İhsan Fazlıoğlu: "İran-Türkiye Tarih ve Medeniyet Diyaloğu Çalıştayı"

İhsan Fazlıoğlu: "İran-Türkiye Tarih ve Medeniyet Diyaloğu Çalıştayı"


Uluslararası Eğitim ve Araştırma Merkezi, 09 Mayıs 2012 

Sayın Başkan,
Muhterem Hocalarım,
Değerli Katılımcılar,

Öncelikle, hepinizi saygıyla selamlıyorum...

Konuyla ilgili söyleyeceklerimden bir kısmını benden önceki konuşmacı dile getirdi. Tekrara düşmemek ve vakitten kazanmak için bunları tekrar etmeyeceğim...

Şimdiye değin ele aldığımız konuyla ilgili dile getirilenler büyük oranda politik okuma diyebileceğimiz bir çerçevede yapıldı ve daha çok, çalıştay süresi boyunca sık sık eleştirilerek atıf yapılan ve tanımı verilmeyen, Batı medeniyetinin geliştirdiği, sosyal teori kavramlarına dayalı bir dil kullanıldı. Özellikle tarihî yapı, yine eleştirilen ulus-devlet açısından inşâ edildi. Kısaca, bu çalıştaya katılan her iki tarafın da, köklerini kendi medeniyet ve tarihlerinde bulan, kendilerine ait bir dil kullandıkları söylenilemez. Hem eleştirilerimiz, hem de inşâmız, eleştirdiğimiz medeniyetin dilinin olanaklarıyla sınırlı...

Burada, bana verilen bu kısa süre içinde, Türk ile İran ilişkilerini, politik değil kimlik ve kendilik bilinci kavramları etrafında ele alacak ve düşüncelerimi felsefe-bilim tarihine yapacağım atıflarla temellendirmeye çalışacağım... Kanaatimce, Türk ile İran ilişkilerini, matematiğin kümeler teorisinden alacağımız kavramlarla mecâzî olarak modelleyebiliriz. Türk'ü bir küme; İran'ı da diğer bir küme olarak alırsak ve sırasıyla T ve İ kümeleri olarak adlandırırsak, T ile İ arasındaki ilişkiyi, özdeşlik, birleşim ve kesişim biçiminde üç türlü varsayabiliriz. İki ayrı var-olandan bahsettiğimize göre özdeşlik ilişkisinin düşünülemeyeceği açıktır. Bu açıdan, Türk ile İran ilişkilerini kimlik ve kendilik bilinci etrafında iki kavram altında düşünebiliriz: Birleşim ve Kesişim... İslâm öncesi ilişkileri, İslâm sonrası oluşan kimlik ve kendilik bilinci açısından, yalnızca tarihî olarak gördüğümü ve mukavvim unsur olarak kabul etmediğimi belirtmek isterim. Bunun nedenleri, bu sunumdan sonra daha da açığa kavuşacaktır.

Bu çerçevede, Selçuklular'ın, 960'ta, Cend'e inmesinden, Safevîlerin kurulduğu XVI. yüzyılın ilk yıllarına değinki ilişkiyi, birleşim olarak adlandırabiliriz. Bu birleşimin vukû bulduğu zemin, İslâm medeniyetidir. Dolayısıyla, bu çalıştayda, şimdiye değin anakronik bir biçimde kullanılan Türk medeniyeti ile İran medeniyeti tabirleri mecâzîdir; hakikî değildir... Selçuklular ile başlayan, İlhanlılar ile tam anlamıyla kemâle eren ve Safevîlerin kuruluşuna değin süren yapı, Anadolu, İran ve Türkistan'ı tek bir kültür havzasına dönüştürmüştür. Bu havzadaki etnik kökene ve dile dayalı farklılıklar, kimlik ve kendilik bilincinin kurucu unsurları değildirler. Bu dönemdeki kimlik ve kendilik bilincinin faslı anlamındaki mukavvim unsuru ortak bir anlam-değer dünyasını paylaşmak; tek bir theo-onto-logos'a mensup olmak, kısaca, aynı dünya görüşünün içinde müşterek bir varlık, bilgi ve değer manzumesini paylaşmaktır.

Bu ilkeyi, bazı örneklerle tavzih etmek isterim: Yine çalıştayda, sıkça, Türklerin, Ömer Hayyam'ı, Hafız'ı, Sâdî'yi ve Farsça edebiyatın diğer ürünlerini kullanması, İran'ın Türkler üzerine etkisi olarak dile getirildi. Hemen söyleyeyim ki, Türkler bu adları kullanırken ne yabancı bir ismi, ne de tahsis ederek İran edebiyat ürünlerini kullandıklarını düşündüler. Tüm bu ürünler, onların ortak metinleriydi; aynı dünya görüşünü dile getiren metinler... Sâdî'nin eserlerinin, özellikle Doğu Osmanlı medreselerinde ahlâk kitabı olarak okunduğunu anımsatmakla yetinelim. Burada biraz sonra işaret edeceğim ikinci tür ilişkide yani kesişim döneminde te'lîf edilen edebî metinlerin Osmanlı-Türk dünyasında fazla dikkate alınmamasının da bu ilkeyle ilişkili olduğuna yalnızca dikkat çekmek isterim...

Burada, Türkler ile İranlılar'ın bir arada yaşaması, Türkçe ile Farsça'nın karşılıklı birbirini etkilemesi gibi, diğer unsurların kimlik ve kendilik bilinci açısından abartıldığını söylemek istiyorum. Türkler, Rumlar, Ermeniler ve diğer milletlerle de çok uzun süre yaşadı ve bu milletlerin dilleriyle de karşılıklı etkileşime girdi. Ama ortak bir dünya görüşünü, anlam-değer dünyasını paylaşmadı... Dolayısıyla aynı dili konuşmak ya da aynı coğrafyada birlikte yaşamak tek başına yeterli değildir; aynı duyguları, anlam-değer dünyasını paylaşmak da gereklidir...

Benzer durum, İran için de geçerlidir: Davûd Kayserî'nin Fusus Şerh'i ya da Molla Fenârî'nin Misbah el-uns'u, İran coğrafyasında okunurken, yabancı bir kültürün ya da Osmanlı-Türk kültürünün ürünleri olarak görülmediler... Tersine, ortak kültür havzasının eserleri olarak muamele gördüler. Kısaca, bu metinler, onların kimlik ve kendilik bilincini inşâ eden ortak metinlerdi ve kendilerinindi... Dikkatinizi çekmek isterim ki, İran İslâm Devleti'nin kurucu ismi Âyetullah Humeynî'nin, Molla Fenarî'nin Misbah el-uns'una XX. yüzyılda ta'lîkat yazması ya da söz konusu bu eserlerin hâlâ İran medreselerinde okutulması, bu tür bir ortaklık ve aidiyet nedeniyledir. Bu nokta dikkate alınmaz ise "Mevlânâ'nın Türk kültürüne etkisi" gibi saçma bir cümle ileri sürmek mümkündür. Çünkü bu tarz bir duruş Mevlânâ'yı Türk kültürü kavramının dışına taşır... Daha da ilginç bir soru: Yavuz Sultan Selim'in dîvânı Farsça, Şah İsmail'inki Türkçe...; kim Türk, kim İranlı?... Şu soru, yanıt olabilir mi?: Fuzûlî, hem Türkçe, hem Arapça, hem de Farsça dîvân yazmıştır; Fuzûlî'nin kimlik idrâki ve kendilik bilinci nedir?

Bu noktanın daha da tebârüz etmesi için birkaç tarihi örnek vermek istiyorum: Uluğ Bey öldürüldükten sonra Semerkand matematik-astronomi okulu mensupları, Osmanlı coğrafyasına göç ettiklerinde, kimlik ve kendilik bilinci açısından yabancı bir dünyaya geldiklerini düşünmediler. Benzer biçimde, Bursalı Musa Kâdızâde, Semerkand'a yabancı bir dünyada bulunduğu hissiyâtında değildi. Biraz daha eskiye gidelim: Kutbuddîn Şirâzî, İran coğrafyasından kalkıp Konya, Kayseri, Sivas, Kastamonu gibi Anadolu şehirlerinde dolaşırken ya da Anadolulu öğrencileriyle Tebriz'e giderken aynı dünya görüşüne sahip ortak bir kültür havzasında hareket ettiğinin bilincindeydi. Benzer yargı, Davûd Kayserî'nin İran coğrafyasında bulunuşunun, sonra da gelip ilk Osmanlı medresesinin müderrisi oluşunun da nedenidir. Özellikle ulemâ, farklı siyâsî teşekküllerin sınırlarının birbirinden ayırdığı İslâm coğrafyasını, anlam-değer dünyası ve dünya görüşü açısından Dar el-İslâm adıyla tek bir dünya gibi görüyor ve manevî-ilmî birlikteliği sürdürüyorlardı.

Türkler ile İranlılar arasındaki ikinci ilişki türü, Safevîlerin kuruluşuyla başlar. Hemen şunu belirtelim ki, ilk aşamada, örnek olarak, Çaldıran'da savaşanlar, Türkler ile İranlılar değildi; savaş, daha çok, yerleşmek isteyen Türkler ile istemeyen Türkler arasındaydı. Hatta, bugünkü anlamıyla İranlı tabiri bile o gün henüz kullanılmıyordu. Öte yandan Safevîlerin kuruluşu, Türkler ile İran ilişkileri açısından basit tarihi bir vâkıa değildir; bu durumu, tarihte vukû bulmuş bir savaş ya da başka bir olay gibi göremeyiz; dolayısıyla tarihçi hocalarımızın ya da olaya yalnızca siyaset bilimi açısından bakan dostlarımızın yorumlarını eksik buluyorum. Sünnîlik ile Şiîlik, yalnızca birer dinî mezheb değildir. Daha da önemlisi, farklı birer metin okuma biçimi; vahyî metni farklı anlama tarzı; kısaca, hayatı farklı simgelerle inşâ etme işidir. Dolayısıyla, Safevîlerin kuruluşu, Türkler ile İranlılar arasında, Theo-onto-logos'un farklılaşmasına; anlam-değer dünyasının yırtılmasına ve ortak dünya görüşünün parçalanmasına (ortadan kalkmasına değil) neden olur ve artık ilişkiler, birleşimden kesişime doğru yönelir.

Şuna işaret etmek durumundayım ki, Safevîlerin ortaya çıkmasının, Şiîliğin İran'da yaygınlaşmasının vb. olgu ve olayların tarihî nedenlerini tespit ve bunları tahlil etmek tek başına sorunu çözmez. Çünkü artık bu olgu, bir sorun olarak değil bir kimlik ve kendilik bilinci olarak görülmeli ve bu kimlik ile kendilik bilincine saygı gösterilmelidir.

Türkler ile İranlılar arasındaki ortak dünya görüşünün parçalanması, en iyi, Safevîlerin kuruluşunda, ideologluk görevi üstlenen Mahmud Neyrizî ile Şemseddin Hafrî'nin eserlerinde, özellikle Nasireddin Tûsî'nin, el-Tecrîd fi el-i'tikâd adlı eserine yazdıkları şerhlerde görülebilir ya da temsil değeri yüksek örnek olarak, Tecrîd'in Ali Kuşçu Şerh'inin İlahiyyat kısmına Safevî âlimlerinin daha sonra kaleme aldıkları şerh ve ta'lîkatlarda takip edilebilir.

Yine de, bu durum, Türkler ile İranlılar arasındaki ilişkinin kesişiminin yoğunluğunu azaltmaz. Burada dile getirildiği üzere, Safevîler'den sonra Türkler ile İranlılar ilişkisi yalnızca gerginlik, çatışma ve savaş biçiminde tezâhür etmemiştir. Mezheb farklılığı, farklı siyasî ve iktisadî hesapların yanısıra nazarî düzeyde, Türk ile İran birlikteliği devam etmiştir. Çünkü her iki kültürün temsilcisi olan âlimler, ortak bir ilkeden hareket ediyorlardı: "La-mezhebe fi el-nazarîyyat", yani "nazarî düşüncede mezheb yoktur..." Buna temsil değeri çok ama çok yüksek bir örnek vermek istiyorum: Cebel-i Lübnan'dan İran'a gelerek Safevî Devleti'nin en önemli kurucu ideoloğu olan Bahaeddin Amilî'nin matematik eseri Hulâsat el-hisâb ile astronomi sahasındaki eseri Teşrîh el-eflâk, 1550 yıllarından sonra 350 yıla yakın, Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulmuşlardır.

Safevîlerin kuruluşundan hemen sonra, Osmanlı coğrafyasına sığınan pek çok âlimin yanısıra, daha geç tarihlerde Anadolu'ya ve İstanbul'a gelen âlimler de olmuştur. Muslihiddîn Larî ile Mirzacan-Halhalî çizgisine mensup Mehmed Emin Şirvânî, bu duruma örnek olarak verilebilir. Ancak burada daha önemli olan nokta, ilişkilerin hiçbir zaman tükenmediği ve yalnızca dinî konulara hasr edilmediğidir. XVII. yüzyılda İstanbul'a gelen ve Süleymaniye Medresesi müderrisleriyle, değişik ilmî konuları tartışan meçhul bir İranlı âlim ve XVIII. yüzyılın ikinci yarısında, Efganlılar'ın, İran'ı işgal etmesiyle Osmanlı Devleti'ne sığınan Dergüzinî ve Ali Behar gibi pek çok âlimin varlığı bu duruma örnek verilebilir. Dergüzinî, mantık ve felsefe alanında, Ali Behar ise cebir alanında birer eser yazarak dönemin sultanlarına ithaf etmişlerdir. Dinî ve ilmî tartışmaların varlığına en güzel örneklerden biri de el-İhtisas bi-lisan el-havass adlı eserdir. Daha pek çok örnek vermek olanaklıdır: Kısaca, kesişim döneminde, Türk ile İran ilişkileri sanıldığından daha fazla yoğundur.

T ile İ arasında, dördüncü bir olasılıktan, dolayısıyla gelecekte üçüncü bir ilişki türünden bahsedebilir miyiz? Kişisel kanaatim, "Evet! Bahsedebilirizdir". Bu da, her iki kümenin varlığına dokunmadan, ortak tarihî tecrübeyi, müşterek değerleri ve İslâm medeniyetine ilişkin mensubiyetleri dikkate alarak, bir üst kümede biraraya gelerek sağlanabilir. Basit bir tabirle, her iki taraf da kendi bakkal dükkanını kapatmadan ortak bir şirket kurabilirler. Başka bir deyişle, -eğer sorun bunlar ise- Sünnîlik ile Şiîlik'in muhafaza edilerek müslüman olabilmenin imkânı gösterilebilir. Yalnız, burada şu noktayla yüzleşmek gerekir: Türk cenahında, Tanzimat ve Cumhuriyet tecrübeleri, tarihî sert Sünnî kimliğin gevşemesine ve yumuşamasına neden olmuştur; aynı süreç, İran tarafında cereyan etmemiştir; belirli bir süre etmişse bile, en azından, özellikle Devrim'den sonra, zaten mevcut sert Şiî kimliği -tüm iyi niyetli çabalara karşın- daha da sertleşmiştir. Bunu halihazırda cereyan eden olaylarda müşahede etmek mümkündür.

Son olarak, şu noktaya değinmek istiyorum: Ali Birinci üstadımız, herhangi bir işin, başarılı olabilmesi için, şu aşamaları içermesi gerektiğini belirtti: "Teşkilât - Tahsisat - İcraat - Tahsilât..." ve ekledi "Hepsi de Fikriyât'a dayanır..." Ben de, buna şunu eklemek istiyorum: Bir düşüncenin, halkı yönlendirmesi düşünülüyorsa, fikriyâtın hissiyata dönüştürülmesi gerekir. Fikir, fikir olarak yalnızca zihnî bir ifadedir; hayata ilişmesi için hissî bir yapı kazanması gerekir ki, halkın bu fikre, temsil ettiği his/duygu üzerinden katılması mümkün olsun... Bunun için yalnızca her iki tarafın birbirini bilmesi yeterli değil, anlaması da gereklidir... Birbirini bilmek okumayı gerektiriyorsa, birbirini anlamak da tanışmayı gerektirir. Bu nedenle Hz. Yunus'un 'Gelin tanış olalım' çağrısına kulak vermeliyiz... Ancak bunun için, birbirimize saygı göstermeli ve daha da önemlisi birbirimize karşı dürüst olmalıyız... Bu iki tavrın inşâsı için de, mevcut korkulardan sıyrılmalıyız; yönlendirilmemiş, başka bir deyişle bilinçsiz korkuları olan bir millet, başka bir milletle söyleşi yapamaz...

Teşekkür eder, saygılarımı sunarım...

NOT:

1. Bu metin, söz konusu çalıştayda yapılan konuşmanın yazılı halidir; ancak bazı yazım/imlâ ve ifade düzeltmeleri yanı sıra, vakit darlığı nedeniyle dile getirilmeyen birkaç nokta metne eklenmiştir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popular Posts