım (Sözün Eşiğinde, s. 28-35.)

Hiç şüphesiz tarihî bir olgu ve olay tek bir değişkenle açıklanamayacak kadar karmaşık ve çetrefilli bir ilişkiler ağı oluşturur. Tıpkı tabiattaki gibi hayatta da “Her şey, her şey ile ilişkilidir,” ilkesi gereği çok değişkenli bu yapının bazı unsurlarının, daha iyi açıklamak ve çözümlemek, dolayısıyla daha doğru anlamak ve anlamlandırmak adına öne çıkartılması, öncelenmesi, diğer unsurların ihmali ve iptali anlamına gelmez. Tersine, “Her şey imkân ile mümkündür,” deyişinin fehvasınca şeyi mümkün kılan imkânlardan bir tanesini daha iyi tebârüz ve tezâhür ettirmek; billurlaştırmak; kısaca daha derin idrâk içindir… Öte yandan böyle bir vurgu ilmî bir etkinliği yalnızca hâricî şartların belirlediği bağlamsal bir rasyonaliteye ya da basit bir biçimde sosyal bir inşaya indirgemek anlamına da gelmez. Hiç şüphesiz Hessen-Grossman tezi çerçevesinde bilimsel bilginin epistemolojik çözümlemesinde siyâsî, iktisâdî ve ictimâi şartların birer unsur oldukları izahtan varestedir; ancak bu hem en genel anlamıyla bilimsel teorinin hem de özel anlamıyla bilim dallarının minimal rasyonalitelerini ve kendilerine has nazarî lisanlarının varlığını red etmek demek değildir. Çünkü İbn Heysem gibi düşünüyoruz: Bilgi, itibâr ile hakikatin terkibidir; bu nedenle belirli bir mekan-zaman içinde mukayyet dahi olsa asgarî bir makûliyet/minimal bir rasyonaliteye her daim sahiptir. İşte şimdiye değin çizilen çerçevede aşağıda Türk korkusunun yeni bilme tarzının teşekkül sürecindeki rolü üzerinde, bizâtihi o dönemde kaleme alınmış bazı kaynaklardan hareketle somut bir tasvir yapmayı deneyeceğim…

Niccolò Tartaglia (ö. 1557), Quesiti et Inventioni Diverse adlı 1546 tarihinde yayımladığı eserinde, daha önce bir topçunun “ateşlenen bir topun gideceği mesafenin” hesaplanması hakkında kendine sorduğu sorular üzerinde ‘teorik’ olarak düşündüğünü; ancak 1537 yılında Türk Sultanı Süleyman’ın Hıristiyanlığa yönelik bir saldırı hazırlığı içinde olduğunu öğrenince tespitlerini ve keşiflerini derhal kaleme alarak yayımladığını belirtir. Tartaglia’nın 1537’de yayımladığını söylediği kitap Yeni Bilim (Nova Scientia) adlı balistik ile ilgili çalışmasıdır ve bir top güllesinin güzergâhının matematiksel çözümlemesini ele alan bilenen ilk eserdir. Eserin atılan top güllerinin hareketleri çerçevesinde incelediği en önemli konu doğal olarak hareket sorunudur. Tartaglia Quesiti’de devamla Nova’nın yeni sorulara yol açtığını, bu soruların da kendisini ateşli silahlar, mühimmat ve balistik konularında yeni araştırmalara ve küçük icatlar yapmaya yönelttiğini belirtir [Niccolò Tartaglia, “Various Questions and Inventions,”Mechanics in Sixteenth-Century Italy: Selections from Tartaglia, Bedenetti, Guido Ubaldo and Galileo, ed. Stilman Drake and I. E. Drabkin (London: The University of Wisconsin Press, 1969), 98-99.] Tartaglia’nın 1537’de yayımladığı eserin adının yeni bilim olması yanında konuları da özel bir dikkat ister: Top ve hareket… Bundan daha önemli olan kitabın kapağındaki resimdir: Resimde dikkat çeken ilk özellik büyük olan birinci avluya açılan küçük kapının bekçisinin Eukleides olmasıdır; mesaj açıktır: Yeni bilimin dili matematik, özelde de geometridir. Avluyu çevreleyen duvarların kenarlarında ise matematik bilmedikleri için içeri giremeyen insanlar mevcuttur. Büyük avlunun içinde Orta Çağ’ın yedi sanatını tahsil eden bilginler, Tartaglia’nın yeni bilimini seyretmektedirler; yeni bilim bir top, ateşlenmiş gülle ve çizdiği yörünge ile temsil edilir. İçerideki küçük ve duvarları daha yüksek avlunun kapısında ise Platon ile Aristoteles durmaktadır; burada da mesaj açıktır: Platon ve Aristoteles’in temsil ettiği nedenlerin bilgisini veren scientia (episteme) hem daha özeldir hem de Platon’un elindeki afişte de yazıldığı gibi “Geometri bilmeyen içeri giremez.” Resmin altındaki yazı ise her şeyin özeti gibidir: “Matematik bilimler der ki: Kim şeylerin çok çeşitli nedenlerini bilmek istiyorsa bizi öğrensin; o zaman yol herkese açılır.”

Topun ve balistiğin hareket kavramı üzerindeki çalışmaları nasıl tetiklediği açıktır; nitekim Galileo’yu hareket üzerine çalışmaya yönelten en temel etken de “bir top güllesinin hareketini kontrol edilebilir kılma” ihtiyacıdır [Matteo Valleriani, Galileo Engineer (Dordrecht: Springer, 2010), s. 193-211]. Hemen tüm bilim tarihçileri modern bilimin ortaya çıkmasında on altıncı ve on yedinci yüzyıllardaki teknik ve ekonomik rekabetin önemli olduğunu zaten düşünürler. Nitekim topçulukla ilgili gereklilikler Galileo’nun serbest düşme ile ilgili araştırmalarının da kökeninde bulunur. O kadar ki, bir mühendis olarak Galileo dönemindeki savaş teknolojisinin taleplerine uygun olarak pek çok mekanik model geliştirmiştir. Denebilir ki, mekaniği yeni hareket bilimi olarak kurmasının arkasında da yine devrin, özellikle ateşli silahlar ile ilgili teknolojik talepleri vardır [Edgar Zilsel, The Social Origins of Modern Science (Dordrecht: Sprin- ger, 2003), s. 5]. Galileo’nun De Motu adlı hareketi konu alan eserini dönemin teknolojik başkenti Venedik’e gittikten sonra kaleme alması bir tesadüf olmasa gerektir. Bu çalışmalarıyla Galileo ilgisini balistik ve gemi yapımı gibi teknolojik konulara yöneltmiş; özellikle balistik konuları kendisini hareket, sarkaç ve eğik düzlem sorunlarına yönlendirmiştir; bahusus yatay atış hareket teorisinin geliştirilmesinde balistik araştırmaları önemli bir rol oynamıştır.

Şimdiye değin Tartaglia ve Galileo etrafında dile getirilen düşünceler, başta top olmak üzere ateşli silahlar ile diğer teknolojik çalışmaların hareket teorisini nasıl beslediği konusunda önemli bir fikir verebilir. Ancak bu teknik arka plan yanında söz konusu çalışmalar daha önemli bir kavramı doğurmuştur: Türk ordusunun ilerleyişi karşısında âcil çözüm bulma ihtiyacı ve bu ihtiyacın niçin sorusunun yanıtlarını veren nedenlerin bilgisinin ertelenmesine yol açması ve nasıl bilgisini öncelemesi… Daha teknik bir deyişle nedenlerin/özlerin bilgisini veren Aristotelesçi Scientia ile bu yaklaşımın İbn Sînâ’nın etkisiyle gelişen gizli, duyusal olarak algılanan ancak istidlâlî olarak araştırılamayan okült nitelikler ile ilgili soruları ve bu soruları kendine konu kılan kadîm doğa felsefesinin önce ihmal sonra da iptal edilmesi; yerine doğadaki ilişkileri veren zâhirî/manifest nitelikleri kendine konu kılan matematiksel-empirik-mekanik bilimin yavaşça yükselmeye başlaması… Bu sürecin sonucu açıktır: Hem Tartaglia hem Galileo hem de daha sonra Newton’a sorulacak tüm niçinli/nedenli soruların âcil durum (:Türklerin ilerleyişi) karşısında öncelikle ertelenebileceği, sonra ihmâl edilebileceği, daha sonra da iptal edilebileceği ileri sürülecektir. Bunun yerine etkisi açık ve seçik olan ilişkilerin nasıllığını tasvir ve temsil eden matematik bilimlerin verdiği çözümlerin yeterli olacağı vurgulanacaktır.

Bir vecîze olarak şöyle denebilir: Modern bilim biraz da Luther’in hem nedenleri hem de sonuçları açık-seçik olmayan ve istidlâlî olarak idrâk edilemeyen okült duasının (noumenal) yerini, zamanla açık-seçik ve etkisi matematiksel olarak tasvir edilebilen manifest topa (phenomenal) bırakmasıdır*.

* Kaynaklar konusundaki yardımlarından dolayı değerli genç meslektaşım Engin Koca’ya teşekkür ederim.



Bu yazı Arka Kapak dergisinin 15. sayısında yayınlanmıştır.
Share:

İhsan Fazlıoğlu: "Greklerden Önce Felsefe: Kadim Babil’de Hakikat Arayışı"

İhsan Fazlıoğlu: "Greklerden Önce Felsefe: Kadim Babil’de Hakikat Arayışı"
Diodoros Sikeliotes (Lat. Diodorus Sicilus) yani Grek tarihçi Sicilyalı Diodorus, M.Ö. I. yüzyılda kaleme aldığı Tarihî Kütüphane (Lat. Bibliotheca Historica) adlı Dünya Tarihi’nde, seyreltilmiş bir deyişle Akdeniz Dünyası’nda yaşamış milletlerin ve kültürlerinin hikâyesini sunar okuyucuya… Kadim dönemde tarih deyince hemen işaret edilmelidir ki, bir tür araştırma anlamına gelen historia, en genel manasıyla emperia’ya (deneyime) theoria’dan (nazarîden) çok daha yakındır. Bu nedenle yazarın verdiği bilgiler ya doğrudan kendi deneyimlerine ya da Diodoros’un kitabının adının da imlediği üzere, konuyla ilgili daha önce eser kaleme almış müelliflerin gözlemlerine dayanır.

Diodoros, eserinde Truva Savaşı’ndan sonraki Grek ve Roma tarihini ayrıntılı bir biçimde hikâye ederken, Mezopotamya ve Mısır gibi Grek öncesi barbar (Yunanca konuşmayan) kültürler hakkında kısa malumat vermekle yetinir. Diodoros’un eserini tam bu noktada ilginç kılan barbar kültürler hakkında konuşurken Asurlular ve Medler’e oranla Keldanîler üzerinde fazla durmasıdır. O’na göre Keldanîler, Asurlular ve Medlerin tersine yalnızca askerî beceriler ile yetinmemişler; belki daha çok “kendilerini tanrılara adamışlar ve tüm ömürlerini ‘felsefe yaparak’ geçirmişler ve büyük şöhretlerini astronomia (astronomi ve astroloji) alanında elde etmişlerdir.”
Diodoros’un cümlelerindeki “felsefe yapmak” ifadesine ve bunun modern tarihçiler tarafından nasıl anlaşıldığına ve tercüme edildiğine aşağıda temas edeceğiz. Ancak bu temasa temel olması bakımından Keldanî sözcüğü üzerinde biraz durmak gerekir… Keldanîler M.Ö. X. yüzyılın sonu ile VI. yüzyıl arasında Mezopotamya›da yaşamış ve M.Ö 626-539 tarihleri arasında, tarihçilerin Yeni Babil İmparatorluğu (Keldanî İmparatorluğu) adını verdikleri dönemde kısa bir süreliğine Babil’e hâkim olmuş, M.Ö. VI. yüzyıldan itibaren ise Babil halkları içinde erimiş Sâmî bir kavimdir. Bu tarihten itibaren ise Keldanî sözcüğü etnik bir ad olarak değil daha çok “yüksek eğitimli toplumsal ve iktisâdî bir sınıf” anlamında kullanılmıştır. Başta Tevrat (Ahd-i Atîk) olmak hemen tüm kadim kaynaklar Keldanîleri yazma ve okuma ile ilgilenen, sihir ve büyü sanatlarında mâhir, 400 yıla yakın rasat yapmış astronomi ve astroloji’de uzman bilge insanlar olarak tavsif ederler.
Keldanîlerin yaşadığı Mezopotamya coğrafyasında hüküm sürmüş, başta Sümerler, Babiller, Akadlar ve Asurlar olmak üzere pek çok kavim, siyâsî, iktisadî, ilmî ve dinî sahalarda, özellikle hisâb, cebir, hendese, tıb ve edebiyat gibi alanlarda kültür ve medeniyet tarihini belirleyen başarılara imza atmışlardır. XIX. ve XX. yüzyıllarda muhtelif milletlere mensup araştırmacıların bu konular üzerine yaptıkları incelemeler ve kaleme aldıkları çalışmalar, bu başarıların, kısmî olarak, günümüz medeniyet tarihi yazıcılığında bir yer edinmesini sağlamıştır. Ancak söz konusu miras hakkında tam bir resme sahip olunduğunu söylemek için henüz vakit çok ama çok erken… Günümüze ulaşan milyonlarca tabletin ancak bir kısmı değerlendirilebilmiştir. Durumu tespit sadedinde bir fikir edinebilmek için, filozof-kral prototipinin temsili yüksek en önemli erken örneklerinden biri olan ve hikmeti “Gök-yüzü ile Yer-yüzü arasındaki işaretleri doğru bir biçimde okumak ve yorumlamak” şeklinde tanımlayan Asurbanipal’ın (M.Ö. 668-627) Ninive’de kurduğu tarihte bilinen ilk büyük kütüphanenin, sadece günümüze ulaşan ve British Museum’da muhafaza edilen kısmının 20.720 tabletten müteşekkil olduğu hatırlanabilir…
Van De Mieroop, yazımızın başlığına Türkçe adını koyduğumuz ve yazdıklarımıza esin kaynağı olan eserinde Diodoros’un cümlelerindeki “felsefe yapmak” fiilini özgün metinde Grekçe olarak “filosofeo” şeklinde vermesine ve tüm vurgusuna karşın modern araştırmacıların bu fiili “araştırmak, incelemek, çalışmak, tahsil etmek” anlamlarına gelen “study” fiiliyle özellikle karşıladıklarını belirtir. Böyle bir tavrın gerekçesi de açıktır: Felsefe yapmak Batı toplumlarına; daha açık ve seçik bir deyişle XIX. yüzyılın ırkçı medeniyet görüşüne göre Aryan ırkına aittir. Hegelci tarih yorumunda zaten dünyada tüm olup bitenler Avrupa’ya akar (Batı’ya doğru akan nehir…); Avrupa’nın çevrelemediği, dolayısıyla tahakküm altına almadığı bir kültür yalnızca tek bir eyleme lâyıktır: Tahakküm altına alınmak; bunun dışında hiçbir çabaya, hatta konu kılınmaya bile değmezdir; çünkü tarihin bir parçası olmayanın konuşulabilirliği mümkün değildir…
Evren’in, insanın kısaca mekân-zaman içre varolan her şeyin evrimsel bir süreç içinde olduğu-şeylik durumuna ve konumuna ulaştığı vurgulanmasına karşın kültürün, felsefenin, bilimin, artık adı her-ne-ise birden bire hendesî bir boşlukta kendiliğinden (spontane) varlığa geldiğinin söylenmesi, 3000 yıllık medeniyet tarihinin tırnak içine alınması, en basit tabir ile “epistemik etik”e aykırıdır. Halbuki, kendiliğinden varlığa geldiği vehmedilen bu şey, hem ilk teşekkül döneminde hem de Helenistik dönemde (M.Ö. 300 – M.S. 300) Akdeniz Dünyası’nın imbiğinden süzülmüştür. Bu tespit modern ve çağdaş araştırmaların değil yalnızca, kadim dönemde bu sürece tanıklık etmiş pek çok yazar tarafından dillendirilmiş; bu yüzyıllarda kaleme alınmış eserlerde de tecessüm etmiştir.
Günümüzde İngilizcede hâlâ kullanılan “magic” sözcüğünün Med dilinde, “hakîm, filozof ve kâhin” anlamına gelen “Magi” kelimesinden türediği bilinmektedir. Protagoras ve Demokritos’un Abdera’da Magiler’den ders aldığı kayıtlıdır. Öte yandan Latince’deki “occulere”: “gizlemek, üstünü örtmek” anlamlarına gelen fiil ile “occultus”: “gizem” ve okült ve okültizm gibi sözcükler Grek tarihçi, coğrafyacı ve filozof Strabon’un (M.Ö. 64 – M.S. 24) “bilge insanlar” dediği Keldanîler ile sıkı bir şekilde ilişkilidir. Nitekim Van De Mieroop eserinde sesli harfleri de içeren bir “alfabe”ye dayalı yazı dizgesindeki “okuma” eylemi ile “çivi” yazısına dayalı bir yazı dizgesindeki “okuma”nın farklılığına işaret ederek, “anlama”nın da bu hâle uygun olarak değişik bir şekil alacağını vurgular. Evren’i çivi yazısıyla yazılmış bir metin olarak kabul edip okumaya çalışan Keldanîler, çivi yazısındaki “blok birim”leri çözümleyip, okült: gizli olanı çekip çıkartıp anlamlandırarak bir okuma yürütürler. Bu nedenle Theaetetus diyalogunda Sokrates’in harf ve hece’nin değil doğrudan kavramın anlamı tuttuğunu vurgulaması alfabe’ye dayalı bir dil için geçerlidir ve seyreltilmiş anlamıyla Babil-Keldanî okuma biçimine bir meydan okumadır. Başka bir deyişle Grekler için harfler ve hecelerden oluşan bir sözcüğün anlamı düşüncenin bir nesnesi olarak varlığa gelirken Babil-Keldanîler için yazılı sözcüğün her bir unsurunun kendiliğinden bir anlamı zaten vardır. Yapılması gereken çivi yazılı bir metin olan gerçekliği önce gözlemlemek, sonra kaydetmek, akabinde de okumak ve yorumlamaktır. Bu süreç Mezopotamya’daki 2000 yılı aşan rasat, kayıt yani milyonlarca tablet ile bunlara ilişkin okuma ve yorumlama eylemlerinin mantığını açıklamaktadır. Yeri gelmişken hemen vurgulayalım ki, Platon’un Devlet’inde basit anlamıyla şairler değil, Evren’i çivi yazısı ile kaleme alınmış bir metin olarak gören ve temel birimleri çözümleyerek gerçekliğin doğası hakkında en doğru bilgiyi tespit ettiklerini söyleyen Babil ve Keldanîleri kast edilmektedir. Buradaki meydan okuma iki farklı metin algısı ve okuma biçimi arasında cereyan etmektedir. Benzer şekilde Kur’an-ı Kerîm’deki “şair” de bu anlamı muhtevidir.
Somuttan soyuta, kolaydan zora giden, tümel kurallığı tekil örnekler üzerinden belleten bir yöntemin sahibi olan Babil-Keldanî ve diğer Mezopotamya kültürlerinin ürettiği eserlerin neliği ve kendilerinden sonraki medeniyetlere etkilerinin nasıllığı konusunda şimdiye değin telif edilen, Van De Mieroop’un bu önemli çalışması da dahil pek çok akademik-ilmî araştırmaya müracaat edilebilir. Ancak biz meselenin ehemmiyetini ihsas ettirmek için yazımızı şu şekilde sonlandırabiliriz: Aristoteles Metafizik’inde mütevazı biçimde yaptığı işi “uzak-atalar”ının keşfettiği hakikatlerin etrafına tarihî süreçte bulanmış toz-toprağı temizlemek ve hakikati ortaya çıkartmak olarak tanımlar. İbn Rüşd ise Şerh’inde “uzak-atalar”ı tek bir sözcükler karşılar: “Keldanîler…”
Başkalarının hikâyelerinde yaşamayı bırakıp kendi hikâyemizi yazmaya ne dersiniz? Ama önce nokta-i nazar…
* Marc Van De Mieroop, Philosophy before the Greeks: The Pursuit of Truth in Ancient Babylonia, Princeton University Press 2016.
Bu yazı Arka Kapak dergisinin 18. sayısında yayınlanmıştır.
Share:

14 Ağustos 2018 Salı

İhsan Fazlıoğlu ile Röportajlar Serisi XVIII: "Bâliğiz Ama Âkil Değiliz"

İhsan Fazlıoğlu ile Röportajlar Serisi XVIII: "Bâliğiz Ama Âkil Değiliz"

Deizm ve ateizm tartışmaları son birkaç aydır gündemimizden düşmüyor. Gençler üzerinden hareketle şekillenen bu tartışmalar Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu Hocanın bir konferansından cımbızla alınan sözlerle alevlendi. Konu üzerinde herkes konuştu veya ahkam kesti. Ama Hocanın kendisi hariç. Peki Hocanın “Başörtülü deistler” olarak haberlere konu olan sözleri ne demekti? İhsan Hocanın kastı neydi? Kendisine birçok farklı yerden röportaj talebi geldi, sorular soruldu. Ama o sadece bizimle (Genç Dergisi) konuştu.

Bir konferansınızdaki “15 Temmuz’dan bu yana benim odama 17 tane başörtülü deist bile değil tanrı tanımaz öğrenci gelip benimle bu konuları konuştular. Başörtülü öyle geleneksel de değil bildiğin başörtülü. Aileleri de örtülü aile. Ortak neden sahnede dini temsil ettiğini söyleyen insanların eylemlerinin sonucudur. Mesele bu kadar ciddidir. Bu sonuçlarla yüzleşmezsek 30 yıl sonra çok farklı şeyler konuşuyor oluruz” sözleriniz çok tartışıldı. Tabii bu bir video kesiti olarak yaklaşık 1 dakikalık şekliyle yayımlanıyor. Bunu bu şekilde değerlendirmek doğru mudur? Cımbızla alınmış sözlerle sayfalar dolusu ahkâm kesmenin nasıl bir ruh hâlinin sonucu olduğunu düşünüyorsunuz?
Öncelikle eslâfın şu kaidesini zikredelim: “el-Hukmu ale’ş-şeyi fer’un an tasavvurihi...” Yani bir şey üzerine yargıda bulunmak, o şeyin tasavvurunun, kavramının, mefhumunun bir uzantısıdır. Bir olgu ve olay hakkında zihninizde bir kavram ya da kavramlar yok ise, o olgu ve olay hakkında da ahkâmda bulunmazsınız. Bulunsanız da yargılarınız sizin tahayyül edip muhayyilenizde var-kıldığınız hayalî, vehmî, artık ne denilirse densin, ahvâl hakkında olur. Bu gerekçelerle ahkâm kesmeden önce söz konusu durum hakkında bir tasavvurumuzun olması gerekir.
Öyleyse dediğiniz gibi söz konusu durum hakkında bir tasavvur oluşturmamız için nasıl bir yol izlemeliyiz?
Öncelikle dış şartlar açısından bir tasavvur oluşturalım. Söz konusu cümleler, önce Teknik Elemanlar Derneği’nin (TEKDER) İstanbul Şubesi’nin davetiyle gerçekleşen, “Şeylerin arasında yaşamak: Hayatın anlamı üzerine dairevî akıl yürütmenin imkanı var mı?” adlı konuşmada belirli bir bağlamda dile getirilmiş; akabinde Enderun Özgün Eğitimciler Derneği’nin davetiyle İnsan ve Medeniyet Hareketi Genel Merkezi Bahariye’de düzenlenen “AmenTU” diyebilecek bir ferd yetiştirmek: “Terbiye, talîm ve ted’îb kavramları açısından bir soruşturma...” başlıklı konuşmada yine farklı bir bağlamda yeniden ifadelendirilmiştir. Her iki konuşma da câmianın içinde bir dertleşmedir...
Müsaadenizle, unutmamak için araya girerek sormak istiyorum: Söz konusu tartışmalardan sonra farklı mahallelerden söyleşi teklifi geldi mi?
Öncelikle 'mahalle' sözcüğünü sevmiyorum. Nazarımda Türkiye tek bir mahalledir. Ayrıca, başkalarının icat edip belirli bir amaç için kullandığı sözcüklerle düşünmeyi reddediyorum. Bir bütün, bir küme içinde farklı inanç, düşünce, vb. parçaların ya da alt-kümelerin olması gayet tabidir. Bunlara da câmia adını veriyorum. Sorunuza dönersek: Evet! Geldi! Tek bir cevap verdim: "Kendi câmiamın sorunlarını başka câmialarda konuşmam..." Kişi, kendi evinin sorunlarını komşusu ile müzâkere etmez; ancak binanın sorunlarını komşusuyla tartışabilir; mahallesinin sorunlarını da mahallelisiyle... Dolayısıyla bu tür konuları iç-içe geçmiş kümeler gibi düşünmeliyiz: Neyi, nerede ve kiminle konuştuğumuz önemlidir. Çünkü amaç sorunu dile getirmek, paylaşmak ve birlikte çözmeye çalışmaktır. Paylaşımın ve birlikte çözümün olmadığı, sadece başka amaçlar için kullanımın bulunduğu bir yerde niçin kendi sorunumu müzâkere edeyim ki?..

Tekrar baştaki soruya dönersek... Yani söz konusu durum hakkında bir tasavvur oluşturmak...

Evet! Şöyle bir nazarî çerçeve çizelim... Herhangi bir olgu ve olay hakkında konuşurken şu süreç takip edilir: 1. Tespit yani olgu ve olayın varlığı ki, bu nedenle buna 'varlık-delili' (innî, quia) denir; 2. Bunun nedeni, sebebi ki, buna 'niçin-delili' (limmî, propter quid) adı verilir; 3. En nihayet tespit ve nedenini somut kılmak için bir misâl/örnek getirilir. Yani, "X, Y'dir"; Çünkü, 'p' gibi bir neden var. Nitekim, 'şu örnek' de buna işaret ediyor.

Daha somut ifade edebilir misiniz?

Tamam! Bir benzetme ile açıklayayım... Şöyle dediğimi varsayalım: "Türkiye'de kuraklık artıyor. Çünkü, suyu işlevsel kullanmıyoruz. Nitekim, bugün evden gelirken kırk elma ağacının kurumuş olduğunu gördüm." Peki insanlar neye dikkat kesildiler? Ne kuraklık ne de nedeni suyun işlevsel kullanımı... Sadece "kırk elma." Peşi sıra garip sorular: Niçin şeftali ya da ayva değil; neden kırk tane de elli değil; hepsini bir günde mi gördünüz; yoksa bir süreçte mi; saydınız mı?.. Pek çok koca adam bile benzer bir üslubu takip etti... Başka bir ifade ile trafik işaretinin gösterdiği yere değil, bizzât işaretin üzerine gittiler... Halbuki yine eslâfın dediği gibi, "el-Munâkaşa fi't-temsîl leyse min edebi't-tahsîl" yani "Temsîl (örnek) üzerinde tartışma, tahsilin (öğrenmenin) edebinden değildir" ya da "en-Nikâş fi'l-misâl leyse min edebi'l-ricâl" yani "Misâl(örnek) üzerinde tartışma, insanın edebinden değildir." Tüm bu ifadelerden sonra ne diyebilirim ki!..

Öyleyse izin verirseniz, söz konusu iki dertleşmede üzerinde durduğunuz konuların neler olduğunu sorabilir miyim?

TEKDER'de yaptığım konuşmada üzerinde durduğum konu şöyle özetlenebilir: Çağdaş mahsûs gerçeklik anlayışı bir köken ve son yani dönüş fikrini içermez; dolayısıyla mümkün bir gerçeklik olarak 'gâib' fikrine yer vermez. Bu şekildeki bir gerçeklik aşkın ve içkin bir hakikati var-saymaz; meta-anlatıları kabul etmez. İnsan nesneler arasında yaşayan herhangi bir nesnedir. İnsanın anlamı burada var-olmakla sınırlıdır. Bu düşünce ister farkında olalım ister olmayalım hepimizin eğitim ve öğretimle zihnine kazınmıştır.... Tüm bunların sonucu olarak 'öte-dünya' ve 'hesap fikri' lafzî düzeyde kalmakta mefhum düzeyinde idrâk edilememektir. Tüm konuşma bu ana fikir etrafında cereyan etmiştir. Enderun Özgün Eğitimciler Derneği'ndeki konuşmada ise eğitim, öğretim ve edep kavramları çerçevesinde Âmentu eyleminin bedelini ödemeye hazır kendilik bilinci yüksek fertler yetiştirmenin önemi ve gereği üzerinde durdum. Her iki dertleşmede temsil kavramı üzerine özellikle vurgu yaptım; inanç ile temsil arasındaki ilişkiye işaret ettim. Söz konusu örneği de bu çerçevede verdim.

Devam etmeden sormak istiyorum: Vurguladığınız gibi inanç ile temsil arasında böyle zorunlu bir ilişki var mı?

İnancı bireysel düşünüyorsanız ya da nazarî bir tutum olarak görüyorsanız yok... Ancak inancınızı kamusal kılmak istiyorsanız onu bir teklife dönüştürmelisiniz. En iyi teklif temsildir. Yani o inanca sahip kişinin o inancı temessül etmesi; özümsemesi ve davranışlarına yansıtması... Bu tutum, insanların inancınıza katılmasına imkân verir. Bunu görmemek toplumsal gerçekliği idrak edememek demektir. Ve elbette daha vahimi İslâm'ın tarihî macerasını anlamamak... Unutmayalım "el-Dîn, muâmeletun..." Yani din, karşılıklı davranış, ilişki, iş tutmadır. Yeri gelmişken şu noktayı tebarüz ettirmek istiyorum: Kişisel olarak 'bireysel dindarlık' ile ilgilenmiyorum. Âmiyâne bir deyiş olacak ama hiç kimse Tanrı'nın özel kalem müdürü değildir. İnsanlar âkil-bâliğ'dir; ayrıca bireysel dinî yaşantı mahremdir. Bu mahremi tecessüs etmek, tarassut etmek câiz olmadığı gibi; insânî ve ahlâkî de kabul edilemez. Vurgu yaptığım 'kamusal dindarlık'tır; yani muâmele anlamında din; hak, hukûk, kısaca adalet ve mahabbet... Bu noktayı görmemek ya 'çağrışım' yoluyla düşünmek demektir ya da İvan Pavlov'un deneyinde olduğu gibi 'şartlanma' yoluyla...

Tüm bu açıklamalarınızdan sonra merakımın daha da arttığını belirtmeliyim. Madem vurgunuz 'deizm' ve 'ateizm' ya da 'başörtülü kızlar' değildi; bunlar nasıl öne çıktı?

İşte burası beni en çok hayrete düşüren ve bir o kadar da ibretle izlemeye sevk eden nokta... TEKDER'deki konuşmaya katılan birisi ki, eylemine nisbet ile kesinlikle iyi niyetli biri olduğunu düşünmüyorum, bu kısmı video olarak sosyal medyada dolaşıma soktu. Bir kaç kişi de buna atıf yaptı; o kadar... Ancak ne zamanki Oda TV bunu "Türbanlı ateistler yayılıyor" başlığıyla haber yaptı ve akabinde de yine başka câmiadan bir yazar köşe yazısında buna temas etti, işte o zaman benim câmiam da, tabiri caizse bu oyuna gelip, at koşturmaya başladı. Konuşmaların kayıtları sosyal medyada mevcut ama kimse işin hakikatini konuşmaya yeltenmedi; tersine üzerine konuşmakla yetindi... Büyük oranda Oda TV'de yayımlandığı şekliyle kullandılar; eklemeler çıkarmalar; iş aldı başını gitti. Halbuki o iki konuşmada da daha ağır tespitler ve örnekler mevcuttur. Kaldı ki, yine sosyal medyada dolaşımda olan bazı konuşmalarımda da benzer konulara çok daha önce temas etmiştim. Mesela, bu çerçevede Haziran 2015'te yaptığım "Yeniden mükellef ve mesul insan: Günümüz din dilinin eleştirisi" adlı konuşmam ile bir çok söyleşi ve yazımda benzer tespitleri paylaşmıştım...

İlginç!.. Câmianın bu durumunu nasıl yorumluyorsunuz?

Tam da tespitlerimi doğrular şekilde yorumluyorum. Nasıl ki, büyük ölçekte oryantalizmin yazdığı anlatılarda kendimize bir yer buluyorsak, bir figüran olmayı kabul ediyorsak; küçük ölçekte de, Türkiye'de kendi sorunlarını ele alamayan, kendi dertlerini kavramsallaştıramayan, modelleyemeyen; eleştirdikleri ama derinden gıpta ettikleri efendilerinin sözlerine kulak kesilen birer figüran gibiyiz. Kendilik bilinci bulunmayan; bâliğ ama âkil olmayan... Düşünce açısından geçmişinden geri kalmış... Bu hâlde kültürel iktidarı nasıl elde edeceğiz; daha kendimiz hakkında konuşmayı beceremezken... Ama utanmadan Hucurât suresinin 6. âyetini de okumayı ihmâl etmeyiz...

Tüm bu eleştirdiğiniz durumdan bağımsız şekilde sormak istiyorum: Kendi tabirinizle bir Türk Bilgini olarak, böyle bir tehlike yani, deizm, ateizm tehlikesi görüyor musunuz?

Bu ayrı bir soru... Bunun için çeşitli araştırma teknikleri ile çalışmalar yapılır; sonuçlar değerlendirilir. Veriler olmadan, yukarıda işaret ettiğim gibi bir şey hakkında belirli bir tasavvur elde edilmeden yargıda bulunamayız. Yine de ben bir yol gösterebilirim: İlgililer, câmianın psikolog ve psikiyatristleriyle bir araya gelip durumu ampirik olarak deneyimleyebilirler... Öte yandan bu tür konular üzerinde durmak için illa bir tehlike algısına ihtiyaç yok. Daima iç-kaleyi muhafaza etmek için dış-kaleyi tahkîm etmek zorundayız. Çağdaş şüpheler, reddiyeler ve eleştiriler bağlamında kendi cevaplarımızı üretmemiz gerekmez mi? Bu konuda verdiğim bir örnek var: Elbisesi olmayan bir insan soğukta üşür; kendisine verilecek ilk elbiseyi giyer. Aklı üşüyen, manası titreyen bir insan da kendisini ısıtacak bir fikir, bir düşünce bir felsefî, dinî, her ne ise, dizge ile karşılaştığında onu benimser. Bu işin doğasıdır. Bu nedenle hem 'Emân'ınımızı hem de 'Îmân'ımızı korumak için sürekli teyakkuz hâlinde bulunmamız zorunlu değil midir?

Tüm bu açıklamalardan sonra çekinerek soruyorum; kendim için değil de, konu hakkında bu çarpıtmalardan dolayı oluşan müphemiyetleri izale için... Dediğiniz gibi bir misâl ancak maalesef işaret ettiğiniz nedenlerle yazılıp çizildi. Niçin 15 Temmuz ve "Başörtülü kız öğrenci..."

Evet!.. Birinci şık için açıkça şunu söyleyeyim: Ahlaksızlık ve paranoya... Özellikle 'hak' peşinde değil de 'pay' peşinde olanların herzeleri... 15 Temmuz, nedenleri ne olursa olsun ve aktörleri kim olursa olsun, bin yıllık Türk siyâsî ve toplumsal hâkimiyet sembollerine yapılmış bir saldırıdır; aynı zamanda akidemizin bin yıllık tecrübesine yönelik bir tecavüz girişimi... Özellikle gençler için bir sadme; kırılma noktası... Bunun çok örneklerine şahit oldum maalesef... İkincisi ise kendime ilişkin psikolojik bir durumdan kaynaklanıyor olabilir: Çünkü bu camiada kendimi bildim bileli, din, İslâm kadınların omuzlarına yüklenmiş vaziyette. Hayatım boyunca pek çok konuda bunu gördüğüm gibi; eşim de bu durumun en canlı timsali... İşin ilginç yanı Müslüman kadınlar ve genç kızlar bu ağır yüklerine mütenasip bir saygıya ve takdire de muhatap değiller... Tam tersine tahfîf ediliyor hatta tahkire uğruyorlar... En azından ben öyle gördüm ya da öyle düşünüyorum...

Şimdiye kadarki konuşmamız bana bir söyleşinizde bahsettiğiniz İmam Gazâlî'nin "Lafızlarla ahmaklar düşünür" cümlesini hatırlattı. Bizim sorunumuz biraz da lafızlara takılıp mefhumu anlamamak olabilir mi?

Biraz ne kelime... Ama bundan önemlisi "niyet." Denir ya, "uyuyan birini uyandırmak kolaydır; ama uyuma numarası yapanı uyandırmak çok zordur" İşte bizim öncelikle bu niyet sorunu çözmemiz lazım. Ahmed Yesevî bin yıl önce 'lafızla-yaşamak' ile 'manayla yaşamak' ayrımını yapar ve ekler, lafızla-yaşamak riyâkârlık yaratır; manayla-yaşamak ise ihlâs... Hele bir de kurumsal riyâkârlık... Artık gerisi toplumsal şiddet üretir...

Güzel ve açıklayıcı bir söyleşi olduğunu düşünüyorum. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
İdama mahkum edilen ve idamdan önce "son bir sözün var mı?" diye sorulan hem-şehrim büyük Türk filozofu Temel'in dediği gibi: "Ha-bu bağa ders olsun..!" Oldu da..!
Kaynak:
http://gencdergisi.com/12482-baligiz-ama-akil-degiliz.html
Share:

İhsan Fazlıoğlu Konferansı: "Mekanın İmkanı, Kimlik İnşasında Kurumsal Hafızanın Yeri Üzerine Felsefi Bir Soruşturma"


İhsan Fazlıoğlu Konferansı: "Mekanın İmkanı, Kimlik İnşasında Kurumsal Hafızanın Yeri Üzerine Felsefi Bir Soruşturma" 


İhsan Fazlıoğlu, Kilis 7 Aralık Üniversitesi’nde "Mekanın İmkanı, Kimlik İnşasında Kurumsal Hafızanın Yeri Üzerine Felsefi Bir Soruşturma" başlıklı bir konferans verdi. Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Konferans Salonu’nda düzenlenen sunumda Fazlıoğlu, mekanın, insanın zihin dünyasının bir yansıması olduğunu ve medeniyetin somut göstergesi olarak mimarinin toplumun yaşama biçimi ile birlikte düşünülmesi gerektiğini ifade etti. 

Mekan algısından medeniyet tasavvura, mensubiyetten, mesuliyetlere kadar birçok hususu derinlemesine ele alan Fazlıoğlu, düşüncelerle eylemler arasındaki kopukluğun hayatın her alanında kendini gösterdiğini ve toplumsal şizofreniye yol açtığını belirtti. Program, Fazlıoğlu’nun dinleyicilerin sorularını cevaplandırması ve kitaplarını imzalamasıyla sona erdi.

İhsan Fazlıoğlu hocamızın "Mekanın İmkanı, Kimlik İnşasında Kurumsal Hafızanın Yeri Üzerine Felsefi Bir Soruşturma" başlıklı konferansının kaydını istifadenize sunuyorum. Elinizde mevcut olan ders, konferans ve okuma programlarının kayıtlarını mnergiz@live.com adresine e-posta ile göndererek daha çok kişinin hocamızın sunumlarından istifade etmesini sağlayabilirsiniz. Saygılarımla.
Muhammet Negiz

Konferans kaydını dinlemek için butona tıklayınız:



KONFERANSIN YOUTUBE KAYDI

 Bölüm-1


Bölüm-2

 
Bölüm-3

Hocamızın konuşmasında atıfta bulunduğu yazıları ve röportajlarına aşağıdaki linklerden erişebilirsiniz:

Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu “Şeylerin Arasında Yaşamak Hayatın Anlamı Üzerine Dairevi Akıl Yürütmenin İmkanı Var Mı?"


Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu: “Şeylerin Arasında Yaşamak: Hayatın Anlamı Üzerine Dairevi Akıl Yürütmenin İmkanı Var Mı?" İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Dr. İhsan Fazlıoğlu, Teknik Elemanlar Derneği (TEKDER) İstanbul Şubesi’nin düzenlediği bir panelde...
Share: 



İhsan Fazlıoğlu ile Röportajlar Serisi XVIII: "Bâliğiz Ama Âkil Değiliz"


İhsan Fazlıoğlu ile Röportajlar Serisi XVIII: "Bâliğiz Ama Âkil Değiliz" Deizm ve ateizm tartışmaları son birkaç aydır gündemimizden düşmüyor. Gençler üzerinden hareketle şekillenen bu tartışmalar Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu Hocanın bir konferansından cımbızla alınan sözlerle...
Share: 

İhsan Fazlıoğlu: "Vatan, insanı yorar"


İhsan Fazlıoğlu: "Vatan, insanı yorar" İS­TER eği­tim, is­ter kon­fe­rans, is­ter­se zi­ya­ret ama­cıy­la ol­sun, yurt­dı­şı­na her çık­tı­ğım­da, git­ti­ğim ül­ke­ler­de ya­şa­yan öğ­ren­ci, iş­çi ya da bir bi­çim­de ora­ya yer­leş­miş Türk­ler­le yap­tı­ğım soh­bet­ler­de,...
Share: 

Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu'nun "Şiir" Alanındaki Makaleleri

» » »    Bir Bilgi Türü Olarak Şiir Üzerine Bir Taslak
» » »    Bu-ara-da olan’ın dili: Şiir
» » »    Şiir, Türkleri Kurtarabilir mi?
» » »    Varlık'ın Bir Dili Olarak Şiir
» » »    Varlık'ın Manzûm ve Mensûr Tasavvuru'na Giriş

Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu ile Muhammet B. Halil El-Kudusi'nin Hikmetullah El-Haffiye Adlı Eser Söyleşisi


Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun "bilgi kendine kayıtsız kalan kişileri ve toplumları affetmez"  nasihatini dikkate alarak, bilgiye ve bilginlerimize kayıtsız kalmama adına fazlioglu.blogspot.com adresinde samimi bir çalışma başlatılmıştır. Bu platform üzerinden...
Share: 


Haber metni kaynak: 
http://www.milliyet.com.tr/7-aralik-universitesi-prof-dr-ihsan-kilis-yerelhaber-2763447/
Share:

En Popüler Yayınlar

Total Pageviews

"Erdemlerin en büyüğü bilimdir. İnsanlar erdem sahibi olmazsa, şehir ve yöneticiler de erdemli olmaz."
Farabi, Erdemli Şehir

Bu Blogda Ara

Blogger tarafından desteklenmektedir.