İhsan Fazlıoğlu: "Sultan I. Alâuddîn Keykubâd'a sunulan siyasetname: el-Letâifu'l-alâiyye fi'l-fedâili's-seniyye"

İhsan Fazlıoğlu: "Sultan I. Alâuddîn Keykubâd'a sunulan siyasetname:  el-Letâifu'l-alâiyye fi'l-fedâili's-seniyye"




Sultan I. Alâuddîn Keykubâd'a sunulan siyasetname:
el-Letâifu'l-alâiyye fi'l-fedâili's-seniyye

Özet

Bu çalışmada Sultan I. Alâuddin Keykubâd zamanında yaşamış olan Ahmed b. Sa'd b. Mehdî b. Abdi's-samed el-Usmânî'nin, Keykubâd'a sunduğu Kitâbu'l-letâifi'l-'alâiyye fi'l-fedâili's-seniyye adlı yazma eserinin bazı önemli kısımlarının kısa çevirileri verilecek ve değerlendirilmesi yapılacaktır.

Müellif ve Yaşadığı Dönem

Müellif'in hayatı hakkında herhangibir bilgi tespit edilememiştir. Bu döneme ait klasik tabakat kitaplarının sıkı bir taraması ve bunların yanında tevafuken yazma eserlerden elde edilecek yeni malumat bu konudaki bilgimizi değiştirebilir. Yazma nüshası tanıtılacak olan Kitâbu'l-letâifi'l-'alâiyye fi'l-fedâili's-seniyye adlı eser, bizzat müellifi Ahmed b. Sa'd b. Mehdî b. Abdi's-samed el-Usmânî tarafından Alâiyye'de (Alanya) 625/1227 senesinin zi'l-ka'de ayında tamamlandığına göre, müellif, bu tarihte hayatta demektir. Ayrıca, Alanya'nın 1221 tarihinde Sultan I. Alâeddin Keykubâd tarafından ele geçirildiği nazar-ı dikkate alınırsa, müellif bu tarihten sonra Alâiyye'ye gelmiş olmalıdır 1. Müellifin eseri takdim ettiği Selçuklu Sultanı da Alâiyye'yi fetheden ve Anadolu Selçuklu Devleti'ni doruk noktasına çıkaran I. Alâuddîn Keykubad'dır; müellif ismini Alâu'd-dîn Keykubâd b. Ğıyâsu'd-dîn Keyhusrev b. Sultân Kılıçarslân olarak vermektedir (öl. 4 Şevvâl 634/31 Mayıs 1237) 2. Ayrıca yaprak 106b'de ünvanları ile beraber zikredilen Mahmud b. Karaman da 1293'te Alâiyye'yi ele geçiren Karamanoğlu Mecduddin Mahmud Bey olmalıdır. Öyleyse eser büyük bir ihtimalle bu tarihe kadar Alâiyye'de kalmış, bu tarihten sonra Karaman ülkesine getirilmiştir. Daha sonra da, yaprak 1a'da silik bir şekilde bulunan Sultan II. Bayezid'in mührünün delalet ettiği gibi, muhtemelen Fatih Sultan Mehmed'in Karaman'ı fethinden sonra eser İstanbul'a aktarılmıştır.


Nüshanın tavsifi

Süleymaniye Kütüphanesi, Âşir Efendi bölümü, 316 numarada kayıtlı olan eser, 106 yapraktan (1b-106a) müteşekkildir. Nesih hatla kaleme alınan ve yer yer harekeli olan eserin herbir sahifesinde 11 satır bulunmaktadır. Ayrıca Süleymaniye Kütüphanesi mikrofilm arşivinde, 213 numarada mikrofilimi mevcuttur.

Eserin zahriyesinde Eski Anadolu Kazaskeri'nin (?) ve Âşir Efendi'nin istishab kaydı yer almaktadır. Takdim sahifesinde (1a) altın suyuyla yazılmış, ancak zamanla bozulmuş ve fakat yine de okunabilen Kitabu'l-letâifi'l-alâiyye yazısı mevcuttur. Bu sahifede Rüstem eş-Şirvânî'nin kitaplarından olduğunu belirten bir kayıt yanında silik bir şekilde Sultan II. Bayezid ile Âşir Efendi diye meşhur Mustafa el-Âşir b. Mustafa'nın mührü bulunmaktadır. Yine (106a)'da silik olmakla beraber muhtemelen Rüstem eş-Şirvânî'ye ait bir mühür yer almaktadır. Ayrıca (106b)'de ünvanları ile beraber zikredilen Mahmud b. Karaman'ın mütalaası için (bi-resmi mutâla'atı...) altın suyu ile yazılmış bir yazı mevcuttur.

Eserin yazarı, takdimi ve muhtevası kısa çeviriler

(1b)'de müellif, ismini Ahmed b. Sa'd el-Usmânî olarak vermektedir. (106a)'daki ferağ kaydında eserin başkent Alâiyye'de (el-makârru's-sultâniyeti'l-muazzamiyyeti'l-'alâiyye) müellifi Ahmed b. Sa'd b. Mehdî b. Abdi's-samed el-Usmânî tarafından 625/1227 senesinin zi'l-ka'de ayında tamamlandığı belirtilmektedir. Eser, müellif nüshasıdır.

(2b)'de müellifin, Dibâce'deki ifadelerinden Sultan ile bizzat görüştüğü, kendisiyle istişarede bulunduğu ve ona nasihat ettiği anlaşılmaktadır. Müellif, ünvanlarını saydıktan sonra sultanın ismini Alâu'd-dunyâ ve'd-dîn Keykubâd b. es-Sultân es-Saîd eş-Şehîd Ğıyâsi'd-dunyâ ve'd-dîn Keyhusrev b. es-Sultân es-Saîd Kılıçarslân olarak kaydetmektedir. Sultana (3a) bir hediye takdim etmek istediğinde (3b) en güzel hediyenin "âyât, ahbâr, hikem ve âsâr"dan müteşekkil bir eser olabileceğine (4a) karar veren müellif, meliklerin ve sultanların siretleri, iyi yönetimleri, nesebleri, yönetim süreleri, yönetilenlere (ra'iyye) adaletli davranmaları (insâf), yeryüzündeki her varlığa merhametleri ile yönetilenlerin tabakalarını ve sıfatlarını zikretmek için, âyât, ahbâr, hikâyeler, âsâr, hikem, şiirler, halifelerin güzel sözleri ve alimlerin nüktelerinden önemli ve latif sözler toplayarak bir kitap kaleme almaya başlamış; kitabını da çok mufassal ve çok muhtasar (beyne'l-menzileteyn), olacak şekilde hazırlamıştır. Eseri de aşere-i mübeşşere'yi telmihen on bab üzere tertib etmiştir. Her babı ise, söylediği gibi konuyla ilgili önce ayet, sonra hadis, sonra sahabe ve tabiîn kavillerini; daha sonra da hukema sözlerini vererek işlemiştir. (4b)'de müellif, kitabını, Kitâbu'l-letâifi'l-'alâiyye fi'l-fedâili's-seniyye olarak isimlendirdiğini belirtmiştir. Burada müellif eserinde verdiği bilgiler için şöyle demektedir: "Zikrettiklerimin çoğunun nakil olduğunu itiraf etmeliyim". Müellif daha sonra Sultanın bu eseri bir hediye olarak kabul etmesi dileğiyle eserin bablarını ve başlıklarını topluca verir. Müellifin dibâcede verdiği bab başlıkları ile metin içinde verdikleri arasında maksadı fazla değiştirmeyecek bazı farklılıklar bulunmaktadır; bu farklılıkların sebebi, metin içindeki bab başlıklarının daha muhtasar olmasıdır.

(5b-15a) I.Bab : Bu babta daha çok Dünya ve Ahiret hayatının karşılaştırılması yapılmakta; (14b) neticede denge için itidal (adalet) tavsiye edilmektedir. Müellifin aktardığı bir şiir bu babın maksadını çok güzel bir şekilde açıklamaktadır:

İ'mel alâ hazerin fe-inneke meyyitun va'mel li-nefsike eyyuhe'l-insân
fe-kâne mâ kad kâne lem yekun iz medâ ve kâne mâ huve kâin kad kân

(15a-30a) II. Bab : Bu babta meliklerin yönetilenlere karşı adâleti ve insafları ile meliklerin soyları ve onlar hakkında çeşitli haberler verilmektedir. (16a) Müellif, melik'in kainattaki ontolojik yerini şu şekilde belirler; Resulullah der ki: "Sultan yeryüzünde Allah'ın gölgesidir (zillullah)".

(16b-17a) Müelllif din ve mülk (devlet) ilişkisini muhtasar ve müfid bir şekilde özetlemektedir; Erdişîr b. Bâbek kendi zamanındaki Fars meliklerine şöyle yazmıştır: " Mülk ve din ikiz kardeştir (tev'emân). Biri olmadan diğerinin kıvâmı olmaz. Çünkü din esas (üss), mülk bekçi (hâris) dir. Mülk için esas, esas için ise bekçi gereklidir. Çünkü esası olmayan kayıp (zâi'), bekçisi olmayan yıkık (mahdûm)dur ".

Denilmiştir ki; kim mülkünü dininin hizmetkârı kılarsa ona her sultan boyun eğer; ama kim dinini mülkünün hizmetkârı kılarsa her insan ona tama' eder. (17a) Bazı hakîmler ise şöyle demiştir: Melik yeryüzünde (ülkesinde) Allah'ın halifesidir; ancak Allah'a muhalefetle hilafet işleri düzelmez.

(18a) Müellif, istek (rağbet), korku (rahbet), hakk gözetir olmak -adalet- (insâf), hakkını ve adaleti talep etmek (intisâf) şeklinde verdiği dört terim çerçevesinde melikleri incelemekte ve şu misali vermektedir: (19a) Enûşirvân tahta çıkınca Vezir Yûnân ona bir mektup yazarak şöyle demiştir: "Ey melik bil ki bir melik'in durumu üç şey üzeredir. Yönetilenlerin hakkını gözetir, onlardan hak taleb etmez; bu faziletttir (fadl) ve en yüksek (ulyâ) derecedir. Yahut haklarını gözetir ve karşılığında hak taleb eder, (19b) bu adâlettir (adl) ve orta (vustâ) derecedir. Veyahut hak taleb eder haklarını gözetmez; bu da aşağı (süflî) derecedir. Müellife göre en iyisi insanların hakkını gözeten kişinin bundan dolayı onlardan hak taleb etmemesidir. Müellif daha sonra (22b)'den başlayarak konusuyla ilgili on hikâye anlatır. (26b)'de ise meşhur adâlet dairesini verir: "Bazı hakîmler demişlerdir ki din mülkle 3, mülk 4 orduyla, ordu malla, mal ülkenin imarıyla, ülkenin imarı, yönetilenlere adâletle sağlanır".

(26b)'de Müellif'in şu ifadesi ilginçtir: "Bana ulaşan tarih kitaplarına göre Mecûsîler dünya işlerine dört bin yıl hükmettiler. Yönetim (memleket) ellerindeydi ve bu kuşaklar boyu yönetilenler arasında sürdü, onların işlerini eşitlik esasına göre (bi's-seviyye) düzenlediler. Onlar zulmü kötü, zorbalığı çirkin kabul ediyorlardı. Rivayete göre (fi'l-haber), Davud (a.s.)'a şöyle vahyedilmiştir: "Kavmine Fars (Acem) meliklerine sövmeyi yasakla, çünkü onlar dünyayı imar ettiler ve kullarıma vatan kıldılar" denmektedir".

(27a) Fasl: Meliklerin Soyları. Müellifin bu fasılda verdiği bilgiler gayet dikkat çekicidir. Şöyle ki: Rivayete göre, Hz. Adem'in çocukları çoğalınca, onlardan ikisini seçti. Bunlar Şît ve Keyvumert (?)'di. Şît din ve ahiret işlerine baktı (hafıza). Keyvumert ise, dünya ve yönetim (memleket) işlerini üstlendi (vellâ). Dolayısıyla o dünyadaki ilk meliktir. Müellif 27a-29b yaprakları arasında Keyvumert'ten başlayarak 46 melik'in ismini ve yönetim süresini verir. Burada önemli melik ve süreleri verilirse; Keyvumert 30 sene; ilk defa cinlerle savaştığı söylenen üçüncü melik Tahmurt (?) 30 sene; eğeri (surûc), silahı, savaş techizatını keşfeden ünlü dördüncü melik Cemşîd 700 sene; (27b) dokuzuncu melik olan ve İran'a hükmeden Afrâsîyâb'ı, Türkler Kankâ Alb olarak isimlendirirler. Cesur, gece orduları harekete geçirebilen, ülkeleri atlılarla tarumar eden Afrâsîyâb, İranşehr'de 12 yıl hüküm sürmüştür. (28a) XV. melik olarak Kuştâb, Zerdüşt mezhebine inanan bir kimseydi ve 120 yıl hüküm sürmüştü. XVII. melik olarak XVI. melik İsfendiyâr'ın kızı Mumâ' (?)'yı zikretmektedir. Görüş ve tedbir sahibi olan Mumâ' 17 yıl hükmetmiştir. XX. melik İskender er-Rûmî'dir. Onun diğer adı Zû'l-karneyn'dir. 36 yıl hükmetmiştir. Yeryüzünü dolaşmış ve çok uzak yerlere seferler düzenlemiştir. Bir çok acâibi ve ğarâibi görmüş, pek çok ülkeyi feth ve meliklerini kahr etmiştir. (29a) XXXVIII. melik Ca'mâsb (?) el-Hakîm ünvanını taşır. Hikmet, zeka ve zerafet (kiyâse) sahibi olan bu melik aynı zamanda, ilmu'n-nucûm'da bilgindi. Bu ilimde sahih ahkâm takvimi bulunan melik, 1 yıl 6 ay hüküm sürmüştür. XXXIV. melik ünlü Kisrâ Enûşirvân'dır. Adâlet, insaf ve ihsan sahibi olmasıyla ün kazanan bu melik 48 yıl hükmetmiştir. 36 sene hükmeden XLVI. melik Yezdicerd, Acem'in son melikidir. (29b) Onun döneminde Emîru'l-müminîn Ömer b. el-Hattâb hilafetinde Allah müslümanları İran'ı fetih ile nimetlendirmiştir. Müellif cümlelerini şöyle tamamlar; bu melikler, dünya dostları ve yeryüzü melikidirler. Dünyada yüksek mertebe ve derecelere ulaşmışlar, ancak sonra geçip gitmişlerdir. Cesedleri yok olan bu meliklerin sadece isimleri bâki kalmıştır.

(30a-37a) III. Bab : Zulüm, baskı ve bunların afetleri hakkında bilgi veren müellif adâletin merkezî önemini vurgulamaktadır. Bu babda esas örnek Hz. Ömer menâkıbı'dır. Ona göre (32a) bazı hakîmler şöyle demiştir: "Mülk (devlet) küfür ile baki kalabilir, ancak zulüm üzere baki kalamaz". Müellif sultanın zulümden kaçınma, yönetilenlerin haklarını koruma konusunda şu örneği verir: (32b). Rivayete göre, Davud (a.s.) geceleri tebdil-i kıyafetle dolaşıp, önüne gelene Davud'un yönetimi hakkında sorardı. Bir gece Cibrîl (a.s) bir adam suretinde geldi; ona da aynı soruyu sorunca, "Ne güzel bir kişi, ancak o Beytül'malden yemekte, kendi işinden ve el emeğinden değil...". Davud (a.s.) bu sözü işitince ağlayarak geri döndü ve "İlahi! Bana el emeğimden yiyebileceğim bir sanat öğret diye dua etti". Bunun üzerine ona zırh yapma (zerd) sanatı öğretildi.

(33b) Fasl: Söz taşıyanların (su'ât) getirdiklerini kabul etmek büyük bir zulümdür. Gerçekte onlar en büyük düşmanlardır. Nitekim Mensûru'l-Hikem 'de, "Jurnalci lehine çalıştığı kişiye karşı yalancı, aleyhinde çalıştığı kişiye karşı da haindir" denmektedir 5. Bu açıdan müellife göre jurnalci hain ve fâsık olduğundan dinine, hiyanet üzere olduğundan da sözüne güvenilmez. Burada güzel bir ölçü Hakimu'r-Rûm'un sözüdür, der ki: "Sana nasihat etmek isteyen kişi eğer insanların kötü yönleri hakkında konuşmaya başlarsa ondan uzak dur; iyi yönleri hakkında söze başlarsa dediklerini kabul et ve onunla istişare et".

Bütün bunların adâletle tasfiye edilebileceğini belirten müellif delil olarak şu sözü getirir: (35b-36b) İskender, Aristâtâlîs'e sordu: "Bir melik için şecaat mı adâlet mi daha faziletlidir?". Şöyle cevap verdi: "Sultan adilse, şecaate ihtiyaç duymaz". (36a) Sokrat ise şöyle demiştir: "Alem adâletten mürekkeptir. Zulüm (cevr) geldiğinde subûtiyet ve istikrar kaybolur".

Müellife göre Sultan zulmeder, doğru yoldan saparsa yönetilenlerin arasına korku girer; korkudan dolayı yerlerinden ayrılmaya başlarlar. Bu sebepten gelir (ğallât) azalır, yakınmalar ('âhât) artar. Çünkü zulüm ortamında "nimet"i bulmak kolay olmaz. Konu ile ilgili bir hikaye anlatan müellif (36a-36b) şu hükmü verir: İslâm'dan sonra en yüce nimet sıhhat ile haddini aşmama ve zulümden emin olmadır. Bütün bunlar da Sultanın adâleti, siyaseti ve (37a) yönetilenlerin hepsine merhametle muamele etmesiyle mümkün olur.

Zulmün iki nevi olduğu söylenir: Sultanın yönetilenlere zulmü ile kişinin günah işleyerek nefsine yaptığı zulüm... Birincisinden kaçınmak kolay olabilir. İkincisine gelince, ondan uzak durmak ancak Allah'ın yardım ettiği kişilere nasib olur. Bir zalim, diğer bir zalimin başına musallat olmasından çok nadir kurtulur. Şâirin de dediği gibi: Mâ min yedin illâ yedullahi fevkahâ ve-lâ zâlimin illâ seyublâ bi-zâlimin .

(37a-51a) IV. Bab : Bu babda meliklerin ve sultanların ahlakî özellikleri ile ahlakî değerler konusu ele alınır. Esas örnek ahlak-ı Resûl'dur. (38a) Ulemâ, iyi ahlak (husnu'l-hulk, huy, mizaç) konusunda ihtilaf etmiştir. Herbiri bir tarife (ma'na) meyl etmiştir. Kimi tarifinin güzel ahlakın muhtevası olduğunu zannetmiş, kimi de hakikati olduğuna inanmıştır. Hz. Ali ise iyi ahlakın üç şarta bağlı olduğunu söylemektedir: haramdan kaçınmak, helali taleb etmek, aileye karşı cömert olmak (et-tevsî' ale'l-iyâl).

Ulemanın ihtilaf ettiği bu konuda müellif şöyle demektedir: iyi ahlak ancak (38b) sonuçları itibariyle müşahade edilebilen bir vakıadır. Zahirî ahlak (el-hulku'z-zâhir) hakkındaki bilgi, ancak tezahürlerinin (eşkâl) bilgisinin bütünü elde edilerek tamamlanır. Benzer şekilde batınî ahlak (el-hulku'l-batın) hakkındaki bilgi de, ancak evsafının ve hasletlerinin bilgisinin tamamına ulaşılarak elde edilir.

Huylar (helâik) iki nevidir: tabii olan (ğarîzitu't-tab, doğuştan) ve kazanılmış olan (muktesebetun tutbe' leha). Sultanların doğuştan olan huyları halka nisbetle daha özeldir (ehass). Çünkü doğuştan olan huylar onlarda daha boldur ve üzerlerindeki izleri çok açıktır. Bu da onların soyları ve yetişme tarzları ile ilgilidir.

Ahlakı, tab'a veya mizaca teslim olarak ıslah etmek mümkün değildir. (39a) Ancak nefis terbiyesi (tehzib) ve istikamet üzere olma (takvim) ile ıslah gerçekleşir, dolayısıyla hepsi istikamette olur. Çünkü bazı huylar doğuştan (hulkun matbu'un) bazı huylar da suni'dir (tahallukun masnu'un). Doğuştan olan huylar tab' ve insiyaktır (tab' ve ğarîze). Sun'i olan huy edinme ise öykünme (tetabbu') ve yapmacıktır (tekellüf). İnsan belki de iyi huyu kendinden zannedip ahlakî incelikten beri kaldı; doğru olanı da ifsad etti.

Ahlakın faziletleri ve neticeleri vardır. Bu faziletlerin başında akıl ve adalet gelir. Bu ikisi arasında diğer faziletler bulunur. Akıl onları yönlendirir (yudebbir), adalet ise yerleştirir (yukarrir). Bunlar: adil bir siyasetle nefsi terbiye, kızgınlıktan kaçınma, hilm kazanma, eziyet vermekten uzak durma, dürüst olma, yemin etmekten sakınma, ahde vefa, hasedden beri durma, yardımlaşma, af etme, iyilik, adab-ı muaşeret; ayrıca cömertlik, tevazu, sabır vb...

(39a-39b) Akıl: (39b) Arap uleması, akılı akıl olarak isimlendirdiler; çünkü sahibini kötülüklerden engeller (ya'kilu). Eğer akıl resmedilebilseydi güneş karanlığa gömülürdü; cehalet resmedilebilseydi gece onun yanında aydınlık kalırdı. Halife Memun'un, şairin şu beytini sık sık tekrar ettiği söylenir: Yu'addu azîme'l-kavmi men kâne 'âkilen ve in-lem-yekun fî kavmihi bi-hasîbi Ve in halle arden halle fîhâ bi-aklihi ve mâ 'âkilun fî beldetin bi-ğarîbi . (39b) Adâlet daha önce zikredilmişti.

Akıl ile adâlet arasında bulunan diğer fazilet ve neticelere gelince: (39b-41a) Nefsi ıslah ve özellikle melikin kendi nefsini ıslahı. (40a) Hakîmu'r-Rûm şöyle demiştir: Meliklerin en faziletlisi, öldükten sonra adâletiyle anılan, kendisinden sonra da insanların onu takip ettiği kişidir. (40b) Bazı hakîmler şöyle demişlerdir: Kendi nefsinin siyaseti ile başlayan, insanların siyasetini de idrak eder .

(41a-44a) Kızgınlıktan kaçınma. Müellife göre bunda, ancak, rehberi (kâid) akıl, önderi (râid) tevfik olan başarılı olabilir.

(44a-45b) Hilmin kazanılması. (44b) Bazı hakîmler şöyle demiştir: Hilim akıldan daha yüksektir, çünkü Allah onunla kendini tesmiye etmiştir. Şöyle rivayet edilmiştir; İsa (a.s.), Yahudilerden bir topluluğa uğradı. Ona şer ile hitab ettiler, o ise onlara hayr ile hitab etti. Ona: "Onlar şer ile sen ise hayr ile konuştun, niçin?" diye soruldukta: "Her kişi yanında bulunanı (sahip olduğu şeyi) infak eder" diye cevap verdi. Ali (r.a.): "İlmi öğreniniz. İlim için de dinginliği (sekîne) ve hilmi öğreniniz" demiştir.

(45b) Eziyetten uzak durma konusu işlenmektedir.

(45b-46b) Doğru söyleme, yalandan kaçınma. (46b) Bazı belağatçılar: "Sözünde doğru, işinde dakik olmalısın. Sözünde doğru olan kimsenin değeri artar, işinde dakik olan kimsenin de işi neticeye bağlanır" demişlerdir. Ebu'l-Feth el-Yestî (?) şöyle demiştir: "Dilini doğru söze ve ondan haz almaya alıştır. Çünkü dil alıştığı şey üzre olur".

(46b-47a) Yemin etmeden kaçınma. Mensûru'l-hikem 'de yemin etme imanın azlığındandır (min kılleti'l-iman) denmiştir.

(47a-b) Ahde vefa gösterme bütün sahih dinler ve doğru usûllerin ayrılmaz bir unsurudur. Ahde vefa, Sultan için, devletinin en büyük direği ve memleketinin en güçlü dayanağıdır. (47b) Çünkü bir kimsenin ferağatına (bezl) güvenilmiyorsa, onun eylemiyle sözünü doğrulaması da mümkün olmaz.

(47b-48b) Hasedden kaçınma. Hasedle cesed erir, keder sürekli olur, denmiştir. Gökte ve yeryüzünde işlenen ilk günah da haseddir. Sana hased edenin şerrinden kurtulmak istiyorsan işlerini ondan gizlemelisin.

(48b-49a) Yardımlaşma ve iyiliğe gelince, Şeriat onu görev kılmış, insan tab'ı da onu hoş karşılamıştır. Ebu'l-Feth kasidesinde şöyle der: İyilik insanları kul ettiği müddetçe insanlara iyilik et kalblerini kazanırsın. İmkanın ve gücün olduğu sürece iyilik et, çünkü iyilik edecek imkan sürekli olmayacaktır .

(49a-49b) Af etme, âdâb-ı muaşeret; (49b-51a) ahlakın güzel yönleri; belağatçıların bazı sözleri; adab ve davranış. Kısaca hayat bilgisi.

(51a-74a) V. Bab : Halifelerin ve meliklerin güzel sözleri ile tarihî kronolojiye uygun olarak yönetim sürelerinin zikredilmesi.

(51b) Nur suresinin 55. ayetini veren müellif, bu ayetle Allah'ın hilafeti müslümanlara verdiğini ve dinini yaymada onları güçlendirdiğini belirterek konuya giriş yapmaktadır. Bu babta halifeler ile onların hilafet yıllarını, ayrıca bazı önemli söz ve deyişlerini verir. Ebu Bekir (51b-52b), Ömer (52b-53a), müellife göre ilk emirul'-muminîn diye isimlendirilen kişidir. Osman (53b-54a), Ali (54a-58b), sözleri, yazıları, vaazları ve şiirleri, Hasan (59a-59b), Hüseyin (59b-60b).

Muaviye ve Emevi halifeleri (60b-64a). Müellif burada Muaviye'nin oğlu Yezid'in sözlerini eleştiriyor ve Allaha sığınıyor (60b-61a). Ömer b. Abdülazziz için ise zehirlendiğinin söylendiğini belirtiyor (62b-63a). Sonra Abbas oğulları (64a-69b).

(69b-74a) Müellif bu babı bazı meliklerin güzel sözleri ile bitirmektedir. Erdişir b. Babek (69b-70b); el-İskender Zu'l-karneyn (70b-71b): (71a), Hikaye edilir ki; çevresindekilerden bazıları İskender'e şöyle dediler: "Ey melik yanımızda pek çok esir var. Ve onlar senin düşmanın. Onları köleleştirmekten seni alıkoyan nedir?" Şöyle cevap verdi: "Kölelerin meliki olmayı sevmem. Çünkü ben hürlerin meliki olmaya muktedirim".

(71b-72a) Enûşirvân'ın latifeleri. Ona soruldu: "En uzun ömürlü insan kimdir". Cevap verdi: "İlmi ve ameli çok olup ta kendisinden sonrakilerin onun ilmine ve ameline göre terbiye edildiği kişi veya fazla tanınan ve soyu şerefli olan kişi". (72a) Çokça şöyle dediği söylenir: "Şerrinden korkan, işini bozar".

Denilir ki; dört <üç> melik tek bir yaydan çıkmış gibi dört <üç> ifade serdettiler. Rum meliki: "Alimlerin en faziletli ilmi sükuttur". Fars meliki: "Bir sözü (sırrı) söylediğimde o bana malik olur, ben ona malik olamam". Hind meliki: "Demediğimi reddetme konusunda dediğimi reddetmekten daha fazla muktedirim".

Pervîz şöyle demiştir: "En iyi insan işlerini karşılık ümid etmeden ve şer beklemeden yapan kimsedir".

(72b-73a) Rum Kayseri'nin Muaviye'ye sorduğu sorulardan bir örnek: Şey, yarım şey (nısf şey) ve hiçbirşey (lâ-şey, şey-olmayan) nedir?. Cevap; şey: "Aklı olan ve işlerini onunla yapan kişidir". Yarım şey: "Aklı olmayan ama işlerini akıl sahiplerinin görüşlerine göre yapan kişidir". Hiç bir şey: "Aklı olmayan ve başkalarının aklından da yardım istemeyen kişidir".

(73a-b). Bütün bunları geçmişten ders almak için anlattığını belirten müellif ülkenin düzeni, yönetilenlerin yönetimi ve zulümden kaçınmak için ibret alınılması gerektiğini belirtir.

(73b-74a) İyilik konusunda insanlar dört kısımdır: 1. Herkesten önce yapanlar: bunlar kerimdir; 2. Taklid yoluyla yapanlar: bunlar hakîmdir; 3. Engelleyenler: bunlar eşkiyadır; (74a) 4. Hoşlandıklarından dolayı yapanlar: bunlar kötü niyetlilerdir.

(74a-85b) VI. Bab : Meliklerin alicenaplığı (himmet) hakkında. Bazı alicenap sahiblerinin zikredilmesi ve alicenaplığın zenginleştirilmesi konusunda teşvik. (75a) Müellife göre alicenaplık kişinin nefsini yükseltmesi, heva ve hevesini azaltması, ahlakî rezaletten korunmasıdır.

Mensûru'l-hikem 'de şöyle denir: Tembellik ve kızgınlıktan sakın. Tembel olursan hakkını alamazsın; kızgın olursan hakkın üzerine sabredemezsin. (75b) Bazıları da himmet ciddiyetin öncüsüdür demişlerdir. (75b-76a) Her sultanın hedefine uygun olarak bir himmeti vardır. Kimisi ülkesini imar eder, kimisi de hazinyi doldurur ve mal toplar.

Müellif daha sonra ihsan etmedeki alicenaplığın yüceliği konusunda on hikaye anlatıyor. (76b-77b) 1. hikaye: Erdişir b. Babek. (77a)'da Memun'dan sitayişkar bir şekilde bahsediyor. (77b) 2. hikaye: Enuşirvan; (78a) 3. hikaye: Hürmüz b. Şabur; (78b) 4. hikaye: ehlu'l-beyt: Hasan ve Hüseyin; (80a) 5. hikaye: bir arab hikayesi; (80b) 6. ve 7. hikaye: Yahya b. Halid el-Bermekî; (83b) 8. hikaye: Harun er-Reşid; (84a) 9. hikaye; (84b) 10. hikaye...

(85b-90b) VII. Bab : Vezirler ve yeterlilikleri ile ülkeyi yönetmede onlar için gerekli özlellikler. Müellif şöyle der: Vezir gereklidir; çünkü Sultan herşeyi kendi kendine istişare edemez. Bu bağlamda müellif müşâverekavramını ele alır. (86a) Bazı hakîmler der ki; Vezir'in görüşünden istiğna eden kendisini tehlikeye atar. Çünkü tek görüş hatalı olabileceği gibi; tek akıl da yanlış yapabilir. (86b) Behram'a şöyle soruldu: "Bir Sultanın saltanatının mükemmel olması ve saltanat süresinin mutluluk içinde geçmesi için kaç şeye ihtiyacı vardır?". Şöyle cevap verdi: "Altı dosta ihtiyacı vardır: salih bir vezir, iyi bir savaş atı, keskin kılıç, bol mal, üzüntüsünü giderici ve kalbini yumuşatıcı güzel bir eş, dayanıklı silah". (87a) Ulemanın kapısı önünde meliklerin bineklerini, meliklerin kapısı önünde de ulemanın bineklerini görmek garib değildir.

Ehliyet (kuffât), melikin süsü; devletin donanımıdır. Vezir ise, ilim, âdâb ve tecrübeyi şahsında toplayan kişidir . Vezirlerin sıfatları şunlardır: zeki (vâfiru'l-akl), düzgün tabiatlı (selimu't-tab), edebli (edibu'n-nefs), mutedil mizaçlı (mutedilu'l-ahlâk), doğru iş yapan (munâsibu'l-efâl), çabuk karar veren (serîatu'l-bedîha), iyi görünüşlü (makbûlu's-sûre), (87b) açık görüşlü (cezlu'r-rey), fikri isabetli (saibu'l-fikre), sır vermeyen (kalilu's-sirre), yerinde tedbir sahibi (hasenu't-tedbîr). Bütün bu özelliklerin tek bir şahısta toplanması mümkün değildir; en azından: zeki, fikri isabetli, ilim ve din sahibi (husûlu'l-ilm ve'd-diyâne), fikrini uygulayan ve emanete riayet eden (tahakku'r-rey ve'l-emâne) olmalıdır. Bazı insanlar, bu hasletlere neseb ve yaşlılığı da eklerler. Müellif ise şöyle demektedir: "Bunların hepsi itibarîdir; asıl olan, ilim ve dirayetten sonra ehliyetdir (kifayet)". Kişinin kabiliyetinin ve ehliyetinin soylu olup olmamasıyla bir ilgisinin bulunmadığını müellif, Sokrates'e ait bir olayla vurgular: Adamın biri, Sokrat'ı soyundan dolayı ayıplayınca, Sokrat şöyle dedi: "Senin soyun sende bitti, benimki ise benden başlar". (89a) Neticede vezirlik işinde muteber olan kifayet ve dirayetttir.

(90b-95a) VIII. Bab : Valiler ve Kadılar ile bunlar için gerekli olan özellikler. Nisa suresinin 59. ayetini veren müellif, ayette geçen ulu'l-emr 'den kasdın umerâ ve ulemâ olduğunu belirterek söze başlar. Burada da esas olan ehliyet yani yeterliliktir. (92b-93a): Vali adil, kararlı (sabitu'r-rey), iyi ahlaklı (husnu's-sîre), kıvrak zekalı (mustakimu'l-fıtna), devletin idamesi konusunda ihlaslı (halisu't-taviyye fi istidâmeti'd-devle), ülkenin yönetiminde iyi niyetli (sâdiku'n-niyye fi istikameti'l-memleke) olmalıdır. Müellife göre (93b-94a) her sınıf için ifsad edici bir afet vardır. Bunlar sebebiyle, o sınıfın iyi olan işleri kötüye gider. Bu afetler Mensûru'l-hikem adlı eserde şu şekilde verilir: Melikin afeti kötü ahlaklı olma (sui's-sire), vezirlerin afeti kötü vicdanlılık (hubsu's-serîre), emirlerin afeti itaatsizlik (mufârekatu't-tâa), askerin afeti komutanlarına karşı gelmesi (muhâlefetu'l-kâde), yönetilenlerin afeti zayıf siyaset (da'fu's-siyâse), alimlerin afeti makam ve baş olma sevgisi (hubbu'-riyâse), kadıların afeti aşırı tamahkarlık (şiddetu't-ta'm), dürüst kişinin afeti takva azlığı (kılletu'l-vera'), malın afeti akrabaların çatışması (tezâddu'l-humât), adâletin afeti valilerin yönelimleri (meylu'l-vulât), cesurun afeti basiretinin ve hazımkarlığının kaybolması (idâetu'l-hazm), güçlünün afeti hasmının zayıf görülmesi (istid'âfu'l-hasm), verenin afeti verdiğini başa kakması (kubhu'l-menni), günahkarın afeti kötü zannı (suu'-zanni).

(94a) Kadılar ve Yöneticiler (Hukkâm) dinin ve İslam'ın bekçisi, hikmet ve ahkamın koruyucusudurlar. Allah korkusu, yönetimin dayandığı direklerin zemini, husumetlerin de ayrıştırıcısıdır. Daha sonra müellif (95a) müslümanların haklarını (hukuku'l-müslimîn) koruyacak Kadılarda bulunması gereken şartları izah etmektedir.

(95b-99a) IX. Bab : Meliklerin ve sultanların, yönetilenlerin çeşitli tabakalarının durumlarına ilişkin ihtimamı ve diğer toplum tabakaların zikredilişi.

(95b) Vezirler, valiler ve kadılardan sonra yönetilenler dört taifeden oluşur: 1. Alimler (Ulemâ): Dinin direkleri (erkân) şeriatın yardımcılarıdır ('avân). Onlar İslamın kaidelerini güçlendirir (yuşeddid) ve ahkamın ilkelerini sağlamlaştırırlar (yuekkid). İşte bunlar salih alimlerdir. (96b) 2. Şeyhler ve salihler (Meşâyih ve Sulehâ'): İhsanda bulunma ve saygı konusunda bunlara alimlere davranıldığı gibi davranılır. Çünkü onlar ahiret ehlidirler. Onlar için güzel zanna sahip olunmalı, onların fesad üzere olduğu sanılmamalıdır. (97a) 3. Halk ve tacirler (Sûkat ve Tuccâr). (97b) 4. Çiftçiler (Harrâs): Onlar toprağın sahibi ve ehl-i meskenettirler.

(99a) X. Bab : Af, af dileme vb...(99b) Af ve bağış iyidir, sultanlar için ise en iyidir. (100a) el-Hasan b. Vehb şöyle demiştir: "Kâdir olan için af ne güzeldir. Özellikle kimsesi, yardımcısı olmayanlar için...". Günah, hata olmasaydı af tezahür etmezdi. Af, faziletin ortaya çıkması ve adâletin kendisiyle süsleneceği bir davranıştır. (102b-105b) Müellif sözü, bazı af sahibi meliklerin hikayelerini anlatarak bitirir.

Eserin Değerlendirilmesi

Devlet, belirli bir niyet etrafında toplanan insanların, bu niyet uğrunda vuruşması (savaşması) ve gerektiğinde geri çekilmesidir. Niyet sahibi olmak hayata karşı ayık durumda bulunmak anlamına gelir. Niyet sahibi ayık insanlar, dillerinde tecessüm ederler. Diğer bir ifadeyle, dil, niyet sahibi insanların niyetlerinin ve ayıklıklarının hayat içerisindeki bir tezahürdür.

İslam medeniyeti, İslam dünya görüşünü benimseyen insanların yani müslümanların bir niyet çerçevesinde ürettikleri dünya tasavvurunun tarihteki seyr ü seferidir. Bu sefer de en güzel şekliyle dilde tahakkuk etmiştir; ve bu anlamda İslam medeniyeti bir dil medeniyetidir.

Yunan medeniyeti, dünya tasavvuru üretimine "fizik"ten başlamış, dili halletmediği için sofizme düşmüş, ancak Aristoteles'in, Sokrates-Platon'dan aldığı mirasa istinaden mantığı kurmasıyla bu çıkmazı aşabilmiştir. Yeniçağ Batı Avrupa Medeniyeti de XVII. yüzyıldan itibaren dünya tasavvuru üretimini "fizik"e dayandırmıştır. XIX. yüzyılın ortalarından itibaren Euclides dışı geometrilerin ortaya çıkmasıyla, fiziğe ilişkin bilginin sarsılması, izafiyet ve kuvantum teorileri, düşünürleri yeniden dile yöneltmiş, özellikle Viyana Çevresi filozoflarının dile ilişkin çalışmaları bugün yine topyekün Batı düşüncesi ve uydularını, adına post-modernizm dense de, "herkesin tanrısının kendisine ait olduğu" yeni bir sofizmin içine yuvarlamıştır.

İslam medeniyeti ise dünya tasavvuru üretimine başlamadan önce dili halletmiştir. Hicri II. asırdan itibaren İslam dünyasında ortaya çıkan dil okulları ve bu çerçevede ileriye doğru yapılan tartışmalar ve ortaya konulan fikirler bu durumun en canlı şahididir -Bu bağlamda Arapça nahvin Aristoteles mantığının mukabili olarak gösterilmesi hatırlanmalıdır-. Dil meselesi belli bir oranda halledildikten sonradır ki hicri III. asırdan sonra Bağdad merkezli, İslam dünya görüşüne dayalı dünya tasavvuru üretimi -tüm nakısalarına rağmen- yoğun bir şekilde başlamıştır. Bu tarihi çerçevede -bir dilimiz olmadığı için günümüzü istisna edersek- İslam medeniyeti hiç bir zaman sofizme düşmemiştir.

Yukarıda anlatılan durumu tahkik etmek için İslam medeniyetinde üretilen eserlerin ihtiva ettiği elfâz bahisleri ile delâlet kısımlarına, çok farklı sahalarda telif edilen hudûd ve tarifât kitapları ile yine muhtelif sahalarda kaleme alınan sözlüklere bir göz gezdirmek yeterlidir. Ayrıca mantık kitaplarındaki ilgili bölümler de iktisâr, iktisâd ve istiksâ merhalelerinden sonra bahr seviyesinde mutalâ'a edilebilirler. -İşaret edilen konularda doğrudan kitap ve müellif ismi zikretmeyi bu yazma tanıtımı çerçevesinde zâid görüyoruz-. Netice itibariyle, İslam medeniyeti bir delâlet (gösterge) medeniyeti olarak tanımlansa sezâdır...

Yukarıda ifade edilen durumun tarihi açıdan istikrâr ve kemâl dönemi de Gazzâlî sonrası İslam dünyası, yani Selçuklu ve özellikle Osmanlı dönemidir (Osmanlı coğrafyası denmediğine dikkat edilmelidir). Bu açıdan adı geçen dönemlerde telif edilen eserlerin en önemli özelliğinin selîm bir dil, duru bir uslûp, ve özellikle talîmî bir karekter taşıdığı görülmektedir -Başta Osmanlı olmak üzere Gazzâlî sonrası İslam dünyasında medreselerde hemen hemen her türlü sahada ders kitabı olarak okutulan eserlerin çok büyük yekününün anılan dönemde telif edilmiş eserler olduğu hatırlanmalıdır-. Dolayısıyla Gazzâlî öncesi dönem -büyük oranda Gazzâlî de dahil olmak üzere- İslam medeniyetinin müşkil (problematic) dönemidir. Gazzâlî sonrası dönemin ise İslam medeniyetinin felsefîleştiği, her türlü zihnî faaliyetin meşruiyyetine kavuştuğu, akl-ı selîme dayalı bir yapı kazandığı, tabiri câizse, altınçağ dönemi olduğu söylenebilir.

Yukarıda çizilen tarihi çerçevede Sultan I. Alâuddin Keykubâd'a sunulan el-Letâifu'l-âlâiyye adlı, bir nevi siyasetname sayılabilecek eser, incelmiş bir dil ile kaleme alınmıştır. Deyim yerindeyse, her cümle bir vecizeözelliği taşımaktadır. Yapılan alıntılar, verilen şiirler, ulaşılan yargıların hemen hepsi siyasi konularda " yakışıklı söz " olarak kullanılabilecek özelliktedir.

İslam medeniyetinde yazılan siyasetname türü eserlerin -bütün farklı özelliklerine rağmen- ne tür bir varlık zeminine oturduğu, üzerinde durulması gereken önemli bir sorudur. Bize göre, siyasetname türü eserler, medenî milletlerin, kendilerini yönetmeye aday olan müessesevî devlet tecrübesi yaşamamış, daha az medenî milletlerden gelen hükümdarlara, yönettikleri ülke ve toplum hakkında bilgi veren, bu çerçevede de devlet ve toplumda yer alan herbir sınıfın (tabaka, tâife) vazifesini tayin eden bir nevi vezâif ile bu vazifelerin yerine getirilmesiyle kazanılacak hukukun belirlenmesini ele alan kitaplar olarak görülebilir. Örnek olarak ilk dönem Müslüman Arap hükümdarlar için Farisî görevlilerin kaleme aldıkları devlet yönetimi hakkındaki eserler ile yine Farisî görevlilerin Müslüman Türk hükümdarları için kaleme aldıkları siyasetnameler gösterilebilir. Benzer durum İslam dünyasının Mağrib kesiminde Bedevî Arap ve berberî kabilelerin yönetimi ele geçirdiklerinde yeni hükümdarlar için, daha önce devlet tecrübesi yaşamış alimlerin veya görevlilerin kaleme aldıkları siyasetnamelerde de kendini göstermektedir.

el-Usmânî 'nin eserinde dikkat edilmesi gereken önemli noktalar şu şekilde özetlenebilir: Her şeyden önce eser en genel anlamıyla devlet yönetimi hakkında ve bu yönetimi üstlenen sınıf için kaleme alınmıştır. Müellifin dibace kısmında da belirttiği gibi herbir konu için önce ayet, sonra hadis, daha sonra sahabe ve tabiin sözleri ile filozofların düşünceleri ve tarihî tecrübe/malumat (haber) verilmiştir. Yeri geldiğinde müellif de "Müellif der ki, deriz ki" gibi girizgahlarla kendi görüş ve yorumunu icmâlî olarak serdetmektedir (11b, 14a, 17a, 20b, 22b, 25b, 31b, 33b, 38a, 39b, 48a, 75a, 77a, 77b, 78b, 79b, 83a, 85a, 85b, 87b, 92a, 95b, 99b, gibi...).

Bu açıdan, Müellifin, konular için hangi ayetleri, hadisleri ve sahabe-tabiin kavillerini seçtiğini tespit etmek, bu seçimin arkasındaki siyaseti, dönemin siyasî anlayışını ve bu anlayışın dinî meşruiyyet ile ilişkisini incelemek için önemlidir. Buna bağlı olarak ayet ve hadislerin dizilişi ve değerlendirilişi bile zihniyeti tespit etme açısından önem kazanmaktadır.

Bunun yanında eserde konularla ilgili verilen şiirler siyaset meseleleri ile ilgili veciz ifadelerin tespiti açısından ilgi çekmektedir. Müellif çoğu kez verdiği şiirin şâirini de zikretmektedir (29b, 31b, 44a, 48b-49a, 49b, 75b, 77b, 88a-88b, 100a, gibi...).

Müellifin tarihi örneği Fârisî tarihidir. Bu açıdan eserde serd edilen Fârisî merkezli tarih anlayışı ile Anadolu Selçuklu Devleti'nde bilinen Fârisî görevlilerin hakimiyeti, Farsça'nın resmi dil oluşu, Fârisî-Türkmen gerginliği, Anadolu Selçuklu Sultanlarının ünvanlarını bile Fârisî menşeli olmasının dayandığı Tarih anlayışı tahlil edilebilir. Çünkü Müellif diğer İslam kaynaklarında da görülen " tek anlamlı bir tarih kavramı "na ve buna bağlı olarak ta " cihanşumul tarihi bakış açısı "na sahiptir. Ancak değinildiği üzere burada merkezde olan Fars tarihidir. Nitekim müellifin 27a-30a arasında verdiği bilgiler bu açıdan dikkat çekmektedir. Müellif yeryüzündeki ilk hükümdar diye takdim ettiği Keyvumert'ten son hükümdar Yezdicerd'e kadar sadece Fârisî çizgiyi vermekte, istisna olarak Türklerin Kanka Alb (Alper Tunga) olarak isimlendirdiğini söylediği Afrâsîyâb'ı ve Zu'l-karneyn olarak adlandırdığı İskender'i zikretmektedir. Ancak bunların zikredilişi, ikisinin de belirli bir süre Fârisî toprakları yönetmesiyle ilgilidir. Burada müellifin özel bir maksada matuf olmadan sadece Fârisî tarihi çizgiyi verdiği söylenebilir. Ancak Müellifin (26b)'deki; " Bana gelen tarih kitaplarına göre Mecûsiler dünya işlerine dört bin yıl hükmettiler . Yönetim (memleket) ellerindeydi ve bu kuşaklar boyu yönetilenler arasında sürdü, onların işlerini eşitlik esasına göre (bi's-seviyye) düzenlediler. Onlar zulmü kötü, zorbalığı çirkin kabul ediyorlardı. Rivayete göre (fi'l-haber), Davud (a.s.)'a şöyle vahyedilmiştir: "Kavmine Fars (Acem) meliklerine sövmeyi yasakla, çünkü onlar dünyayı imar ettiler ve kullarıma vatan kıldılar" denmektedir " şeklindeki ifadeleri nasıl bir tarih anlayışına sahip olduğunu ve buna bağlı olarak ne tür bir mesaj vermek istediğini tartışmaya mahal bırakmaksızın açıklamaktadır. Yani kısaca müellif dünya tarihini doğrusal olarak ve cihanşumul bir bakış açısıyla Fârisî tarihe göre düzenlemektedir. Gerçi müellif Yezdicerd ile beraber, Hz. Ömer'in döneminde İran topraklarının müslümanlar tarafından fethiyle, Fârisî tarihini İslam tarihine eklemlemektedir. Ancak söylenenler, diğer milletlerin müellif tarafından dikkate alınmadığını göstermemektedir; tersine burada söylenen merkezde olanın ve vurgu yapılanın ne olduğu konusudur. Nitekim Müellif önemli örneklerini başta İran olmak üzere Hind ve Yunan tarihî ve hükümdarlarından getirmektedir. Bu örneklerde; İskender (Zu'l-karneyn, 35b, 70b-71b), Hz. Ömer, Hz. Ali, Muaviye (73a), Harunu'r-Reşîd (83b), Memun (39b), Yahya b. Halid el-Bermekî (80b-83a) yanında Erdeşîr b. Bâbek (69b-70b, 77a), Kisrâ Enûşirvân (71b, 72a, 77b), Perviz (72a), Hürmüz b. Şâbûr (78a), gibi merkezî yerde, ağırlıklı olarak İran hükümdarları bulunmaktadır. Ayrıca Enûşirvân'ın vezirinin adı Yûnân olarak verilmektedir (19a, 22a). Müellif diğer alıntılarını genel olarak şu şekilde yapmaktadır; Hakîmu'r-Rûm (34b, 40a), Feylosufu'r-Rûm (76b) Hakîmu'l-Hind (76b), Aristoteles (35b, 89b), Sokrates (36a, 88a)... Diğer alıntılarını ise "hakîmler demiştir ki (26b, 32a, 40b), denilmiştir ki (37a, 72a), belağatçılar demiştir ki (46b), Arap uleması dedi ki (39b), rivayete göre (27a), bize ulaşan tarih kitablarına göre (19a), hikaye edilmiştir ki (44b, 71a) şeklinde vermektedir. Bunların yanında Mensûru'l-Hikem adlı bir eserden alıntı yapmaktadır (33b, 47a-47b, 75a).

Klasik devlet anlayışı " adâlet " kavramı, modern devlet anlayışı " hürriyet " kavramı etrafında şekillenir. Müellif de devlet anlayışında adâleti merkeze almaktadır. Adâlet konusunda örnek hükümdar olarak Hz. Ömer'in yanında Kisrâ Enûşirvân'ı vermesi ise ilginçtir. Gerçekten de tarihte Enûşirvân adâlet örneği bir hükümdar olarak görülmüş ve birçok hükümdar ona benzetilmiştir. Mesela, ünlü alim Ali Kuşçu bile el- Muhammediyye fi'l-Hisab adlı Fatih Sultan Mehmed'e sunduğu matematik eserinin dibacesinde Fatih'in adâletini "... eyne Enûşirvân min 'adlihi ..." cümlesiye ifade etmektedir 6.

Bu tanıtma yazısında incelenmekte olan yazma eserin, kanaatimizce, en müşkil cümleleri, yukarıda özet tercüme kısmında da verdiğimiz, yaprak 27a'da bulunmaktadır. Müellif, şöyle demektedir: "Rivayete göre: Hz. Adem'in çocukları çoğalınca, onlardan ikisini seçti. Bunlar Şît ve Keyvumert'di. Şît din ve ahiret işlerine baktı. Keyvumert ise, dünya ve yönetim işlerini üstlendi. Dolayısıyla o dünyadaki ilk meliktir ". Bu cümlelerde, her şeyden önce, Hz. Adem'in din işleri için Şit'i dünya işleri için de Keyvumert'i görevlendirdiği söylenmekle, din işleri ile dünya işleri arasında çok belirgin bir ayırım yapılmaktadır . Gerçi müellif, yine özet tercüme kısmında verdiğimiz, yaprak 16b'de " Mülk devlet )ve din ikiz kardeştir. Biri olmadan diğerinin kıvâmı olmaz. Çünkü din esas, mülk bekçidir. Mülk için esas, esas için ise bekçi gereklidir. Çünkü esası olmayan kayıp, bekçisi olmayan yıkıkdır " diyerek mülk ile dini ikizkardeş yapmak ve birinin varlığını diğerine bağlamakla bu belirginliği bulanıklaştırmaktadır; ancak ayırımın olduğu bilgiler daha sonraki yapraklarda gelmekte ve bu ayırımdan, müellif tarafından, yukarıda da vurgulandığı gibi, doğrusal, tek anlamlı ve cihanşumul bir tarih anlayışı türetilmektedir. Bu çerçevede müellifin yaprak 32'da verdiği şu cümlesi de dikkat çekmektedir: " Mülk küfür ile baki kalabilir, ancak zulüm üzere baki kalamaz 7.

Müellifin yukarıda verilen cümleleri, ilk bakışta din işleri ile dünya işleri arasında kesin bir ayırım yaptığını göstermektedir. Din ile Dünyaarasında yapılan bu ayırım yine ilk nazarda bir tür laisizmi çağrıştırmaktadır. Ancak dikkatli bir okuma, din ile dünya arasında yapılan bu ayırımın, Kartezyen dualiteye dayalı laisizmdeki gibi bir ayırım olmadığını, yani dinin kendi başına, dünyanın da kendi başına kaim iki ayrı unsur olarak görülmediğini, tersine dinin dünya ile, dünyanın da din ile kaim olduğunu gösterir. Buna göre: din işleri ile dünya işleri biribirinden ayrıdır; bu açıdan din ile mülkün ikiz kardeş olması onların aynılıklarına değil tersine ayrılıklarına delalet eder; ancak ikiz kardeşlik de kök lerinin aynı olduğunu gösterir. Dolayısıyla, özet olarak, din ile dünya kökleri aynı, kendileri ayrı ve fakat biribiriyleriyle kaim yani tekbaşına varolamayan iki alandır. Buna göre müellifin ifadeleri şu şemayla özetlenebilir;
 Âdem
(Din ve Dünya)
 Şit           Keyvûmert
(Din) + (Dünya)
Bu siyasetnamede verilen bilgiler ve bunlara dayalı olarak oluşturulan şema; aynısıyla Osmanlı dönemi din ve dünya anlayışına da tatbik edilebilir. Nitekim Osmanlı döneminde de din ve dünya biribiriyle kaim iki ayrı unsur olarak telakki edilmiş; dini temsil eden Şeyhülislâm (yani Şit) ile dünyayı temsil eden Sadrı'azam (yani Keyvûmert) Padişah'ın (yani Âdem) şahsında birleşmişlerdir. Dolayısıyla şema şu şekli almıştır;

Padişah
(Din ve Dünya)

Şeyhülislâm        Sadrı'azam
(Din) + (Dünya)


DİPNOTLAR:
1 Alâiyye hakkında bkz. Besim Darkot, "Alâiyye", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Ansiklopedisi , c. I, V. baskı, İstanbul 1978, s. 286-287; İdris Bostan, "Alanya", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , c. II, 1992, s. 339-341.
2 Sultan I. Alâuddin Keykubad ve dönemi için bkz. Osman Turan, "Keykubâd I", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Ansiklopedisi , c. VI, İstanbul 1971, s.646-661, özellikle 'IX. şahsiyeti' alt başlığında Turan şunları söylemektedir: "...Nizamu'l-mulk'un Siyâsetnâme 'si, Gazzâlî'nin Kimya-i Sa'âdet 'i, Keykaus'un Kabus-nâme 'si, çok okuduğu eserlerdendi..., s. 657-658". Bu bilgi Keykubâd'ın siyasetname türü eserlere özel bir ilgisinin olduğunu gösterir. Keykubâd döneminin, Anadolu Selçuklu Devleti'nin doruk dönemi olduğu göz önüne alınırsa bu ilginin sonuçları hakkında bir fikir edinilebilir. Ayryca bkz. Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadoluda Türkler , Türkçe'ye çeviren: Yıldız Moran, İstanbul 1984, s. 132-141.
3 Metinde "melik" şeklinde harekelenmiştir.
4 Metinde "melik" şeklinde harekelenmiştir.
5 Mensûru'l-Hikem hakkynda bkz., Kâtip Çelebi, Keşfu'z-Zunûn an Esâmî'l-Kutub ve'l-Funûn , nşr. Kilisli Muallim Rifat - Şerefeddin Yaltkaya, c. II, İstanbul 1943, s. 1858.
6 Ali Kuşçu, el-Muhammediyye fi'l-Hisâb , Ayasofya nr. 2733/2, yaprak 74a. Bu eserin mukaddimesinde (73b-74a) Fatih'e yapılan övgüde, Fatih ayrıca İskender ile de karşılaştırılır: Eyne Enûşirvân min 'adlihi ve İskenderu fi ilmihi ...".
7 Burada " din ü devlet, mülk ü millet " deyişi hatırlanmalıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popular Posts