"İdrâki olmayan doğru bilmez; vicdanı olmayan güzel eylemez."
"Bizge vacip olğan – soñki nefeske qadar millet ve yurt oğrunda ğayrettir." İsmail Bey Gaspıralı

16 Şubat 2019 Cumartesi

Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu: Selçuklu Okumaları | Yenilenme Döneminin Yol Alışı (Kayseri BÜSAM)

Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu: Selçuklu Okumaları | Yenilenme Döneminin Yol Alışı (BÜSAM)




Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu: Selçuklu Okumaları | Yenilenme Döneminin Yol Alışı (Kayseri BÜSAM)

Selçuklu Okumaları kapsamında Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu'nun Kayseri BÜSAM'da vermiş olduğu aşağıda konu başlıkları derslerden 2.si erişime açılmıştır.
1.Ders: Yenilenme döneminin kuruluşu: Merv’de Tahkîk, Tahrîr ve Talîm
***Bu Derse Dair İzlenimler:
2.Ders: Yenilenme döneminin yol alışı: Merâğa ve Tebrîz matematik-astronomi okulları 3.Ders: Yenilenme döneminin mayalanması: Anadolu’daki terkîb

Daha önceki günlüklerde Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nu tanımadan, dersini dinlemeden önce önyargılarım olduğunu söylemişti. Fakat Büsam’ın açılış dersini dinlediğim günden sonra, Büsam’a gelen değerli hocaların içerisinde İhsan Fazlıoğlu’nun çok istisnai bir yeri olduğunu da belirttim. İhsan Fazlıoğlu’nun derslerini kaçırmamaya özellikle dikkat ediyorum. Nitekim Selçuklu Okumaları atölyesi için 7 Nisan’daki
dersini de kaçırmadım. Dikkatle dinledim. Sayfalarca not aldım. Yine kendisinden bekleneni yaptı ve bizleri adeta bilgi bombardımanına tuttu.
"Yenilenme Döneminin Yol Alışı: Meraga ve Tebriz Matematik ve Astronomi Okulları" başlıklı dersinde İhsan Fazlıoğlu’nu dinlemek hayret duygusu uyandırdı. Biz genelde tarihimizi askeri ve siyasi tarih olarak biliriz. Bilim tarihi açısından ne kadar cahil olduğumuzu görmek şaşırtıcıydı. Çünkü genellikle Türk İslam medeniyetinin bilimsel gelişmelere kapalı olduğu gibi bir algı hakimdir. İslam’ı bilimin önünde bir engel olarak gören, İslam alimlerini bağnaz ve bilime karşı insanlar olarak gören anlayış uzun zamandır bize bunu dayatır. Kimimiz boyun büker, Gazali başta olmak üzere bir çok alimin felsefenin, bilimin önünü kapattığını iddia ederiz. Kimimiz de hayır öyle değil, aslında bunlar tamamen bir ön yargıdan ibaret diyerek meselenin aslını izah edecek bilgiye sahip değilizdir. Nihayetinde Türk İslam medeniyetinin bilimsel tarihi bizim için tamamen karanlık bir noktadır.

İşte İhsan Fazlıoğlu bizim için karanlık olan bu tarihi aydınlatan bir konferans verdi. İslam alimlerinin ilk dönemde yöntemleri tekamül ettirerek önemli çalışmalar yaptığını, 1200-1600 tarihleri arasında nitelik ve nicelik bakımından yüksek ve yaygın bir entelektüel faaliyet yaşandığını bizlere anlattı. Alimlerin isimlerini, hangi eserleri yazdıklarını, hangi medreselerde yetiştiklerini, Meraga ve Tebriz’in o dönemde ne tür birer ilim merkezi olduğunu, bu merkezin diğer İslam beldelerine ve Avrupa’ya ne tür etkileri olduğunu detaylarıyla anlattı. Matematik ve astronominin yanı sıra tıp ve felsefenin ne derece ilerlediğini de hayretler içerisinde kalarak dinlediğimi itiraf edebilirim.
Ders bitiminde bazı öğrencilerin mırıldanmaları ayak üstü sohbetlerinde şahit olduğum sözlere dayanarak bu dersin dinleyiciler üzerinde iki tür etkisi olduğu rahatlıkla söyleyebilirim. Birinci tepki şuydu; bazı dinleyiciler (özellikle yaşı biraz ilerlemiş olanlar) ömrümüzü boşa tüketmişiz, böyle bir dersi kırk yıl önce dinlemiş olsaydık keşke diyorlardı. İkinci tepki ise şuydu; bırakın bu kadar derin ilimlere vakıf olmayı bu derste adı geçen ilim adamlarının isimlerine ulaşmak bile çok zaman ve emek isteyen bir iş. Ömrümüz, öyle parlak bir dönemi yeniden yaşamayı bırakın, öğrenmeye bile kifayet etmeyebilir.
Biraz önce bahsini ettiğim ümit ve ümitsizlik arasındaki duyguları herkes gibi ben de yaşadım. Fakat asla yılgınlık hissine kapılmamak gerekiyor. Yapılacak iş çok. Bu iki yaklaşım şunu gösteriyor. Aslında biz geçmişte gerçekten büyük ve önemli işlere imza atmışız. Bunu yeniden yapmamızın önünde hiçbir engel yok. Bu noktada bir ümit, tünelin ucunda bir ışık gözüküyor. Ama o kadar büyük işler yapılmış ki, yeniden bir benzerini yapmak neredeyse imkansız gibi gözüküyor. Burada da bir ümitsizlik, bir yılgınlık uyanıyor sanki. Bu haliyle İhsan Fazlıoğlu’nun dersini dinlemek bize hem keyif, hem bir kendine güven duygusu, bununla birlikte büyük bir sorumluluk duygusu da yükledi denilebilir.
BÜSAM bu derslerle üzerimizdeki ölü toprağını silkelemenin ilk adımlarını atıyor. Sonuçta bir yerden başlamak gerekiyordu. Şairin dediği gibi neyi kaybettiğimizi hatırlamamız gerekiyordu. İhsan Fazlıoğlu da bize kaybettiklerimizi hatırlatıyor. İyi de ediyor. *** Kaynak: Şehir Dergisi | BÜSAM Akademi İstifade edilmesi dileğiyle... M. Negiz
fazlioglu.blogspot.com
Share:

29 Ocak 2019 Salı

BİLGİ MANTIK VE VARLIK İLİŞKİSİ | PROF. DR. AHMET AYHAN ÇİTİL


Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu'nun sosyal medya aracılığıyla ve "DÜŞÜNEN ŞEHİR'in Ocak sayısı ulaştı. Şöyle bir göz gezdirdikten sonra sadece "DÜŞÜNEN" değil "DÜŞÜNDÜRTEN" bir dergi olduğunu gördüm. Özellikle değerli Filozof Ayhan ÇİTİL'in "Bilgi, Mantık ve Varlık İlişkisi" adlı yazısı muhakkak okunmalı... Sa'yiniz meşkur ola..." ifadeleri ile önerdiği yazıyı ve ilgili sunumu iktibas ediyoruz. Yararlı olması dilekleriyle...

BİLGİ MANTIK VE VARLIK İLİŞKİSİ | PROF. DR. AHMET AYHAN ÇİTİL
 BÜSAM Şehir Akademi’de yapılan seminerin metnine erişim için linke tıklayınız.
Semineri izlemek için aşağıdaki butona tıklayınız.

 

BİLGİ MANTIK VE VARLIK İLİŞKİSİ | PROF. DR. AHMET AYHAN ÇİTİL
Share:

27 Ocak 2019 Pazar

İhsan Fazlıoğlu:"Konu,Yöntem ve Amaç açısından Osmanlı Felsefe-Bilim Tarihine Bir Giriş" | Makedonya


İhsan Fazlıoğlu:"Konu,Yöntem ve Amaç açısından Osmanlı Felsefe-Bilim Tarihine Bir Giriş" | Makedonya

İhsan Fazlıoğlu'nun "Konu, Yöntem ve Amaç- açısından- Osmanlı Felsefe-Bilim Tarihine Bir Giriş" başlıklı Osmanlı Ortak Mirasımız Projesi Açılış Semineri Uluslararası Balkan Üniversitesi Rektörlük Binasında gerçekleştirilmiştir. 18.01.2019 tarihinde Üsküp/Makedonya'da gerçekleşen bu etkinliğin video kaydını istifadenize sunuyoruz. Yararlı olması dilekleriyle...
Mp3 olarak kaydetmek için LİNKE TIKLAYINIZ.
Share:

23 Ocak 2019 Çarşamba

İhsan Fazlıoğlu Röportajı: “Düşünce geleneğimizin ihyası; geçmişi anlamak, şimdiyi bilmek ve geleceği öngörmekle mümkündür.” Dr. Lamia Levent Abul ve Emin Gürdamur

İhsan Fazlıoğlu Röportajı: “Düşünce geleneğimizin ihyası; geçmişi anlamak, şimdiyi bilmek ve geleceği öngörmekle mümkündür.” 

SÖYLEŞİ 

“Düşünce geleneğimizin ihyası; geçmişi anlamak, 

şimdiyi bilmek ve geleceği öngörmekle mümkündür.”

İHSAN FAZLIOĞLU 

 

Dr. Lamia LEVENT ABUL | Emin GÜRDAMUR 

Sizin ifadenizle söyleyecek olursak “yer ve gökler ile arasında bulunanlar hakkında tefekküre davet eden” İslam dini, vahyin ve aklın rehberliğinde cihanşümul bir bilim geleneği oluşturmuştur. Bu geleneğin iskeletini oluşturan düşüncenin temel dinamiklerden söz eder misiniz? 

İskelet hâlinde dahi olsa bu soruya cevap vermek o kadar kolay değil. Yine de kısaca şunlar söylenebilir: İnanmak, bilmek, düşünmek ve tezevvuk dört insani duyuştur. Önemli olan bu duyuşları kötürümleştirmeden birlikte muhafaza etmektir çünkü hiçbiri diğerinin yerine ikame edilemez. Bu çerçevede dikkat edilmesi gereken bu duyuşların bizatihi kendileridir; tarihî tezahürleri değil. İslam temeddünü, coğrafi vüsat ve tarihî imtidad kategorilerinin içinde çok çeşitli inanma, bilme, düşünme ve tezevvuk gelenekleri inşa etmiştir. Yani tek bir bilme geleneği yok; kelami, tabîî, talimî, işrâkî, irfani ve İbn Heysem'in terkibî yaklaşımı gibi pek çok farklı gelenek mevcut. Bu geleneklerin hayat görüşü, ilkeler bakımından ortak olmakla birlikte, bu ilkelerin idraki, ifadesi ve değişik tabiat ve hayat resimleri ile bütünleştirilmeleri farklılıklar gösterir. Belki bu süreçte en önemli ilke itikatta vahdet; ilimde kesret ilkesinin takip edildiği epistemolojik bir çoğulculuğun benimsenmesi; mevcut yöntemlere birer perspektif muamelesi yapılmasıdır. 

Tarih bize Müslüman bilginlerin özellikle Orta Çağ boyunca bilime öncülük ettiğini gösteriyor. Tercümeler yoluyla Batı’ya aktarılan ilmî mirasımız sonucunda meydana gelen gelişmeler ve varsa bu güne yansımaları nelerdir? 

Öncelikle 'Orta Çağ' diye bir kavramsallaştırmayı tanımıyorum; benim öyle bir çağım hiç olmadı. Bunu geçiyorum. Bilim, tarihîdir yani muhdes, zaman ve mekânla kayıtlı. Dolayısıyla beşerî bir hâdisedir. İnsan türünün müteâl ortaklığı nedeniyle doğal olarak insanlığın ortak hafızasının bir parçasıdır. Her kültür de çok değişik tarihî şartlar altında bu hafızadan faydalanır. İslam temeddünü, nasıl kendinden önceki birikimi tevârüs, temellük ve temessül edip tercüme ve telife konu kıldıysa kendinden sonra gelen Batı Avrupa da ondan istifade etmiştir. Başka bir deyişle beşerî hâdiseler evrimseldir; birbirine katılırlar. Amerika Birleşik Devletleri, Batı Avrupa'dan aldı; Batı Avrupa, İslam'dan; İslam, Mezopotamya, Mısır, Hint, hatta Çin ve özellikle Helenistik dönemden; Helenistik dönem ise Klasik Yunan, Mezopotamya, Persler, Mısır ve diğer Anadolu kültürlerinden; Yunan da kendinden önceki tüm Akdeniz coğrafyasından. Aralarındaki ilişkiler de lâzım-melzûm ilişkisidir. Biri olmadan diğeri de olmaz. Kısaca, bugün dün olmadan varlığa gelemeyeceğinden, İslam temeddünü de olmasaydı bugünkü Dünya da varlığa gelemezdi. Dolayısıyla birbirlerinin basit bir yansımaları olmalarından değil; tersine birbirlerinin varlık koşulu olmalarından bahsediyorum. 

Bugün Müslümanlar kendi bilimsel geleneklerinden, düşünce köklerinden büyük ölçüde uzaklaşmış görünüyor. Bu uzaklaşmanın sebeplerini nerede aramalıyız? 

Ne demiştik? Tarihî bir hâdiseden bahsediyoruz. Doğal olarak mekân-zaman kayıtlı her şey gibi insanın dört duyuşunun tezahürleri de değişecektir; değişmiştir de. Burada önemli olan hayat görüşünü ilke düzeyin-de muhafaza etmek; zamanın imkânları içinde idrak ve ifade becerisini gösterebilmektir. Ve dahi yeni tabiat ve hayat resimleri ile zamanımızın imkânları içinde idrak ve ifade ettiğimiz hayat görüşümüzü bütünleştirme, dolayısıyla yeni âlem tasavvurları kurmayı becermektir. Kısaca işlevlerini kaybetmiş âlem tasavvurlarımızı terk etmek bizleri ürkütmemeli. İşlevlerini kaybettiler çünkü yeni tabiat ve hayat resimleri gelişti. Yapmamız gereken bir bütün olarak işlevlerini kaybetmiş eski âlem tasavvurlarımızı korumak değildir; tersine terk etmektir, uzaklaşmaktır; ama aynı zamanda o âlem tasavvurları ile katıp karışan hayat görüşümüzün eski idrak ve ifadelerini dikkatlice, ilkeleri zedelemeyecek şekilde ayıklamak gerekiyor. Hatamız, bu ayrımları yapmadan hayat görüşümüzün ilkelerini de ihmal etmek yoksa eski âlem tasavvurlarını bir bütün olarak korumak doğru değildir... 

İslam-Türk felsefe-bilim tarihini, İslam bilim-felsefe tarihinin 'kayıp halka'sı olarak adlandırıyorsunuz. Kayıp halkayı yani geçmişimizden tevârüs ettiğimiz ve çoğundan habersiz olduğumuz ilmî mirasımızı nerede aramalıyız ve bulmak için neye ihtiyacımız var? 

Öncelikle bu adlandırmayı ben yapmıyorum; Arap milliyetçileri ve onların Türkiye'deki mukallitleri yapıyor. İlmî mirasımızı başta yazma eserler olmak üzere günümüze gelen tereke-de aramalıyız. Bulmak için ise tahkir ve takdis etmeden ama takdir ederek çalışmaya ihtiyacımız var. Gelişigüzel çalışmak değil ancak; çağımızın felsefe-bilim tarihi çalışma yöntemlerine uygun olarak. Ama en önemlisi, geçmişi tarihe dönüştürmek… Yani gelecek için yola çıkmak, geçmişimizi geleceğimiz için istihdam etmek; işte tüm bunlar geçmişimizle gelecekte karşılaşmak demektir; o zaman yani bu karşılaşmada o geçmiş tarihe dönüşür. Unutulmamalıdır ki, keşf-i kadim yapabilmenin ilk şartı vaz-i cedîd'tir ve ilginç şekilde vaz-i cedîd için atılım yapabilmek için gerekli özgüvenin asgari koşulu da keşf-i kadimdir. Görüldüğü üzere bu iki eylemin arasında bir öncelik-sonralık ilişkisi değil bir koşutluk ilişkisi vardır; bu da sürekliliği inşa eder; akışı, örüntüyü. Tam bu noktada şöyle bir nükteyle demek istediklerimi daha açık kılmak isterim: Arapçada 'dede' malum 'cedd' demektir. Cedd sözcüğü 'yeni' anlamına gelen 'cedîd' ile aynı kökten gelir. Niçin? Çünkü dede torun ile kendini yenilemiştir; bu nedenle cedd adını alır. Başka bir deyişle siz kendinizi yenilediğinizde kadim olursunuz; yani ileriye adım atan, takaddüm eden. İşte bu nedenle yenilenmek yani tecdîd, geçmişi kadim kılmak için elzemdir. Kısaca her yenilemek bir tür yinelemektir ama öne adım atacak şekilde. 

İslam dünyasının coğrafi işgalden daha çok akıl işgaline uğradığını ve öncellikle zihnî ve vicdani işgallerden kurtulmamız gerektiğini belirtiyorsunuz. Beraberinde Batı’nın bilimsel gelişmeleri karşısında edilgen bir hâletiruhiye içerisinde olmayı getiren bu zihinsel işgali aşmak nasıl mümkün olur? 

Coğrafi işgal askerî tedbirlerle giderilir ancak vicdani işgal için kendi hayat görüşümüzü, anlam-değer dünyamızı yeniden ifadelendirmeliyiz. Zihnî işgal için ise gerçeklik kürelerine bizzat yönelerek, kendi sorunlarımızla bizzat yüzleşerek kendimize has kavramlarla, yargılarla, modellerle iş görmeye başlamalıyız. Elbette denilenler, insanlığın müşterek tecrübesinden faydalanmayı reddetmiyor. Kastedilen kültürümüze ve temeddünümüze ait, kendi anlam-değer dünyamız-dan, hayat görüşümüzden türetilmiş metafizik çanaklarımızın bulunması. Bu metafizik çanaklar var olduğu sürece dışarıdan gelen ve gelecek tüm malumat yığınlarını dönüştürürüz; bizleştiririz. İnsanın en önemli alametifarikası dik durmadır; biyolojik dik durma gibi psikolojik dik durmaya da ihtiyacımız var. 

Psikolojik dik durma da ancak ve ancak ufka kendi gözlerinizle bakmanızla mümkündür. Biyolojik anlamda gözün bana ait olması bakışımı bana ait kılmaz çünkü gören göz değil, 'ben'im. O anlam-değer dünyasının inşa ettiği 'ben' yok ise bedenî göz rüzgârın önündeki kâğıt gibidir. Benzer cümleler bir kültür, bir medeniyet için de geçerlidir. 


İnsan bir topluluk içinde doğar; bu topluluk içinde şahsiye-tini, kişiliğini kazanır ve ‘ben’ demesini öğrenir. Daha sonra içinde yaşadığı toplumun anlam-değer dünyasına dâhil olur; özellikle büyük öl-çekli eğitim-öğretim sürecinde kimlik (hüviyet) elde eder; mensubiyeti oluşur ve ‘biz’ demeyi benimser. 


Oryantalizm dilimizde ve düşüncemizde yaptığı manipülasyonla bizim bilgiyle temasımızı da belirliyor. Mesela Müslüman bilginlerle ilgili literatürümüz bile Batı tarafından kabullenilen isimlerle mahdut. Siz bu durumu, “başkalarının anlattığı hikâyelerin içinde yaşamak” olarak ifade ediyorsunuz. İslam bilim geleneğiyle organik bir ilişki kurabilmek için nelere öncelik vermemiz gerekiyor? 


Bu soruya verilecek yanıt yukarıda denilenlerle bağlantılı hiç şüphesiz. İnsan bir topluluk içinde doğar; bu topluluk içinde şahsiyetini, kişiliğini kazanır ve ‘ben’ demesini öğrenir. Daha sonra içinde yaşadığı toplumun anlam-değer dünyasına dâhil olur; özellikle büyük ölçekli eğitim-öğretim sürecinde kimlik(-hüviyet) elde eder; mensubiyeti oluşur ve ‘biz’ demeyi benim-ser. Hem bu süreçlerde hem de özellikle âkilbâliğ sürecinde kendilik bilincine erer; haysiyet kazanır. Dolayısıyla haysiyet - şahsiyet - hüviyet, yani kendilik - kişilik - kimlik bir bütün oluşturur. Bu bütün bizim 'özne' olma-mızı sağlar. Özne olmak irâdî ve ihtiyârî eylemin en temel ontik zeminidir. Mesele ciddidir çünkü tarihte aktör olmak ile fak-tör olmak arasındaki ince çizgi burada çizilir. Kendi hikâyenizi yazabilmenizin asgari şartı da bu ilkedir. Tersi durumda başkalarının sizler için kaleme aldığı hikâyelerde figüran olmak zorunda kalırsınız. Hikâye size hem anlatılarınızı verir hem de takip edeceğiniz örnekleri. Anlatınız yani anılarınız var ise anlarsınız ve dahi anlamlandırabilirsiniz. Yoksa size bunak denir çünkü bilmeyen, anlamayan ve anlamlandırmayan kendini kaybetmiş demektir. Hikâye taklit etme anlamına da sahip olduğu için hikâyeleriniz aynı zamanda sizin temsillerinizi verir. Bugün özellikle gençliğin elinde kahramanları yok; sadece askerî alanda değil; matematik, astronomide, musikide, fizikte, mekanikte vb. kahramanlara ihtiyaç var. Bunu karşılamaz isek insanlar kendilerine başkalarını örnek alacaklardır ki, bu da son derece doğaldır. Elbette burada akademik anlamda uzmanlığı kastetmiyorum. Tersine tüm bunların günlük kültürel hayatta kılcal damarlara kadar sinmesine işaret ediyorum. 


İslam-Türk felsefe-bilim geleneğini tekrar ortaya çıkarmak adına pek çok çalışmaya öncülük ettiniz. Bu çalışmalar nasıl yankı buldu ve gelecek adına ümitvar olduğunuzu söyleyebilir misiniz? 

Yankı buldu ancak yeterli derecede değil. Açıkçası böyle bir beklenti içinde de değilim. Vazifemi yapmaya çalışıyorum. İşin başında olumlu ya da olumsuz bir beklenti içine girseydim çokça hayal kırıklığına uğrardım çünkü. Gelecek için ümitvarım çünkü gençler yetişiyor. Bu işlere ilk başladığımda klasik metinleri mefhumuyla okutacak insan bulamıyordum. Mesela, eski bir hesap kitabını döneminde tanınmış klasik tarzdaki bir molla ile okumaya yeltendiğimde çift sayı anlamında kullanılan 'zevc' kelimesini 'eş' olarak tercüme etmişti. Matematik bilimlerde, hatta geç dönem mantık, felsefe ve kelam sahalarında okuduğum hemen tüm klasik metinler için aynı şeyleri söyleyebilirim. Hâlbuki şimdi bu metinleri mefhumlarıyla ezbere okutan genç meslektaşlarım var. Bilginin zihinlerde bulunduğu yerde korku olmaz; ümit olur. Tam da böyle bir noktadayız. 


Şimdiye kadar söylediklerinizi dikkate alarak sormak isterim: Türkiye'de felsefe -bilim geleneğimizle nasıl bir ilişki kuruluyor ki bir türlü sağlıklı bir sonuç elde edemiyoruz? 

Bu soru önemli; cevabı da... Şöyle düşünelim, herhangi bir alanda teknoloji eğitimi görmek istiyorsanız teknolojinin geldiği son noktayı esas alırsınız. Ya da tıp fakültesine gittiğinizde tıbbın geldiği son aşamayı tahsil edersiniz. Tıp tarihini bilmek sizi daha iyi tabip yapmaz. Düşünce böyle değildir; çünkü düşünce geçmişi ile birlikte yürür ki, o ‘birlikte’ temsil edildiği kadarı da tarih adını alır. Ancak bu geçmişle ilişki kurmanın sahih bir yöntemi olmalı. Şöyle bir baktığımızda Bu Ülke'de beş farklı öbek görüyorum: Birinci öbek 'Yok sayanlar'; bunlar üzerine konuşmaya gerek yok çünkü bu toprakların tarihî tecrübesini dikkate almayanları ben de ciddiye almam... İkinci öbek "Geçmişte yaşayanlar" yani geçmişe gidip orada yaşa-maya çalışanlar; bu belki sıcak ama bir süre sonra sizi fosilleştirir. Üçüncü öbek ise "Geçmişle yaşayanlar"; başka bir deyişle geçmişi olduğu gibi bugüne taşıyanlar ki bu tavır da sizi gölleştirir; bir süre sonra da çamur kılar, kurutur. Dördüncü öbek "Geçmişi, şimdiye göre tahrip edenler" yani geçmişi kendi uzay-zamanın kategorileri dışına çıkartıp anakronik bir biçim-de okuyanlar. Son olarak yani beşinci öbek, "Geçmişi şimdinin parçası kılanlar"; bunlara da "Geçmişi güncelleyerek şimdiye aktaranlar" da diyebiliriz. Bu öbek geleceğe yönelik hatta ilişik eyleyenlerdir ki bu eylem geçmişi şimdinin içinden süzülerek geleceğe taşır; kısaca onu güncelleyerek aktarır. Bunu başarabilmenin yolu ve yordamı yukarıda değindiğimiz gibi hayat görüşünü yeniden ifadelendirmek ve çağın tabiat ve hayat resimleriyle yüzleşmektir. Bunu yaptığınızda geçmişinizdeki tecrübeye yönelir ve o tecrübeyi geleceğe ilişkin eyleminizin bir parçası kılarsınız. Bu da size içinde soluklanacağımız yeni âlem tasavvurları sunar... Dediklerimi bir kavram çiftiyle de özetlemek isterim: 'Fehm' yani 'anlamak' geçmişe ilişkindir; 'ilim' yani 'bilmek' ise geleceğe; fehm ve ilim birlikteliği ise geleceği inşa eder. 


Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu Kimdir?

İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü. 1966 yılında Ankara’da doğdu. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümünü bitirdi (1989). Ürdün Üniversitesinde (Amman) ve Arap Bilim Tarihi Enstitüsünde (Halep) bilim ve matematik tarihi üzerinde araştırmalar yaptı (1990-1992). Yüksek lisans çalışmasını İ.Ü. Bilim Tarihi Bölümünde (1993); doktorasını, İ.Ü. Felsefe Bölümünde tamamladı (1998). Oklahoma Üniversitesinde (ABD) sahasıyla ilgili araş-tırmalar yaptı (2001-2002). McGill Üniversitesi (Kana-da), İslam Araştırmaları Enstitüsünde misafir öğretim üyesi olarak bulundu, proje danışmanlığı yaptı ve kıdemli araştırmacı olarak çalıştı (2008-2011). Fazlıoğlu hâlen İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Edebiyat Fa-kültesi, Felsefe Bölümünde öğretim üyesidir (2011-…). Fazlıoğlu, felsefe-bilim tarihi ile matematik tarihi ve felsefesi üzerine yoğunlaş-makta, özellikle bu yapıların İslam-Anadolu Selçuklu-Osmanlı-Türk medeniyet tarihi içerisindeki gelişmelerini yazma kaynaklara dayanarak incelemekte ve yayınlar yapmaktadır. 


Kaynak:

Dr. Lamia Levent Abul ve Emin Gürdamur, Diyanet Dergisi, İslam Bilim Tarihi, 2019.

Röportajı PDF olarak kaydetmek için;
 linke tıklayınız.
Share:

15 Ocak 2019 Salı

Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, Doç. Dr. Eşref Altaş, Doç Dr. Lütfi Sunar ve Dr. Halil İbrahim Üçer ile "Arayışlar Dönemi-Tahkikin Eşiğinde İslam Düşüncesi" Paneli Gerçekleşti


Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, Doç. Dr. Eşref Altaş, Doç Dr. Lütfi Sunar ve Dr. Halil İbrahim Üçer ile "Arayışlar Dönemi-Tahkikin Eşiğinde İslam Düşüncesi" Paneli Gerçekleşti 


Kayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından kurulan Büyükşehir Belediyesi Stratejik Araştırma Merkezi (BÜSAM), Kayseri kültürüne ve düşünce dünyasına yönelik çalışmalarına devam ediyor. BÜSAM bünyesindeki Şehir Akademi'de bir süredir gerçekleştirilen İslam Düşünce Atlası okumalarının ardından kapsamlı bir panel yapıldı.

BÜSAM'ın İstanbul İlmi Araştırmalar Merkezi ile birlikte gerçekleştirdiği İslam Düşünce Atlası okumaları sona erdi. 7 ders süren okumaların ardından Büyükşehir Belediyesi Meclis Salonu'nda bir panel düzenlendi. Panelin moderatörlüğünü Büyükşehir Belediyesi'nin çıkardığı Şehir Kültür Sanat ve Düşünen Şehir dergilerinin Genel Yayın Yönetmeni Dursun Çiçek yaptı. Panele konuşmacı olarak İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyeleri Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, Doç. Dr. Eşref Altaş, Doç Dr. Lütfi Sunar ve Dr. Halil İbrahim Üçer katıldı.


"Arayışlar Dönemi-Tahkikin Eşiğinde İslam Düşüncesi" konulu panelde sözlerine insanın kendisini fiziki anlamda da metafizik anlamda da saldırılardan koruma ihtiyacına değinerek başlayan Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, "İçinde yaşadığımız bu hayatı metafizik saldırılardan, bunalımlardan korumamız gerekiyor. Bir kültür bunu başaramıyorsa ya bir başka kültürün fikrine katılmak zorundadır ya da hastalanmak durumundadır" dedi. Dinin çok dar kapsamda düşünüldüğünü de ifade eden Fazlıoğlu, din doğumdan ölüme kat ettiğimiz mesafe ve bizleri dağılmaktan koruyan bütünümüz olduğunu kaydetti.

Dinin makul olarak ifadelendirilmesi halinde insanlar tarafından paylaşılabileceğini de dile getiren Prof. Dr. Fazlıoğlu, "Bireysel olarak dine inanabilirsiniz; ama buna insanların katılmasını istiyorsanız ya güç kuvvet gerekir ya da nazari faaliyet gerektirir. Dolayısıyla akıl yoluyla iknaya yöneleceksiniz. Dini makul bir nazari ifadeye dökemezsek 20-30 yıl sonra İslam bir mitolojiye, bir psikolojiye dönüşecektir. Tehlike bu kadar büyüktür" diye konuştu. - KAYSERİ

Haber metni kaynak:
https://www.haberler.com/busam-dan-arayislar-donemi-paneli-11614766-haberi/
Share:

12 Ocak 2019 Cumartesi

Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, İslam Düşünce Enstitüsü'nde Seminer Verdi: "Klasik Dönem İslam Temeddününde Felsefe - Bilim Yöntemlerinin Teşekkülü"

Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, İslam Düşünce Enstitüsü'nde Seminer Verdi: "Klasik Dönem İslam Temeddününde Felsefe - Bilim Yöntemlerinin Teşekkülü"

İhsan Fazlıoğlu'nun İslam Düşünce Enstitüsü'nde vermiş olduğu "Klasik Dönem İslam Temeddününde Felsefe - Bilim Yöntemlerinin Teşekkülü" başlıklı semineri izlemek için bağlantıya tıklayınız.


Share:

31 Aralık 2018 Pazartesi

İhsan Fazlıoğlu ile Konya Camlı Köşk Söyleşisi: "Kendini Aramak"


İhsan Fazlıoğlu ile Konya Camlı Köşk Söyleşisi: "Kendini Aramak"


*Söyleşiyi dinlemek için butona tıklayınız (1 saat 42 dk):

Söyleşi hakkında not alınan izlenimlerin bir kısmı aşağıdaki gibi iktibas edilmiştir:

Söyleşi, insanın varoluşunun diğer varlıkların var olma durumundan farkının ne olduğunun vurgulanmasıyla başladı. Bir ağacın var olması için bir mekânda bulunmasının yeterli olduğunu ve o ağacın yapraklarının sayısından, dallarının şekline kadar tüm özelliklerini içinde bulunduğu o mekânın belirlediğini söyleyen İhsan Fazlıoğlu, insan için durumun farklı olduğunu belirtti. Yani, insanın var olabilmesi için sadece bir mekânda bulunması yeterli değil. İnsanın varoluşunun diğerlerinden farklı oluşu İngilizceye de yansımış. Diğerlerinin varlığını anlatmak için “The God is.”, “The universe is.” demeyi yeterli bulan İngiliz, insanın varoluşunu anlatırken cümleyi şu şekilde kurma gereği duyuyor: ” The human is exist.” Yani insan, basit bir var olan değil, bir varoluşu olandır.

Bizim de dünyadaki diğer her şey gibi varlığımızın mümkün olması iklim, çevre koşulları gibi bazı maddi şartlara bağlı. Buna eman diyoruz. İşte, diğerlerinin varlığı için emanın sağlanması yeterliyken, insanın varoluşu için ikinci bir şarta ihtiyaç var: iman. İnsan, varoluşunu iman ile devam ettiriyor. İhsan Fazlıoğlu “İman” kelimesini yalnızca İslami terminolojideki anlamıyla kullanmıyor burada, Müslüman veya değil, hiçbir insanın bir şeye iman etmeden varoluşunu sürdüremeyeceğini söylüyor ve burada “İman” kelimesiyle kendini sürekli yorumlayan ve sorgulayan bir hâl içinde olmaktan bahsettiğini ifade ediyor. İşte, giyinmek, yemek yemek, ordular beslemek gibi faaliyetlerle maddi bir güvenlik alanı oluşturup emanı sağlayan insan, sanatla uğraşarak, ahlâkî, felsefî ve dinî sistemler kurarak da manevi var oluşunu emniyete alıyor ve imanını sağlamış oluyor. İlkinde, tabiatta var olan insan, ikincisinde hayattaki varoluşunu tamamlıyor.

Şimdi sorumuz şu: her insan varoluşunu sürdürmek, emniyete almak için bu saydığımız etkinlikleri gerçekleştiriyor mu? İhsan hocanın bu soruya cevabı olumlu. Evet, herkes bunları yapıyor ama iki ayrı yolla. Bunların ilki, öğrenilmiş anlamlılık yolu. Her biri hayata ve varoluşa bir anlam yükleme çabası olan bu uğraşları herkes kendi sorusunu sorup cevap verme yolunu izleyerek gerçekleştirmiyor. Tabiata doğan ve sonra hayata çekilen insan, içinde bulunduğu kültürün yönlendirmeleriyle yapıyor bu anlamlandırmayı. Kültür tarafından eğitiliyor yani çocuk. “Eğilip bükülüyor.”

İhsan hocamıza göre insanı eğiten kültür, bir tarafıyla insanî bir başarıdır, bir tarafıyla ise insanlaşmayı kötürümleştirir. Çünkü insanın soru sorma duyusunu köreltir ve susturur ki bu soru sorma duyusu, insanın varoluşunu anlamlandırmak için kullandığı ikinci ve asıl yoldur.

İslam medeniyetinde bu susturulmaya karşı çıkan tarafın tasavvuf olduğunu söylüyor hocamız. Tasavvufun, sanıldığının aksine zenginleşme ve konfora karşı şehri terk etmekten ibaret olmadığını, bununla beraber asıl reddettiği şeyin dini pratiğin kültürleşip alelâdeleşmesi olduğunu belirtiyor. Konu buraya gelmişken, bugünün tasavvufunun göbek şişirmekten başka fonksiyonunun olmadığını ve böyle bir tasavvufla hemhâl olan zümrenin de gerçeklerle yüzleşmediğini ifade ediyor İhsan Fazlıoğlu. Konuyla ilgili, bizce günün aforizması olan cümle ise şu: “Gerçeklerle yüzleşmeyenler ya küfre ya da değerlere sığınır.” Değerlere sığınan insanlar ise artık muhayyel kavramlar üretmeye başlıyor, “Bütün bunları derin devlet yapıyor” gibi söylemler üretiyor mesela. Bugün Türkiye’de olan her şeyin “bu tarlada” gerçekleştiğini, burada yetiştiğini ve bu gerçekle yüzleşmemiz gerektiğini söylüyor İhsan hoca. Buna rağmen benimsediğimiz bu geçiştiren tavır, olan bitenin üstünü örtme refleksi Türkiye’nin bugünkü dini anlayışının bir sonucu. Allah inancı tembellik yaratıyor çünkü bu Allah inancı İslamî değil, katolik.

İbn-i Bacce’nin “Tedrib’ul Mütevahhid” (Yalnız Adamın Kendini Yönetimi) isimli bir kitabı olduğunu söylüyor hocamız. Ama bu yalnızlık elitist anlamda, fildişi kulesinde toplumunu tahkir eden Türk aydınının yalnızlığı değil. Soru sorma bilincine sahip olan adamın yalnızlığı. Toplumun tamamından soru sormasını bekleyemezsiniz. Ama bir grup “yalnız adam” bu görevi üstlenmeli ve böylece bir farz-ı kifayeyi yerine getirmeli. Ama bu tefekkür hareketini gerçekleştiren insanlar bunu yapmaları sebebiyle para kazanıyorlar ise işte bu, numara yaptıkları anlamına gelir. Hiçbir tefekkür hareketi, tefekkür edeni zenginleştirmez, politik güç kazandırmaz.

İnsanın soru sormasının sebebini bir ayette bulduğunu söylüyor İhsan hoca: [لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي كَبَدٍ] (Beled Suresi 4. Ayet) Modern meallerde “İnsanı meşakkat içinde yarattık” şeklinde tercüme edilen bu ayetteki “Kebet” ifadesini İbn-i Abbas şöyle açıklamış: Dik durmak. İşte, insanın sürekli bir kaygı içinde olması ve soru sormasının nedeni, dik durmasıdır. Biz, soru sormayı bıraktığımız zaman dik durmayı da bırakmış oluyoruz. Klasik kelam kitapları “nazariyyat” ile başlayan bir medeniyetin bugününde tefekkür etmeyi unutmuş hâldeyiz ve nihayetinde geçmişinden geri kalmış bir milletiz.

Dört çeşit kitaptan bahsediyor İhsan Fazlıoğlu: Kitab-ı tekvinî (kâinat kitabı), kitab-ı tenzilî (vahiy), kitab-ı tedvinî (insanlar tarafından yazılan kitaplar) ve kitab-ı tarih. Bunların hiçbirini okumuyoruz. Kitab-ı tekvinî hakkındaki malumatlarımız diğer medeniyetletden yaptığımız çevirilerden ibaret. Kitab-ı tedvinîyi zaten okuduğumuz yok, tarihten de ders çıkarmıyoruz ve Türkiye’de Kemalistlerin Nutuk, Marksistlerin Kapital okumadığı gibi biz de Kur’an okumuyoruz. Bunu da, geçmişinden geri kalmış bir millet oluşumuzun küçük bir açıklaması olarak burada zikrettik.

Tabiatta hiçbir canlı doğal yerinin dışına çıkmaz. İnsan hariç. İnsan uçamaz, ama uçak yapar. İnsan çöp üretir mesela. İnsan kilo alır çünkü sadece acıktığında yemek yemez, istediği zaman yer. İnsanı harekete geçiren esas etken diğer canlıların aksine ihtiyaçları değil istekleridir. Bu sebeple biz doğaya direniriz. Misal, doğal olan hasta olanın ölmesidir. Tabiatta seyir böyle ilerler. İnsan dışında hiçbir canlı hastalanan bireyin iyileşmesi için tedavi arayışına girmez, hastaneler kurmaz. Çünkü mantıklı olan budur. Doğal fonksiyonlarını yerine getiremeyen beden terk edilmelidir. Ama insan bunu yapmaz. İnsan, hasta olanı iyileştirmek için çabalar. Aslan, ölen aslanın arkasından oturup şiir yazmaz ama sen hasretinden prangalar eskitirsin. Aslan, eşi öldüğü zaman civarda bir iki dolanır ama sonra gider. Sen, yıllar geçse de ölülerin hakkında konuşursun. Bütün bunlar birçok sonuca yol açar ama bunların en önemlisi kaygıdır. Bu özelliklerimiz, bizim varoluşumuzdan kaygı duyuşumuzu açıklayan özelliklerimizdir. Bunların hepsi, “Kebet”le alakalıdır. Hocamız, Müslüman olmuş papazlarla konuştuğunda onlara, Müslüman olduklarında onları en çok neyin zorladığını sormuş. “Secde etmek” demişler. Çünkü, secde hâli insanın dik durmayı terk ettiği hâl. İşte bu yüzden Müslüman yalnızca Allah karşısında secde ediyor. Geriye kalan her şey karşısında “Kebet” hâlini koruyabilmek için.

Secdenin sonradan Müslüman olan papazları zorlaması hakkında konuşurken, İbn-i Haldun’un Mukaddimesinde sorduğu bir soruyu tekrar soruyor İhsan hoca: Resulullah zamanında Medine’de Kur’an okumakla 13. yüzyılda Tunus’ta Kur’an okumak arasındaki fark nedir? Cevap ise şu: Resulullah zamanında Kur’an okumak, varoluşsal bir okumadır, 13. yüzyılda, Tunus’ta okumak ise kültürel bir okumadır. Hafız olmak, size toplumsal statü verir mesela.

Peki bu kültürel alelâdeleşmeden nasıl kurtulacağız, Kebet hâlimizi nasıl koruyacağız? Kebet, sürekli bilincinde olmamız gereken bir duruma işarettir. Nasıl sürekli soru sormaya devam edebiliriz? Bu ayet aynı zamanda kültürel normalleşmeye, alelâdeleşmeye karşı bir ayettir. Bunu sağlamanın yollarından biri ilim olabilir, ama İslam medeniyetinde bunun adı irfandır, tasavvuftur. Yani, “Tahkik-ül zât”tır. Tahkik ise bir şeyin sabit olan unsurlarına geri gitmek demektir. Yani, tasavvufta kendini tahkik etmek demek, sürekli kendini kazmak, kendinle yüzleşmek demektir. Bu ise tehlikeli bir durumdur çünkü insan, içine düştüğünde sohbet edecek birini bulabilirse veli, bulamazsa deli olur derler.

Bir insanın tahkik-ül zât yapabilmesinin asgari şartı ise “ben” ve “biz” zamirlerinden kurtulup “o” zamirine intisap etmesi, yani hüviyet kazanabilmesidir. (Hüviyet kelimesi Arapça “hüve” [o] zamirinden gelir.) Bu ise çok zor bir iştir. Zaten tasavvuf da böyle bir şeydir. Tasavvuf, hayatı insanlara kolaylaştırıp kendine zorlaştırmaktır. Misal, “Cehalet mutluluktur” sözü ile kastedilen malumattan yoksun olma hâli değil, soru sormuyor olmaktır. Soru sormadan tahkik-ül zâtın yapılamayacağı ise aşikârdır.

İhsan Fazlıoğlu, Fusus’ul Hikem’de İbn-i Arabî’nin, Resulullah’ın diğer peygamberlerin özelliklerini ihtiva etmekle beraber kendine has iki özellik getirdiğini söylediğini aktarıyor bize. Bunlar, estetik ve hüviyet. Oysa bizim kültürümüz hüviyeti yok etmeye odaklı bir kültür. Bunu bazen korumacı bir tavır sergileyerek yapıyor, bazen de direkt insanların özel hayatına tecavüz ederek yapıyor. Bizim bugün ayrık otlarına, kardelen çiçeklerine tahammül edebilen bir kültür oluşturmamız gerekiyor. Kişilerin hüviyetlerine saygı duymanın ne kadar güzel, naif bir durum olduğunu göstermek maksadıyla şu örneği anlattı hocamız: Mehmet Akif’in en büyük dostu Neyzen Tevfik. Akif Mısır’dayken Neyzen Tevfik çalışıyor, didiniyor, hamallık yapıyor ve bunun parasıyla Kahire’ye gidiyor. Orada on – on beş gün civarında da kalıyor. Ama Akif’i göremeden geri dönüyor. Çünkü zamanında Akif’e söz vermiş, onu ziyarete geldiğinde sarhoş olmayacak. Ama içmeden duramadığı için bu mümkün olmuyor. Bunu anlattıktan sonra ise şöyle ekliyor İhsan hoca: “Bu ilişkiyi anlayabiliyorsanız, Müslümansınız. Anlayamıyorsanız İslamcısınız.”

Hocamızın söyleşide değindiği önemli noktalardan biri de, taallum-ilim farkı idi. Taallum sadece malumat birikimidir. Bu malumat senin idrakinin bir parçası hâline geldiğinde ilimdir. Bu yüzden ulema ilim ile aklı birbirine paralel kabul eder. İlim arttıkça, akıl da artar. Ama taallum arttıkça akıl artmaz, sadece senin malumat birikimin artar. Bu noktada, irfana ulaşmanın yolunu şöyle çiziyor hocamız: Önce malumat edinilir, ardından bu marifete dönüşür, bunun sürekliliği ilmi doğurur ve nihayetinde irfana ulaşırsınız.

11 Mart Cumartesi günü Camlı Köşk’te yapılan söyleşiden bizim aklımızda kalanlar bunlar idi. Hayra vesile olsun.

İzlenimler Kaynak:
https://tahirpasacamiiokumalari.wordpress.com/2017/03/12/ihsan-fazlioglu-konya-camli-kosk-soylesisi-kendini-aramak-11-03-2017/


Share:

En Popüler Yayınlar

Total Pageviews

"Erdemlerin en büyüğü bilimdir. İnsanlar erdem sahibi olmazsa, şehir ve yöneticiler de erdemli olmaz."
Farabi, Erdemli Şehir

Bu Blogda Ara

Blogger tarafından desteklenmektedir.