Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu: "İctihâd mı, Tahkîk mi?"

Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu: "İctihâd mı, Tahkîk mi?"


İtibar, Sayı 21, s. 26-28
Haziran 2013

Neden, iki yüzyıldır ictihâd talepleri, müslümanların önünü açmadı? Tersine, ya sıkı bir taasssuba ya da rahat bir teslimeyete götürdü? Başka bir deyişle, neden her ictihâd arayışı, çoğun, ya tarihî ictihâd külliyatına daha katı tutunmayı, sarılmayı getirdi ya da modern duruma eleştirel bakmadan benimsemeyi doğurdu? Bu açıdan tarihe bakıldığında, ilginç manzaralara şahitlik edilebilir; örnek olarak, Abdullah Cevdet gibi Batıcılaşmayı savunan, yalnızca İslâm?a değil, her türlü dine karşı duran pek çok ismin çıkarttığı bir dergi, İctihâd adını taşıyabilmekte; ya da Mevlânâ gibi sufîlere yakınlığı ile bilinen Muhammed İkbal, ictihâdî eylemin örneği olarak, sadece tasavvufa değil istidlâlî/mantıkî yönteme dahi mesafeli duran, İbn Teymiye?yi görebilmektedir. Dağılmaya, teslimiyete götüren tefrît, bir kenara konulursa, taassuba, giderayak saldırganlığa ve yıkıcılığa varan ifrâtın, Vehhâbî-Selefîliğin, kaynağının ictihâd iddiası oldukça ilginçtir. Kısaca, şimdiye değin söylenilenlerden hareketle, soruyu şöyle çerçeveleyebiliriz: İctihâd iddiası, daha ma'kûl bir arayışı doğuracağına, neden daha kapalı-indirgemeci-çatışmacı bir uzayı savunmakta, hatta yaşamaktadır?
Bu yazıda, aşağıda, söz konusu soruya tarihî çerçevede bir yanıt verme denemesine girişeceğim. Öncelikle iddiamızı dile getirelim: Kanaatimizce, XVIII. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanılan ictihâd sözcüğü, mefhûm olarak, taklîdin değil, tahkîkin zıddıdır. Bu iddiayı açıklamak için öncelikle ve sırasıyla, i. tahkîk nedir ve bir yöntem olarak nasıl ortaya çıkmıştır?; ii. XVIII. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanan ictihâd mefhumunun içeriği nedir? biçimindeki iki soruyu yanıtlamaya çalışacağım.
Tahkîk, hem sözcük, hem de kavram olarak oldukça kadîm bir geçmişe sahiptir ve akâid ? kelâm kitaplarında, taklidî imanın zıddı olarak, tahkîkî iman tamlamasında sıklıkla kullanılmıştır. Bir düşünme-araştırma yöntemi olarak ise, Gazâlî?nin çizgisini takip etmekle birlikte, onun yaklaşımını tashîh eden matematikçi-filozof Şerefeddin Mesûdî?nin tarzını geliştiren Fahreddin Râzî tarafından dizgeleştirilmiştir. Tahkîk, yöntemde, birbirini tamamlayan iki anlama sahiptir: Birincisi, Seyyid Şerîf?in Tarîfât?ında da dile getirdiği, sorunların/mesâilin çözümlerini, kanıtlarla temellendirmek; ikincisi ise, Fahreddin Râzî?nin ifade ettiği, temellendirilmiş herhangi bir çözüme mümkün ve muhtemel tüm karşı çıkışları, itirazları ve eleştirileri, sanal diyalog yöntemiyle, en zordan kolaya doğru, tek tek ele alıp yanıtlamak... Hemen işaret edilmelidir ki, tahkîk yöntemi kendinden önceki tüm ictihâd külliyatını, dolayısıyla tarihî birikimi, ancak tahkîk yönteminin süzgecinden geçirdikten sonra benimser.
Gazâlî - Râzî çizgisinde özetlenen bu yaklaşımın, köklerini usûl-ı fıkıh?ta bulan daha geriye giden bir tarihi vardır; İslâm?ın ilk yüzyıllarında re'y adı verilen ve ?serbest akıl yürütme? diye bilinen ictihâd yaklaşımı, yol açtığı keyfîlikler nedeniyle, İmam Şâfî tarafından, ?dizgeli/sistematik akıl yürütme? denilebilecek kıyâs/istidlâl ile yeniden yapılandırılmıştır. Şâfî sonrası bilginler, istidlâlin, dizgeli akıl yürütmenin bir türü olduğunu, yalnızca onunla sınırlandırılamayacağını ileri sürerek, dizgeli akıl yürütme mefhûmunun içeriğini genişletmiştir; işte tahkîk, bu genişletme etkinliğinden sonra dizgeli akıl yürütme biçimine verilen ortak ad halini almıştır. Artık ictihâd, bir konunun altına düşen olgu ve olay hakkında, konunun ilkelerine bağlı kalarak, o olgu ve olayın murâdını tahkîk ederek görüş sahibi olmak biçiminde etkin ve dinamik bir süreç olarak görülmüştür.
Öte yandan tahkîk, yine de bir yöntem olarak temellendirilmeye gereksinim duyar; çünkü bir işlem olarak tahkîkin yapısını ve süreçlerini belirlemek, uygulandığı içeriğe ilişkin doğru bilgi üretmesi açısından zorunludur. Bu görevi de, tedkîk üstlenir; içeriği doğrudan yöntem olan tedkîk, yine Seyyid Şerîf?in Tarîfât?ında belirlediği üzere, kanıtlamanın kanıtlaması olarak adlandırılabilir; başka bir deyişle, insanın kanıtlama ve temellendirme yetilerinin nasıl çalıştığının tesbiti, isbatı... Tahkîk yöntemi ile iş görene muhakkık, tedkîki kendine konu kılana ise mudekkik denilir. Her iki kavram, yalnızca usûl-i fıkh ve usûl-i dinde değil, Sadreddin Konevî?den itibaren irfânî gelenekte de kullanılır. Öyle ki, bir süre sonra, muhakkık, müdekkiki de içerecek biçimde, Ğâibi de, ma'kûlu de düşünen metafizikçi anlamına gelmeye başlar.
İslâm temeddününde tahkik yöntemi, Fahreddin Râzî?den itibaren yaygındır; özellikle Türkistan - İran - Anadolu - İstanbul ortak-kültür havzasında baskındır. Onun öğrencileriyle devam eden bu süreç, Seyyid Şerîf, Ali Kuşçu, Celâleddin Devvânî, İbn Kemal ve Taşköprülüzâde gibi pek çok ileri gelen düşünür eliyle sürdürülür. Fahreddin Râzî?nin eserleriyle Mağrib bölgesinde de kendine yer bulur; Muhammed Âbilî tarafından öğrencisi İbn Haldun?a öğretilen bu yöntem, Mukaddime?yi mümkün kılan nazarî arka-planı verir. İstidlâlî/mantıkî tavrı eleştirme noktasında, İbn Teymiye ile aynı safta yer alan Suyûtî, bu yöntemi, Arap yönteminin karşısına koyarak, Acem/Yabancıların yöntemi diye adlandırır.
Tahkîk yönteminin yeniden gündeme gelmesi, özelde, Osmanlı Ülkesi?nin; genelde, İslâm temeddününün XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaşadığı siyâsî - iktisâdî ve ictimâî koşullarla son derece ilgilidir. XVI. yüzyılın sonuna doğru, Osmanlı Ülkesi?nde girilen siyâsî - iktisâdî ve ictimâî bunalımın sonucu ortaya çıkan tartışma ve çatışmalar, büyük oranda dinî ve ahlâkî değerler üzerinden yürütülmüştür. Kadı-zâdeliler ile Sufîlerin karşılıklı eleştirileri ya re'y (serbest akıl yürütme) ya da mevcut ilmî-amelî mirasın içinden tercih/ihtiyâr eylemiyle devşirilen önceki ictihâdların yorumlanması üzerinden yapılmıştır. İşte XVII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yükselmeye başlayan yeni nesil bilginler, söz konusu mevcut tartışmaları aşmak ve sorunları çözmek için tahkîk yöntemini yeniden gündeme taşımışlardır. Özellikle XVIII. yüzyıl boyunca Osmanlı Ülkesi?nde görülen ilmî hareketlilik, ehl-i tahkîk?in bu yükselişiyle son derece ilgilidir. Söz konusu dönemde, tahkîk yöntemi, yalnızca nazarî ilimlerde değil, İbrahim Gürânî?nin eserlerinde görüldüğü üzere, irfânî yaklaşımda da dikkate alınmıştır. Öyle ki, Saçaklı-zâde, selefî bir çizgisi olmakla birlikte, ictihâdî eylemde, İbn Teymiye ve Suyûtî?nin tersine, tahkîk yönetmenin esas alınması gerektiğini vurgulamıştır. Başta temel iddialarını Hindistan?dan devşiren ehl-i hadis mensupları olmak üzere, İbn Abdülvehhâb ve Şah Veliyullah Dihlevî gibi, diğer selefî yaklaşımların de eleştirdiği tahkîk yöntemi, XVIII. yüzyılda, yalnızca geleneksel soruları ele almakla kalmamış, özellikle Batı Avrupa?dan gelen malûmâtın, artan miktarının neden olduğu sorunlarla da yüzleşmeye başlamıştır. Bu çaba, en iyi, İsmail Gelenbevî?nin Kitab el-Burhân adlı eserinde görülebilir. Osmanlı Ülkesi?ne benzer biçimde, Hindistan?daki bilginler de, başta ehl-i hadis olmak üzere, hem selefî hem de Avrupaî fikirlerin neden olduğu çıkmazları aşmak için XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren tahkîk yöntemine sarılmış, bu sahada kayda değer eserler vermişlerdir.
Şimdiye değin dile getirilen düşünceler, derlenip toparlandığında, ortaya şöyle bir manzara çıkar: İctihâd, tarih boyunca ve kabaca, ya i. serbest akıl yürütmeye dayalı re'y ile, ya ii. ya dizgeli akıl yürütmeye dayalı tahkîk ile, ya da iii. mevcut tedvînâta dayalı tercih/ihtiyâr ile yapılan bir etkinlik olarak anlaşılmıştır. Açıktır ki, birinci ve üçüncü şıklar, tek başına, maksadı hâsıl edemezler. Bu nedenle, birinci şık, tek başına uygulandığında, keyfîliğe neden olurken; üçüncüsü tek başına takip edildiğinde, donukluğa ve düşünce tembelliğine götürür. İkinci şık, tahkîk yöntemi, birinci ve üçüncü şıkkı kuşatmanın yanında, onları da aşan, kurallı etkin bir süreci işaret eder.
Modern dönemde ictihâd adı altında öne çıkarılan birinci şık, gerçekten de keyfîliğin bir aracı halini almış; ulaşılan sonuçlar İslâm?ı, bir ?Hayat Görüşü? olmaktan çıkararak, teslimiyetçi, basit tarihsel bir kültür seviyesine indirgemiştir. Nitekim, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, hızı gittikçe artan mantık ve usuleyn (usûl-i din ve usûl ?i fıkh) ve yoğunluklu gelenek eleştirileri, kayıtlardan - ilkelerden - yöntemlerden kurtulmak ve serbest/keyfî davranmak isteyen kişilerin talebi olmuştur. Günümüzde dahi istikâmeti olmayan tartışmalar, yöntemsizliğin bir sonucudur; çünkü yöntemsizlik, yön-süzlüktür, yön-dem-sizliktir. Üçüncü şık ise, yalnızca akl-i teklifî?yle yetinen, şimdi-de geçmiş-i yaşayan zihinlerin takip ettiği bir yoldur. Tarihi, bir gelecek idraki olarak değil saf bir geçmiş olarak gören bu yaklaşım, tarihî birikime de bir taklid merciî olarak muamele eder. Ahmed Cevdet Paşa?nın taassub-ı bârid (dondurucu taassub) sahibi kimseler diye adlandırdığı bu tavır sahipleri, aynı zamanda, günümüzde de müşâhede edildiği üzere, indirgemeci ve çatışmacı bir tarza dayanırlar; engellendiklerinde yok ederler; varlıklarını başkalarının yokluğuna bağlarlar.
Tahkîk, her şeyden önce, insan aklını, muhtelif tecellîleriyle bir bütün kabul eder; çünkü akl-i fıtrî?nin, hissî, tecrübî, teklifî, mantıkî/istidlâlî, nazarî, keşfî/hadsî/irfânî gibi tüm tezâhürleri, insan olmanın bir gereğidir. Önemli olan, her bir tezâhürün, kendine has belirli ilkeler çerçevesinde, dizgeli bir biçimde, kullanılmasıdır. Bu yaklaşımda ictihâd, herhangi bir konudaki olgu ve olay hakkında, konunun gerektirdiği ilkelere/usûle uygun olarak, tahkîk ile bir görüş istidlâl etmektir. Bundan daha da önemlisi, tahkîk, tarihî müktesebatın taşıdığı ictihâdı da, elden geçirerek ve yeniden üreterek dikkate alır; bu açıdan taklidin bile meşruiyeti belirli bir tahkîkten yani dizgeli akıl yürütmeden sonra ortaya çıkar, ki buna, tahkikî taklîd denilebilir.
Özelde Osmanlı Ülkesi?nde, genelde İslâm Dünyası?nda, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, yoğunluğu artan ve günümüze değin süren ictihâd vurgusu, yukarıdaki tarihî seyrin de gösterdiği gibi, taklîde karşı değil, tahkîke karşı öne çıkarılmıştır. Çağdaş durumun tarih korkusu, kadîm mirasın tecrübesini, elden geldiğince dikkate almayışı, mantık ve usûl mefhûmlarından olabildiğince kaçışı, iş bu tespitin diğer dışavurumlarıdır. Sorun, ilkece keyfî/serbest akıl yürütme ile dizgeli/sistematik akıl yürütme arasındaki gerginlik sorunudur. Çünkü keyfî akıl yürütme yalnızca sonuçları bakımından değil, çıkış noktaları bakımından da belirsizdir; kişiye istediği yer ve zamanda işlem gücü kazandırmakla birlikte, bir yön/istikâmet vermez. Tahkîk ise, hem imanda/kelâmda hem de eylemde/fıkıhta bir usûle/ilkelere/yönteme dayanır. Ayrıca, yalnızca iyi ile kötü, doğru ile yanlış ve güzel ile çirkini tespit etmeyi sağlamaz, bundan daha önemlisi, söz konusu kavram çiftlerine bir istikâmet verir. İnsanın, yer ve yol sorunu, herhangi bir yer ve yolun tespiti ile çözümlenemez; istikâmeti olan, kısaca insan için müstakîm yolu tespit imkânı ancak tahkîk ile mümkündür...
Günümüzde, yaşadığımız parçalı zihin durumundan kurtulmak isteniliyorsa yalnızca eylemeyi değil iyi eylemeyi, yalnızca düşünmeyi değil doğru düşünmeyi, yalnızca duyuşu değil güzel/yüce duyuşu önemsemeliyiz; ancak tüm bunları bir istikâmet içre tutmalıyız. Başka bir deyişle, istikâmeti olan iyi eylem, istikâmeti olan doğru düşünme, istikâmeti olan güzel duyuş... İstikâmetin tayin ve tespit imkânı ise ancak ve ancak tahkîk ile mümkündür. Zira kudemanın deyişiyle, istikâmeti muhkem kişi, Var-olma ile Var-ölmeyi, Yaşam ile Ölümü, Varlıkta birleştiren, Hayat Görüşünü tahkik ile idrak eden kişidir.


 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popular Posts