MEHMET ULUKÜTÜK: "FUAT SEZGİN’İN BİLİMLER TARİHİ PARADİGMASI: GELECEK BİR GEÇMİŞ OLARAK BİLİMLER TARİHİNİN TAHAYYÜLÜ VE İHSAN FAZLIOĞLU İLE TEFEKKÜRÜ"

FUAT SEZGİN’İN BİLİMLER TARİHİ PARADİGMASI: GELECEK BİR GEÇMİŞ OLARAK BİLİMLER TARİHİNİN TAHAYYÜLÜ VE İHSAN FAZLIOĞLU İLE TEFEKKÜRÜ

FUAT SEZGIN’S PARADIGM ON HISTORY OF SCIENCES: IMAGINATION OF THE HISTORY OF SCIENCES AS A FUTURE PAST AND CONTEMTPLATION OF THE HISTORY OF SCIENCES WITH IHSAN FAZLIOGLU
MEHMET ULUKÜTÜK*
ÖZ 

Bu makalede Fuat Sezgin’in bilimler tarihi ala- nındaki çalışmalarının anlamı araştırılmaya çalışılmaktadır. Sezgin’in söz konusu sahadaki çalışmalarının Müslüman tahayyül üzerindeki etkileri tespit edilerek anlaşılmaya çalışılmakta- dır. Sezgin’in gelecek bir geçmiş olarak bilimler tarihini tahayyül ettiğini bu yolla da İslam dün- yasının yenilmiş ve yok sayılmış ben-idrakinin olgulara dayalı bir rehabilitasyonunu hedeflediği tespit edilmiştir. Makalenin iddiasına göre Sez- gin’in bilimler tarihi alanındaki tahkiye çalışma- ları ve iddiaları, çalışma yöntemi ve motivasyo- nu üzerinde tefekkür edilmeyi hak etmektedir. Söz konusu tefekkürün en iyi yollarından birisi olarak kendisiyle aynı ülkeden olan ve kendisi gibi bilimler tarihçisi ve filozof İhsan Fazlıoğlu ile mümkün olacağını düşünmektedir. Fazlıoğ- lu’nun bilimler tarihinin temelleri ile ilgili felsefi soruşturmalarının Sezgin’in bilimler tarihi tahki- yesinin tefekkürüne giden en iyi yollardan birisi olduğunu düşünmektedir. 

Anahtar Kelimeler: 

Bilimler Tarihi, Fuat Sezgin, İhsan Fazlıoğlu, Tahayyül, Tefekkür


Giriş 

Fuat Sezgin bilimler tarihindeki olağanüstü çabalarıyla bir çığır açtı. Ülke- sinde başladığı bilimsel çalışmalara daha sonra Almanya’da devam etmesi ve Almanya’daki çalışmalarının istikrarı, derinliği ve hacmi sayesinde duyulur ve bilinir hale gelmesi, ömrünün sonlarına doğru ülkesinde de fark edilmesiyle sonuçlandı. 2018 yılındaki vefatının ardından ülkesinin Cumhurbaşkanı tara- fından 2019 yılı Fuat Sezgin yılı olarak ilan edildi. Bu ilanla birlikte çok daha fazla tanınır oldu, içinde bulunduğumuz yılda onunla ilgili pek çok program yapıldı, sempozyumlar, kongreler ve paneller yapıldı. Fuat Sezgin önemli bir bilim insa- nıydı, zira bilim insanlarının hepsi bu kanaatteydi, çok çalışkandı, ortaya koyduğu çalışmalar bunun en açık kanıtıydı, tanınması ve duyulması gerekiyordu, çünkü ülkesinin en üst makamı böyle istiyordu. Bütün bu gelişmeler Fuat Sezgin’i anlamamıza, onun gerçekte ne yaptığını bilmemize, önemini kavramamıza kâfi gelebilir mi? Aslında bu türden çabaların anlamı ve önemi kesinlikle küçümse- nemez. Zira bilim dediğimiz olgu salt özne ile nesne arasında mekanik bir süreç değildir, özünde ve esasında bir kültür, bir tarihsel ve toplumsal arka plan, siyasi şartların uygunluğu ve zamanın ruhu meselesidir. Bütün bu unsurların etkisi- ni ve gücünü kabul etmekle birlikte Fuat Sezgin’in gerçekte kim olduğuna, ne yaptığına, ne yapmak istediğine, nasıl anlaşıldığına, nasıl anlaşılmak istediğine, yapamadıklarına da yakından eğilmek kanaatimce bizleri daha sahih noktalara götürebilir. Zira Sezgin ortaya koyduğu çalışmalarla, bu çalışmalar hakkında za- man zaman verdiği beyanatlarla kendisini genel olarak bilimler tarihçisi özel olarak da İslam bilimler tarihçisi olduğunu ifade etmektedir. Bilimler tarihçisi ifadesinden anlaşılacağı üzere kendisi özünde tarihle yani geçmişle ilgilenmektedir. Bugüne ve geleceğe odaklanmış tekno-logosun egemenliği altında yaşamını homo-economi- cus olarak sürdüren, bilime, elde edeceği pragmatik çıkar ilişkilerine göre değer ve anlam veren bir vasatın, bir kültürün, bir dünya görüşünün hakim olduğu zamanımızda, herhangi bir icat yapmamış, patent almamış, sonucunda ekono- mik bir getirisi olmayan, kazanmayan, kazandırmayan bir geçmişle uğraşmanın ne anlamı olabilir ki? Hem zamanımızda geçmiş denilen olgu, kazananlardan ziyade kaybedenlerin başvurduğu bir merci haline gelmişken, insanlığı yegâne mutluluğa, müreffeh bir hayata, medeni bir toplum olmaya götürecek evrensel (evrensel olduğu için egemen) olduğu dogmasına bağlıların bulunduğu bir ortamda bilimlerin tarihleri ile uğraşmak ne anlama gelebilir ki?



Gelecek Bir Geçmiş Olarak Bilimler Tarihini Tahayyül Etmek
Fuat Sezgin, İslam felsefe ve bilimler tarihinin bibliyografyasını çıkarma- ya yönelik olan GAS: Geschichte des arabischen Schrifttums adlı çalışması (Bkz. Başkan, 2016: 641-642) gelecek bir geçmiş olarak bilimler tarihini tahayyül etmeye yönelik önemli bir adımdır. Sezgin’e göre sekizinci yüzyılda Bağ- dat’ta Beytülhikme’de (754-775) başlayan çeviri faaliyetleriyle Grek, İran ve Hint kültürlerinden birçok önemli eser Arapça’ya çevrilmiştir. Önce İslam dışındaki kültür ve geleneklerden Arapça’ya çevrilen bu eserleri “kabul etme” safhası ardından da “özümseme ve hazmetme” safhası başlanmış, sekizinci yüz- yılın ikinci yarısı bu süreçle geçerken dokuzuncu yüzyılın başlarından iti- baren bilginin birçok alanında özgün çalışmaların ortaya çıkmaya başladığı son safhaya, yaratıcılık ya da özgünlük safhasına gelinmiştir. Kabul etme ve hazmetme safhalarının İslam dünyasında çevirinin başladığı tarihten itiba- ren iki yüzyıldan daha kısa bir sürede gerçekleştiğini söyleyen Sezgin aynı sürecin Batı’da beş asır sürdüğünü belirtmektedir. Felsefe, tıp, matematik, coğrafya, astronomi vb. alanlarda Arapça olarak yazılmış birçok İslam eseri on birinci yüzyılda İspanya ve Sicilya üzerinden Latinceye çevrilmiştir. Ba- tılılar bu eserleri kabul etme, özümseme ve hazmetme evrelerinden sonra özgün çalışmaların ortaya çıkması için beş asır beklemişlerdi. Zira Batı’da ancak on altıncı asırdan sonra özgün eserler ve fikirler ortaya çıkmaya başla- mıştır. Sezgin, İslam ilim geleneğinde eser vermiş birçok âlim ve bilginin en temel özelliklerinden bahsederken iki hususa vurgu yapmaktadır: Emanete riayet ve seviyeli eleştiri. Müslüman düşünürler öğrendikleri her bilgiyi bir emanet olarak kabul etmişler ve daima bilgiyi ya da kitabı orijinal hâliyle koruyarak kaynaklarını belirtmeye çalışmışlardır.

Fuat Sezgin bilimler tarihçisidir. Eserleri, çalışmaları, çabaları geçmişe yöneliktir. Tarihte ne oldu, nasıl oldu, olan bitenlerin birbirleriyle ilişki ne- dir gibi meseleler üzerine yoğunlaştırmıştır. Bir anlamda Muhammed b. İshak en-Nedim’in (v.380/990) el-Fihrist’le başlattığı, İbnü’l-Kıftî’nın İhbârü’l Ulemâ, Mübeşşir b. Fâtik’in Muhtâru’l-Hikem, Şehrezûrî’nin Târîhu’l-Hü- kema, İbn Cülcül’ün Tabakâtü’l-Etıbbâ ve’l-Hükemâ, İbn Usaybia’nın Uyû- nü’l Enbâ, Said el-Endelûsî’nin Tabakâtü’l Ümem ile gelişerek devam eden geçmişte yazılmış eserleri belli bir plan dâhilinde tasnif ederek, sıralayarak bir araya getirme, tanıtma ve tenkit etme geleneğinin, bilimler tarihçiliği- nin en son temsilcisidir. Peki, ama geçmişteki eserlere yönelik bu ilginin gerçek sebebi nedir?[1] Niçin bilimler tarihi ile bu derecede uğraşılır? Fuat Sezgin’in eserlerinde doğrudan değinmediği bu meselenin izahını İhsan Fazlıoğlu (2014: 43) şu şekilde dile getirmektedir: “Avrupa’da bilim tarihi, bilim (açıklama) ile tarihin (anlama) arasındaki uçurumu kapatmak, kısaca iki farklı kültürü barıştırmak üzere geliştirildi ve bu uçurumun iki ucunu birleştiren bir köprü oldu. Bu toprakların çocukları için ise bilim tarihi, ta- rihin belirli bir döneminde “varlığı, varolanı ve insanı nazari/akli nasıl idrak ettiğimizi” tespit etmemizi, tasvir etmemizi ve anlamamızı sağlayacak ve öz- güven sorununu aşmamıza yardımcı olacak bir disiplin olarak görülebilir. Bu he- defin gerçekleştirilmesi için gereken tek şey ilmi ölçütlere uygun araştırma ve çalışmaların yapılmasıdır.” Fazlıoğlu’nun ifadelerinde dikkatimizi çeken ilginç bir nokta vardır: “özgüven sorunumuzu aşmamıza yardımcı olacak bir disiplin”. Bu ifade bilim tarihi disiplinini salt bilimsel bir disiplinin çok ötesine taşır. “Özgüven sorununu aşmak” ifadesi bilimler tarihi disiplinini bilimde hâlihazırda yaşanan eksikliğin ve geriliğin üstesinden gelebilmenin bilimsel alanda özne olamama hastalığının bir devası şeklinde karşımıza çı- karır. Nitekim Sezgin’in bilimler tarihine ilgisinin ve çabasının külli nedeni, yaptıklarının yanında asıl yapmak istediği İslam dünyasının ben-idrakinin olgu- lara dayalı rehabilitasyonudur. Onun ifadesiyle (2012:11) “Batı dünyasının bu- günkü üstün durumu birçok Müslüman’da, yine özellikle Türklerde adeta bir aşağılık duygusu uyandırıyor.” Sezgin bu aşağılık duygusunu vücuda ge- tirdiği ben-idrakini tespit ettiği olgulara dayalı bir şekilde rehabilite etmeye çalışmaktadır. Ulaşmak istediği şey Müslümanlarda bilimdeki gerilemeden kaynaklanan aşağılık duygusu ve Avrupalılardaki bilimde ilerlemeden kay- naklanan üstünlük duygusunu farazi ya da hamasi duygularla değil bilakis olgulara dayalı bir şekilde rehabilite etmektir. “Benim mensubu olduğum bir ilim, kültür ve medeniyet dünyası var. Bizler, köksüz ve sahipsiz değiliz. Çok derinlere inen sağlam bir medeniyete beşiklik etmişiz. Fakat yüzyıllar- dır bu medeniyetin görmezden gelindiğini, hakkının yenildiğini, tahkir edi- lip bütün yaptıklarının da elinden alındığını ve ona zulmedildiğini gördüm. İslâm medeniyetinin bu göz kamaştıran birikimini ve dünya bilimine yaptı- ğı büyük katkıları, bunun farkında olmayan dünyaya tanıtmayı gaye ittihaz ettim. Bu gayretimin bir kısmı, sadece bilim dünyasına hizmet, ama diğer çok mühim bir gayesi ise, koskoca bir İslâm âleminin yitirmiş olduğu kendi- ne hürmeti, güveni ve insanlık tarihindeki yerini hatırlatarak kaybettiklerini iade etmek içindir.” Sezgin’in bu ifadeleri (2012: 12) bilimler tarihi alanın- daki çalışmalarının temel motivasyon kaynağını da göstermektedir. Tarihte bilimle uğraşan pek çok insan olmuştur. Kendini bir alanın veya problemin daha ileri götürülmesine adayan, bilimsel keşifler ve icatlar yapmış, önemli yenilikler getirmiş, teknolojik bir takım buluşlara imza atmış pek çok insan olmuştur. Ama bilimlerin tarihini her alanın kendi dünyasından, kendine has bilimsel terminoloji ve metodoloji üzerinden, metinlerin yazıldığı dili öğrenerek soruşturan, bunun yanı sıra son derece profesyonel bir biçimde kurgulanmış manipülatif tezlerle hesaplaşan, içinde çıktığı inanç, düşünce ve kültür dünyasının yeniliş ve ötekileştirilmiş ben-idrakini olgulara daya- bir şekilde rehabilite eden, ancak kapsamlı üniversitelerin ve enstitülerin işbirliği içinde gerçekleştirebileceği işleri tek başına yapan bilim insanlarına rastlamak çok nadirdir.

DİPNOT
[1]Bilimsel disiplinlerin her birine dair index bibliyografiler hazırlama işi en-Nedim’den Fuat Sezgin’e ka- dar pek çok bilim insanın özel ilgisi olmuştur. Bu türden çalışmalar geçmişin basit bir dökümünü yap- maktan daha başka amaçlara matuftur. Harun Anay’ın bir vesile ile ifade ettiği şu ifadeler söz konusu amaçların anlaşılması bakımından önemlidir: “Başka ülkelerde hazırlanan bibliyografyaların da ilmi çalışmalara rahat ulaşmayı sağlama gibi her bibliyografyanın taşıyabileceği gayelerin dışında siyasi bir anlam ve ilim siyaseti ihtiva ettiği gözden ırak tutulmamalıdır. Bu açıdan Index Islamicus adlı eserin genel olarak İslam ülkeleri, İslami ilimler ve İslam düşüncesi çalışanlar tarafından en çok müracaat edilen eserlerden biri olması ve benzer çalışmaları tek tek İslam ülkelerinin kendilerinin bile henüz hazırlayamaması çok manidardır. Ancak konumuzla ilgili olarak uzun uzun yorumlanması gereken kısmı ise bu eserin oryantalizmin en güçlü olduğu ülkelerin başında gelen İngiltere’de hazırlanmış olmasıdır. Aynı şekilde Amerika Birleşik Devletleri’nde yayımlanan Social Sciences Index, Social Sciences and Hu- manities Index, Humanities Index, International Index to Periodicals ve Academic Index gibi indekslerin de, her bibliyografya için söylenebilecek gayelerin dışında, dünyadaki bilimsel çalışmaların standardı- nı belirleme, bilimsel bilgiyi merkezileştirme gibi bir ilim siyasetine hizmet ettiği söylenebilir. Ayrıca bu indekslerin ABD’de yayımlanması da tesadüf olmamalıdır.” (Anay, 1998: 74)

Sezgin’in bilimler tarihi üzerine çalışırken karşılaştığı en büyük prob- lemlerden birisi bu alanda uzmanlaşmış, sayıları itibariyle bütünü kapsama- sa bile verdikleri hüküm ve ağırlıkları açısından Ortodoks niteliği taşıyan bazı oryantalistlerin İslam bilimler tarihi hakkında verdikleri hükümdür. Söz konusu hüküm salt bilimsel bir karakter taşısa, bu iddia ile hesaplaşmak çok daha kolay olabilirdi. Ancak verdikleri hüküm olgulara dayalı hipotetik bir hüküm olmaktan ziyade kurgulara dayalı kategorik bir hükümdür. Bu hükme göre Müslümanların Müslüman olmaktan kaynaklanan bir sebep- le bilimsel faaliyetlerle uğraşmaları hele bilime katkıda bulunmaları, yenilik getirmeleri kesinlikle mümkün değildir. Bu hükmü başta Ernast Renan’da olmak üzere pek çok oryantalistin metinlerinde görmek mümkündür. Sez- gin (2008: XVI) bu son derece yanlış hükmün sebebinin özellikle E. Wiede- mann’ın 1917 yılında Die Naturwissenschaften bei den orientalischen Völkern adlı eserinde dile getirdiği; “Arapların Antik Çağ’dan kazandıkları bilgileri sadece tercümeler yoluyla bize ulaştırdıkları ve buna önemli sayılabilecek bir yenilik eklemedikleri” şeklindeki ifadelerde açıkça görülebileceğini söyler. Bu yanlış kanaatin Arap-İslam kültür çevresinin bilimler tarihindeki yaklaşık 800 yıllık yaratıcı dönemini görmezden geldiğini belirtir. Arap-İslam bilimleri üzerine dikkatli bir biçimde çalışıp bu alandaki yanlış ve haksız kanaatleri değiştir- meye yönelik pek çok oryantalistin çalışmalarına derin bir şükran duymakla birlikte hem batıda hem de Arap-İslam kültür dünyasında Wiedemann’ın görüşlerinin etkisinde olmasının bir aşılama ve aşağılanma duygusundan kaynaklandığını düşünmektedir. Zira Wiedemann’ın İslam bilim tarihi ile ilgili ifadesi de jure bir nitelik taşımaktadır. Ama Rüşdi Raşid’in (2006: 8) yerinde tespiti ile İslam bilim tarihi batılılar tarafından hükmen (de jure) var olma hakkını yitirmiş olmakla birlikte, fiili durumda (de Jacto) tarihçilerin vazgeçemedikleri bir alan olmuştur.

Müslümanların Müslüman olmaktan kaynaklanan sebeple bilimsel çalış- malar yapamayacağı iddiası modern bilimin icadına dair David Wootton’un kitabında (2019: 535-536) tersinden bir yaklaşımla ele alır. “Bazıları bir yara- tıcı Tanrı’ya inancın modern bilim için temel bir önkoşul olduğunu, çünkü doğa yasaları fikrini, antik Yunan ve Roma dünyasında veya Çin’de bilin- meyen bir fikri mümkün kıldığını ileri sürer. Bazıları da Hıristiyanlığın şu ya da bu biçimi (örneğin Püritenlik) ile yeni bilim arasında müstesna bir yakınlık olduğunu ileri sürer. Asıl önemli nokta tektanrıcılık olsaydı, İslam ve Ortodoks dünyalarında da bir bilim devrimi yaşanırdı. Asıl önemli nokta Protestanlık olsaydı, Galileo diye büyük bir bilimci ortaya çıkmazdı.” Görü- leceği üzere Wootton’un ifadeleri meseleye tersinden bir bakış getirmekte- dir. Buna göre şu veya bu inanca sahip olmak bilimin gelişmesi ya da geri- lemesi açısından doğrudan bir etkiye sahip değildir. Ancak Wootton’un bize göre bu hükmünde yine de bir eksiklik vardır. Şu ya da bu inancın bilimin gerilemesinde ya da gelişmesinde doğrudan bir etkisi olmayabilir, ancak şu ya da bu inancın müntesiplerinin geçmişte bilimsel alandaki kazanımları on- ların gelecek tahayyülünde öncü, sürükleyici ve itici bir etkiye dönüşebilir. Wootton geçmişin gelecek tahayyülünde oynadığı veya oynayacağı önemli rolü görmezden gelmektedir.

Buna bilim tarihi adında geçen, tarih ifadesinin çağrıştırdığı geçmişi araş- tırmakla birlikte, geçmişe yönelik ilgi ve kaygının özünde bir gelecek tahay- yülüne matuf olduğu rahatlıkla görülebilir. Çünkü ancak bir geleceği olan- lar, geçmişle ilgilenirler. Sezgin’in bilimler tarihi alanındaki eserlerini, onun çalışkanlığı, azmi, dehası, istikrarı ve hacmi ile ilişkilendirmek hatalı değilse bile eksiktir. Sezgin’in gelecek ile ilgili bir tahayyülü olmasaydı, Müslüman- ların geleceği ile ilgili bir kaygısı olmasaydı bu kadar büyük bir külliyatı salt akademik disiplin uğruna yapması mümkün değildi. Bunun için onun ça- lışmalarını geçmişin kronolojik bir anlatısı, arkeolojik bir kazı olarak değil gelecek bir geçmişin tahayyülü için geçmişteki bilimsel çalışmaların nasıl ve niçininin tespitine yöneliktir. Fazlıoğlu da (2014: 23) bilim tarihindeki ne- denselliğin tespitinin anlamına yönelik; “bilim tarihi, bir paradigma içindeki unsurların geçmişini, başka bir deyişle o geçmişin takvimini, kronolojisini vermek değil, nasıl ve niçinini yani illetini/nedenselliğini belirlemektir. Bu tür bir tavır ancak ve ancak yeninin olduğu, fark edildiği yerde, eskinin bir geçmiş olarak idrak edilmesiyle ortaya çıkar” ifadeleriyle bilim tarihi çalış- malarının gerçek anlamını bize gösterir. Müslümanların geçmişte yapmış oldukları bilimsel çalışmalar, elde ettikleri başarılar bugünün yenilgi psiko- lojisinde sığınacağımız, modern batının bilimsel başarılarından kaynaklanan ezikliğimizi örteceğimiz bir merci değildir. Bilimler tarihi ile ilgili bütün tahkiyenin mantığı kahramanlar üretme olamaz. Aslolan bilimsel çalışmalara yön, yöntem kazandıran, bu çalışmaları yapmaya sevk eden temel motivas- yon kaynaklarına ulaşmaktır (Cengiz, 2019: 67-69). Geçmişin bilimsel başa- rılarını taklit değil, bilimsel düşünüşün arkasındaki nasıl ve niçin sorularına cevap bulabilmektir. Bugün şimdi burada bilimsel çalışmalarımızı niçin ve nasıl yapmamız gerektiğine karar verebilmektir. Modern batı bilimine karşı biz ve onlar düalitesine ve yarışına girmeden geçmişte bize bilimsel çalışma- lar yapmaya sevk eden amillerin farkına varmak, yapılan bilimsel çalışmala- rın nasıllığını keşfetmektir. Aksi halde kendimizi bilimler tarihi yerine ulus- lararası çatışmanın tam ortasında bulabiliriz. Çünkü Fazlıoğlu’nun deyişiyle; (2014: 222) “Modern felsefe-bilim tarihi, ulus inşa etme sürecinde üretilen bir araçtır, bir alettir. Özellikle Batı Avrupa kültürü Aydınlanma’dan sonra kolonyalist çağın kendisine verdiği gücü fark edip onu anlamlandırmaya baş- ladığında ve bunun da büyük oranda bilim ve teknolojinin sonucu olduğunu gördüğünde, tüm dünya kültürlerini bu perspektiften yorumladı ve ulus- laşmaya başlayan kültürler de kendi tarihlerinde felsefe-bilim kahramanları aramaya koyuldular. Onların Newton’u varsa bizim İbn Sina’mız var; onla- rın Leibniz’i varsa bizim Fahruddin Razi’miz var gibi bir psikolojiye girildi. Dolayısıyla bugün bilim tarihi ve düşünce tarihi yazıcılığı kahramanlar üret- me, kahramanlar inşa etme tarihidir. Özellikle bunu ilk dönem Türkiye’deki tarih, düşünce tarihi, bilim tarihi yazıcılığında görebiliriz; elbette aynı tavır Arap ve İran dünyasında da mevcuttur.” Sezgin, “bizde de var” kolaycılığı- na sığınmamakta, bilimler tarihinden kahramanlar üretmemekte, bilimler tarihini ulus inşasında bir alet olarak görmemektedir. Eğer böyle yapsaydı işi gerçekten çok kolay olurdu. Hamasi bir takım söylemlerle batı dışında- ki toplumların gururlarını okşayacak ifadelerle günü kurtarmaya çalışsaydı bu kadar zahmete girmeye kalkışmazdı. Araplık, İranlılık veya Türklük gibi bir kaygısı da yoktur. Sadece bilimler tarihinde olan bitenin doğru bir res- mini sunmaya gayret etmektedir. Bunun içindir ki Sezgin’in bilimler tarihi tahkiyesinden kahramanlar, hamasi söylemler üretmeye gerek yoktur. Belki onun yaptığı gibi geniş bir zaman diliminde bilimler ortaya çıkış süreçlerini, bilimsel geleneklerin nasıl teşekkül ettiğini, bilimsel üretimde bulunurken hangi yöntem ve motivasyonlarla çalıştıklarını, eksikliklerini ve zayıflıklarını dürüst bir şekilde olduğu hal üzerine anlamaya çalışmak olmalıdır. Aslında, her ulus, sözüm ona insanlığın ortak üretimi olan bilime yegâne katkı ve- renin kendisi olduğunu iddia etti. “Bu iddia sonucunda bilim tarihi, bir tür ulusların modern dünyadaki yerini almasını meşrulaştırıcı bir katalizör göre- vi gördü. Her ulus, her kültür, kendi tarihinde bilim kahramanları üretmeye başladı. İşte, İngilizlerin Newton’u varsa, Almanların Kant’ı var, Hegel’i var, bizim Fahreddin Razi’miz var, İbn Sina’mız var gibi. Dikkat edersek, İslam coğrafyasında da her ulus, İslam medeniyetinin ortak üretimi olan isimle- ri sahiplenmeye başladı: Falanca Arap’tır, filanca Türk’tür, falanca Fars’tır gibi. Bu yaklaşımla ilgili çatışmalar yaşandı, hala da yaşanıyor. Dolayısıyla, bilim tarihinin ortaya çıkışı ve fonksiyonunu dikkate aldığımız zaman, ama- cının, entelektüel araştırmanın yanında, son derece sosyal ve politik içerikli olduğunu da söyleyebiliriz.” (Fazlıoğlu, 2015b:132) Bilim tarihinin sosyal ve politik içeriği bir realite olarak kabule edilebilir ama bu realiteden bir ideal üretmek bilimler tarihini ulusal kahramanların savaş arenasına çevirebilir. O zaman da yaptığımız şeyin bilimsel olup olmadığı son derece tartışmalı bir hal alır.


Ayrıca bilimler tarihini kahramanlar üretmeye matuf bir şekilde büyük adamlar üzerinden okumak farklılıkları örtücü bir işleve yol açabilir. Bilim- ler tarihi ise esasında benzerlikler kadar farklılıkları da görebilmek demektir. Farklılıklar görülmediği takdirde kahramanlar etrafında üretilen mitolojiler meselenin hakikati görmemize mani olacaktır.


Fuat Sezgin’in Bilimler Tarihi Tahkiyesi 

Türkçede “hakikat”, “doğruluk”, “gerçek” gibi terimlere karşılık Pla- ton’un kullandığı Yunanca kavram “aletheia”dır; lethe (unutmak) fiilinin önündeki “a” bir olumsuzlama önekidir; unutulanın geri çağrılması, meyda- na-çıkma, açığa-çıkma, “gizinden-çıkma”, görünüverme; “gerçek, hakikat, sahici; gerçeği söyleyen, doğru veya sahici konuşan birinin karakteri, doğru sözlülük, samimiyet, açıklık; gerçeği konuşmak, doğru söylemek, emin ve sadık olmak; hakiki ve gerçek olmak (Peters, 2004: 33) anlamlarına gelmek- tedir. Eğer bilim kavramı hakikat kavramı ile anlamlı bir şekilde bir araya gelirse ortaya bilimler tarihi çıkar. Zira hakikat unutmamaktır, hatırlamak- tır. Bilimde yenilik, orijinallik, keşif ya da icat ikinci sırada gelir. Geçmişte ne olup bittiğini bilmeyenler, hatırlamayanlar, unutanlar geleceğe yönelik herhangi bir katkıda bulunamazlar. Bu kontekste Sezgin’in bilimler tarihi alanındaki çalışmaları geçmişin hatırlanması yoluyla hakikatin zuhuruna yö- nelik samimi, yorulmak bilmeyen bir gayrettir. Elli yıllık bir çalışma sonun- da on yedi ciltlik2 bir birikime dönüşecek olan GAS: Geschichte des arabischen Schrifttums adlı külliyatı hakikatin keşfine yönelik gayretlerin ete kemiğe bü- rünmüş halidir.

Aslında Sezgin, filolojide stemma codicum veya stemmatik diye tabir olu- nan, bir metni geniş bir metinler ailesi içinde oturtma, tenkitli metin neş- rinde (tahkik) soyağacı inşası faaliyetini gerçekleştirmiştir. Özellikle yazma halinde bulunan bir eseri farklı nüshalarıyla karşılaştırarak ortak bir metin inşası gerçekleştirilmeye çalışılır. Anlaşılacağı üzere bu türden çalışmalar pek çok metinle haşır neşir olmayı, bir metnin farklı nüsha ve tercümelerini kar- şılaştırmayı gerektiren zor bir çalışmadır. Ancak Sezgin’in tüm yapıp ettik- lerini stemmatik disiplinine indirgemek mümkün değildir. Zira salt stemma- tik seviyesindeki bir çalışma filolojik düzeyde kalmaya mahkûmdur. Sezgin stemmatik düzeyle kendisini sınırlandırmamaktadır. Stemmatik süreçte ortaya çıkan bir metnin kendinden önceki metinlerden etkilenme ve kendisinden sonraki metinleri etkileme gücünü ortaya koymaya çalışmaktadır ki bilimler tarihinde asıl zor görev budur. Bu sayede elinizdeki metnin bugünkü tabir ile kısmen impact factor gücünü anlamış olursunuz. Kısmen ifadesini kullan- ma nedenimiz ise şundan kaynaklanıyor: Bugünün bilim dünyası sadece bir eserin aldığı atıfları ölçmektedir. Bu bir eserin sadece etki gücünü ölçmektir. Hâlbuki Sezgin’in yaptığı şey sadece etki düzeyini ölçmek değil, kendinden öncekilerden etkilenme durumunu da açığa çıkarmaktır. Kendinden önce- kilerden etkilenme durumu bugünün bilim dünyasının pek de gündeminde olmayan bir olgudur. Hâlbuki etkileme ancak etkilenme ile mümkündür. Etkilemeden etkilenemezsiniz. Sezgin’in bilimler tarihi alanındaki asıl ba- şarısı etki gücü yüksek eserlerin etkilenme durumlarını araştırması ve bu- nunla ilgili çok çarpıcı sonuçlara ulaşmasıdır. Mesela onun ulaştığı ve tespit ettiği özellikle şu beş keşif (bkz Sezgin, 2008: 12-17) bilimler tarihinin et- kilenme gücünü de hesaba katması durumunda bilimler tarihinin yeniden yazılmasını gerektirecek en önemli keşiflerdir. 1. Halife Me’mun’un Dünya Haritası, 2. Hadislerin Yazılı kaynaklara dayanması, 3. Matematiksel Coğraf- ya’nın Müslümanlara Aidiyeti, 4. Amerika’nın Müslümanlar tarafından keşfi, 5. El-Cezeri’nin kitabıdır. Görüleceği üzere Sezgin yalnızca batıdaki yanlış algıları değil İslam dünyasındaki yanlış algıları da düzeltebilecek keşiflerde bulunmuştur.

DİPNOT
[2]     Söz konusu çalışmanın 17. Cildini hazırlama aşamasında vefat eden Sezgin, bu cildin felsefe hakkında olduğunu belirtmiştir. 



Sezgin’in kitaplarında sık sık “yazarın çok önemli şu eserinin öncesinde ona zemin hazırlayan bir literatür bulunmalıdır, şu alandaki yazılmış kap- samlı eserler daha önceki süreçte var olan bir literatür üzerine inşa edilmiştir ve diğer ilimlerdeki literatürün teşekkülüyle paralel bir gelişim sonucu ola- rak görülebilir” (Örnek için bkz. 2015: 273, 450, 677) şeklindeki ifadeler onun bilimler tarihi tahkiyesinin dayandığı mantığı gözler önüne sermek- tedir. Zira ona göre bilim gelenek işidir, bilimsel geleneğin olduğu yerde bilimsel gelişmelerden bahsedilebilir. Sezgin’in bilimin bir gelenek olduğu yönündeki temel iddiası pek çok önemli tespiti de beraberinde getirmek- tedir. Zira onun nazarında hem düşünce hem de bilimler tarihi mucizevi başlangıçlarla değil de belli türden sürekliliğin, devamın sonucu olarak ele alınır. Bunun içindir ki düşünce ve bilimler tarihini muayyen bir ırkın ya da dinin ve coğrafyanın başarı tablosu olarak görmek mümkün değildir. Bilim ve düşünce ancak bir geleneğin olduğu yerde var olabilir. Ortada bir gelenek yoksa hangi din veya ırk olursa olsun kerameti kendinden menkul sebeplerle ani bilimsel sıçramalar meydana getiremez. Düşünce ve bilimin mucizevi şekilde aniden ortaya çıkması mümkün olmadığı gibi aniden ölümünden bahsetmek de mümkün değildir. Çünkü bir gelenek aniden ortaya çıkmadı- ğı gibi aniden de yok olmaz. Mesela siyasi tarihte bazı savaşların sonucunda veya bazı anlaşmaların akabinde bazı devletler bir anda tarihten silinebilirler. Ama bilimsel gelenek böyle değildir. Bunun için bilimsel ve düşünsel gele- neği siyasi tarihin bir devamı olarak görmemek gerekir.



Fuat Sezgin’in Bilimler Tarihi Tahkiyesini Tefekkür Etmek

Sezgin’in bilimler tarihçiliği, özel anlamda İslam bilimler tarihine odak- lanmaktadır. İslam bilimler tarihi içinde kendisinin müntesibi bulunduğu Osmanlı bakiyesi Türkiye’nin bilimler tarihindeki konumuna yönelik ifa- delerini nasıl anlayabiliriz? Ya da soruyu şöyle de sorabiliriz; Türkiye’nin bilimler tarihi içindeki konumu ile İslam-Osmanlı ve Osmanlı-Türk kül- türünün geçmiş asırlarda bilimler tarihi alanında ortaya koyduğu ürün ara- sında rabıtalar kurabilmek mümkün mü? Bu soru daha esaslı bir soruya bizi götürmektedir. Fazlıoğlu’nun (2014: 28) “İslam-Osmanlı kültüründen Os- manlı-Türk kültürüne geçişte bilim tarihi ne tür bir saikle ya da saiklerle baş- lamıştır?” Bu sorunun yanıtı ile günümüz Türkiye’sinin bilimler tarihindeki konumu arasında bir rabıta kurabiliriz belki de. “Bu sorunun yanıtı şudur:



Osmanlı-Türk kültüründe bilim tarihi çalışmaları, Yenileşme Dönemi’n- de Osmanlı-Türk aydınının kendine ve kültürüne yönelik meydan okuma ve tehdit algısından kaynaklanır. Bu nedenle bu ilgi, uyarılmış bir tepkidir” şeklindeki tespitleri ile birlikte düşündüğümüzde Sezgin’in çalışmalarının Türkiye’deki karşılığı hakkında ne diyebiliriz? Aslında Sezgin’in çalışmala- rının Türkiye’de bir anda gündem olması Fazlıoğlu’nun yukarıda belirttiği “uyarılmış tepki” ifadesiyle çok ilginç bir şekilde örtüşmektedir. Bir bakıma Sezgin’e yönelik bu derecede bir ilgi özünde uyarılmış bir tepki niteliği ta- şımaktadır. Ancak söz konusu uyarılmış tepkinin etkisinden kurtulmazsak bilimler tarihini okurken şu iki yanlıştan birine düşmemiz kaçınılmaz hale gelir: whiggism ve anakronizm. Fazlıoğlu (2014: 67) bu iki tür yanlışın olası sonuçlarını şöyle dile getirir: “Felsefe-bilim tarihi araştırmalarında whiggism ve anakronizm; felsefe, bilim başta olmak üzere Tanrı, evren, ruh, nefs, bilgi vb. temel kavramların tanımlarında daha çok görülür. Yalnızca popüler çalış- malarda değil uzmanca araştırmalarda bile konuyu yönlendiren siyasi ve fikri bakış açılarına bağlı olarak, incelenen dönemin ruhuna aykırı tanımlar, ta- savvurlar ileri sürülür; muhteva bu tasavvurlara uygun bir biçimde çarpıtılır, dönüştürülür; böylece olanın fotoğrafını çekmek yerine benimsenen siyasi, dini ve fikri tavra göre olması gerekenin resmi çizilir. Kanaatimizce bir kültürün, bir medeniyetin felsefe-bilim zihniyetini tespit etmek için atılması gereken en önemli adım, söz konusu felsefe-bilimin üretildiği bütünü, küreyi tarihi vakıaya mutabık bir şekilde inşa etmek, bu küreyi inşa eden insanların dünya görüşü (anlam-değer dünyası) ile dünya tasavvurunu/resmini dikkate almak, kısaca tarihi çalışmayı yapan kişiler olarak bizim ne düşündüğümüzü değil o tarihi yapan insanların ne düşündüğünü yakalamaya çalışmaktır. Başka bir deyişle, felsefe-bilim tarihi, ne olması gerektiği önceden belirlenip dikta edile- rek incelenecek bir alan değil, tersine ne olduğu dikkate alınarak araştırılması gereken bir alandır.” Sezgin’in bilimler tarihi tahkiyesine böylesi bir tefek- kür eşlik etmediği takdirde whiggism ve anakronizm yanlışlarına düşmek kaçınılmaz hale gelir. Söz konusu yanlışlara düşmemek için yapılması gere- ken ise bir felsefe-bilimin üretildiği küreyi tarihi vakaya mutabık şekilde inşa etmek, felsefe-bilimin öznelerinin ilgi ve kaygılarını anlamaya çalışmaktan geçmektedir. Bu anlama çabası bizim bugün felsefe-bilim yapma uğraşımı- zın hangi ilgi ve kaygılara bağlı olduğunu da gösterebilecektir.


Bizim için bugün bilim, bilme, bilgi ne anlama gelmektedir? Bugün biz- ler bir bütün olarak bilimler tarihinden değil, sınırları batı bilim paradigması tarafından çizilen belirli bir bilme tarzı olan science’ın tarihini anlamaktayız. Adına science dediğimiz bilme tarzı belirli bir bilme tarzı mıdır yoksa insanın bilme eyleminin mi tarihidir? Sorunun cevabı bizim geçmişte bilim adı al- tında ne ile uğraştığımız kadar gelecekte de ne ile uğraşacağımıza dair de bir öngörüde bulunmamızı belki de bir taklitçi olmaktan ziyade bir tasavvur sa- hibi olabileceğimizi göstermektedir. Zira “felsefe-bilim tarihinde yapılması gereken, belirli bir bilme tarzının –örnek olarak science’ın veya belirli bir felsefe- nin-tarihinin araştırılması değil, bizatihi insanın bilme eyleminin tarihinin araş- tırılmasıdır. Bunun için her kültür ve medeniyetin; varlığı, evreni ve insanı kendi tutarlılığı olan bir dille tasvir ve tersim etmesi (theo-onto-logos), kı- saca nazari idraki hatta idrakleri dikkate alınmalıdır.” (Fazlıoğlu, 2014: 127) Bu teklif aynı zamanda bir tasavvurun da temellerini oluşturmaktadır. Belirli bir bilme tarzı ile insanın bilme eyleminin araştırılması taklitçi olmakla, ta- savvur sahibi olmak arasındaki farkta düğümlenmektedir.


Söz konusu nazari idrakler bilimler tarihi çalışmalarında dikkate alınma- dığından kurgusal bir takım iddialar olgusal gerçeklik olarak sunulmaktadır. Mahsus ve makul arasında optimum bir denge sağlanamadığı bu durumlar- da makul üzerinden mahsus yargılanmaktadır. Bunun en önemli sebebi de bilimin ait olduğu tarihi bağlamı gerçeklik küreleri dikkate almadan bilmeye çalışmaktır. “Türkiye’de, İslam felsefe-bilim tarihi çalışmaları, büyük oran- da, ait oldukları tarihi bağlamın gerçeklik küreleri dikkate alınmadan yapılan, dolayısıyla mısdakı belli olmayan cümleler üzerinden yürütülmektedir. Bi- lim felsefesi açısından bakıldığında felsefe, ikinci dereceden bir düşüncedir (se- cond order reflection); bir yorumlama tarzıdır. Neyin üzerine düşünür ve neyi yorumlar? Önce geleni, birinci dereceden bir düşünceyi (first order reflection), yani çağdaş adıyla bilimsel çalışmaları... Başka bir deyişle, düşünce için öncelikle mahsusün ma’kule çevrilmesi (bilim), daha sonra da bu ma’kulün tahkiki (fel- sefe) esastır. Sonuçta, herhangi bir tedkikin (yöntem, mantık, tarz) karşılık geldiği tahkik (felsefi dizge) ve bu tahkikin karşılık geldiği ma’kul (bilimsel tasvir) dikkate alınmadan yapılacak yorumlar, lafzi düzeyde anlam ifade etse de mefhum düzeyinde bize pek bir şey söylemezler.” (Fazlıoğlu, 2015a: 219) Bu zaviyen bakılınca Sezgin bizi bir ârafta bırakmaktadır. Bilimsiz felsefe ve felsefesiz bilim. Diğer bir tabir ile mahsusü olmayan ma’kul ile ma’kulu olmayan mahsus. Bu durumun ortaya çıkardığı derin boşluk ise tahkikten mahrum kalmak. Sezgin’in bilimler tarihi alanındaki külliyatı geçmişte- ki mahsusun ma’kulüne dairdir. Bu seviye kalındığında ortaya çıkan derin boşluk ise tahkikten mahrum kalmaktır. Bu seviyede ise ifade ettiklerimiz lafzi düzeyde bir anlam ifade etse de mefhum düzeyinde pek bir şey ifa- de etmez. Tahkik olmaksızın Sezgin’in ifadeleri, anlatıları, külliyatı Türki- ye şartlarında bizim için sadece lafzi düzeyde bir anlam ifade etmektedir.



Mefhum düzeyinde aslında Sezgin’in ne demek istediğini, bizi nereye gö- türmek istediğini henüz anlayabilecek düzeyde olmadığımızı itiraf etmek durumundayız.



Bilimler tarihinin ne anlama geldiğini mefhum düzeyinde anlamanın önündeki engellerden birisi de bilimin yegâne düşünme biçimi olarak gö- rülmesi ve bu yeni haliyle de ulus inşasında kadim zamanların aksine yeni bir rol oynamasıdır. “Bilim tarihi araştırmaları, modern ulusların inşasında operatif bir rol oynadı. Bilime ve teknolojiye katkı oranı, o ulusun mevcut durumdaki psikolojik ağırlığına da etki etti. Öte yandan, bu sürece ana kat- kıyı yapan uluslar, “Bu süreç niçin diğer toplumlarda gelişmedi?” sorusunu önceleyip kendi biricikliklerini tebarüz ettirmeye çalıştılar. Diğer uluslar ise, hem keşifte öncelik arayışına girdiler hem de bilim kahramanları yaratmaya çalıştılar. Bugün bilim tarihi çalışmalarındaki en baskın anlayışı, ‘öncelik ara- yışı’ ve ‘kahraman yaratma’ terimleriyle özetleyebiliriz.” (Fazlıoğlu, 2015b: 17-18) Bilimin ve bilimsel faaliyetin ne anlama geldiği konusunda daha ön- celerde görülmeyen bu yeni durum, insanın bilme eyleminin tarihinden başka bir şey ifade etmektedir. Bilim artık kendisi “aracılığıyla”, ötekilerle bizim aramızı ayırdığımız bir aygıta dönüşmektedir. Medeniliği belirleyen kritere, antropolojik bir kurguya, oryantalistik bir projenin aleti derekesine indir- genmiş durumdadır. Bu ahval ve şerait içinde bilimler tarihinde kendimize yer bulmak, kendi yerimizi aramak, artık masum ya da salt akademik bir eylemin ötesinden bambaşka anlamlara gelmektedir.


Hâlbuki “‘İslami matematik diye bir şey yoktur; matematik yapan Müs- lüman matematikçiler vardır; benzer biçimde ‘İslami bilim’ ya da ‘İslam bi- limi’ diye bir şey yoktur. Müslüman bilim adamlarının yaptığı bilim vardır, alanı ne olursa olsun... ‘İslam bilim tarihi’ ya da ‘İslam matematik tarihi’, bu anlamda, mecazidir ve İslam coğrafyasında üretilen bilime ve matematiğe karşılık gelir o kadar, başka değil. Öyle derin, sözüm ona, İslami bir içerik aramaya gerek yoktur.” (Fazlıoğlu, 2015b: 25-26) Bu ifadeler bilimler tarihi adı altında bir ulus ya da dini tutum icat etmenin önüne geçebilme adına umut vadetmektedir. Bilimin bir ulusun ya da dinin belirli bir bilme bi- çimini araştırmaktan çıkartarak insanın bilme eyleminin bir parçası haline getirmektedir.


Bununla birlikte insanın bilme eyleminin araştırılmasında kendi tarihi- mize yabancılaşmamızı da gerektirmemektedir. Felsefe-bilim kendi tarihsel mecrasında ilerlemektedir. Bu tarihin bir parçasını da bizler oluşturmaktayız. Ancak bu tarih gelmiş ve geçmiş bir tarih değildir. Zaten tarih dediğimiz şey de özü itibariyle “geçmiş” anlamına gelmez. Bunu anlamadığımız takdirde muazzam bir geçmişle övünür ama tarihsizlik içinde talihsizliği de mahkûm oluruz. “Türkler’in muazzam bir geçmişi vardır ama tarihleri zayıftır. Bu du- rum, felsefe-bilim tarihi çalışmaları için de geçerlidir. Bizim durumumuz, hastanede, başka bir hastanın dosyasındaki verilere göre sağlığını kazanmaya çalışan kişinin durumuna benziyor. Kendi kan, idrar gibi tahlillerini yapma- mış, kendi MR’sini çekmemiş, bu nedenle de başka kültürlerin uzayında nefes alıp vermeye çalışan insanlarız. Bu konuda, Türkiye’deki hiçbir öbek arasında, bilinç seviyesinde ciddi bir fark yok maalesef” (Fazlıoğlu, 2015b: 
69) Kendi geçmişimizi, kendimize ait olmayan bir tarih kurgusu içinde anla- maya çalışmamız halinde, geçmişte var olan ama tarihte anlamı olmayan bir hale geliriz. Bunun içindir ki, “Türkiye’de, İslam felsefe-bilim tarihi araş- tırmalarında incelenen düşüncelerin ve tartışmaların, kendi dönemlerinde, doğa ya da matematik bilimlerdeki yeni tespitlerle ilişkileri hakkında bir şey göremiyoruz. Bu nedenle, bu tür araştırmalar, sözcük düzeyini aşıp mefhum düzeyine çıkamadığı gibi çoğaltılamıyor da ...” (Fazlıoğlu, 2015b:174) Ço- ğaltılamadığı için de tekrarlanıyorlar. Geçmişimizi tekrar tekrar anlatıyoruz sadece. Tekrar arasında bazı tekrarlar diğer tekrarlara göre özenli veya özen- siz, daha spekülatif veya daha vülger oluyor. Fark sadece burada düğümleni- yor, daha fazlasında değil.

Eylemlerimiz geçmişte meydana gelirler ama ancak bir tarih içinde anlam kazanırlar. “Beşeri eylemler, kendilerine delalet eden sözcüklerin mutlaklığı içinde ele alınmaz; çünkü her tür eylemimiz, belirli bir mekân-zaman içinde var-olan ilişkiler yumağıdır. Belirli koşullarda varlığa gelirler; imkânlarını tüketirler ve varlık sahnesinden çekilirler. ‘Biz’ dediğimiz de bir eylemdir, bir hadisedir, muhdestir, mukayyettir; tarihi süreklilik içinde yol alır; var-o- lur ve var-ölür. … Kırılmaya gelince, sürekliliğin herhangi bir formudur; varlığa gelmesinin pek çok şartı vardır. Ayrıca bu kırılma, başka bir yerdeki inşalarla alakalıdır. Daha açık bir ifade ile bize ait olanın soru konusu kılın- ması, biz-olmayanların diyarında ortaya çıkan ve bizi de belirlemeye başlayan farklı ve bizce yeni durumlarla ilgilidir. Bu nedenle, felsefe-bilim tarihini bir kavga ve savaş tarihi olarak okumamalıyız.” (Fazlıoğlu, 2015b:211) Zira tarihle savaşılmaz, tarihle yüzleşilir. Yüzleşmek bir bakıma hesaplaşmaktır, hesaplaşmak ise hem hesap sormayı hem de hesap vermeyi içerir. Tüm bu eylemler ise kendimize ait bir anlama ediminin olduğu yerde anlamlı hale gelir. Kendimizi anlayamadığımız durumlarda ise başkaları ile anlamsız bir yarış içinde buluruz kendimizi. Ama ilim, bilme eylemi bir yarış değildir. “İlim bir yarış işi midir? İlim birileri ile yarışırken mi üretilir? İlmi çalışma nedir ki, bu çalışma esnasında düşülsün ve kalkılsın? Felsefe-bilim tarihini bir yarış tarihi olarak okuyanlar bilmelidirler ki hiçbir felsefe-bilim teorisi bir yarış kazanmak zorunda değildir. Bu zihniyetin kullandığı ilim kavramı, sanayi devrimi sonrası gelişen dünyada bilginin kazandığı emperyal form/ içerik ile son derece alakalıdır. İlim ancak ve ancak kapitalist-emperyalist dünyada bir yarış halini almıştır. Bu da sanayi devriminden sonra ortaya çı- kan tekhne-logosun günümüzde bilimi de içerecek biçimde techno-sciencea dönüşmesi ile ilgilidir. İnsan neyi kazanmak istiyorsa onu için yarışır.” (Faz- lıoğlu, 2015b: 252) Bu türden bir bilimsel faaliyet “mübadele ekonomisinin, serbest rekabetin ve rasyonel davranışın ilkelerine göre örgütlenmiş toplum şartlarında mal piyasası olaylarının ideal bir resminin” (Yılmaz, 2009: 39) olduğu yerde mümkündür ancak.

Anmaların Ötesine Geçip Anlamak İçin Sormak: Türk Üniversitelerinde Fuat Sezginler Çıkabilir mi?



Sermaye ilişkilerinin üniversitenin alanını, konumunu ve işlevini belir- lediği bir ortamda Nalbantoğlu’nun ifadesiyle (2009: 144) üniversitelerin birer anonim şirkete dönüşmeye çalıştığı bir zeminde Fuat Sezgin hakkında konuşmak beraberinde birçok soruyu gündeme getirmektedir. Üniversite- lerde Fuat Sezgin hakkında pek çok bilimsel etkinlik tertip ediliyorsa, üste- lik bu tertipler devletin en üst makamı tarafından teşvik ediliyorsa tüm bu etkinliklerin bizlere söylemek istediği bir şey olsa gerektir: Fuat Sezgin’in anlaşılması, yorumlanması, değerinin takdir edilmesi. Peki, ama bir bilim insanın anlaşılması, yorumlanması ve değerinin takdir edilmesi ne anlama gelir ve nasıl icra edilir? Akademinin bir endüstri haline dönüştüğü dünya- da, bu endüstriden son zamanlarda daha da etkilenen Türkiye’de Fuat Sez- gin’i anmak ve anlamak istemek ne anlama geliyor? İşte bu sorunun ceva- bı karşısında bir takım tereddütler gündeme geliyor. Zira bir bilim insanın yaptıklarının anlaşılması onun çalışkanlığı, azmi, samimiyeti gibi etkenlerin yanında onun alanında gerçekte ne yaptığının bilimsel yöntemlerle ince- lenmesi ile mümkün olur. Bir bilim insanın yaptıklarının yorumlanması, eserlerinin bugün ve gelecek için taşıyacağı önemi soruşturmakla mümkün olur. Değerinin takdir edilmesinin en doğru yolu ise belki de ülkemizde bu çapta derinlikli, azimli ve çalışkan yeni bilim insanlarının nasıl çıkacağı üzerine kafa yormaktan geçer. Eğer Sezgin gibi bir bilim insanı çok takdir ediliyor, yaptıklarının ne kadar önemli olduğu başta üniversite yetkilileri ol- mak üzere herkes tarafından takdir ediliyorsa yapılması gereken en doğru iş, Türk üniversitelerinde Fuat Sezgin gibi akademisyenlerin nasıl, hangi or- tamlarda, hangi şartlarda ortaya çıkacağı üzerine düşünmekten geçer. Oysa Nalbatoğlu’nun tespitlerine göre (2009: 165- 184) bugünün üniversitelerini işgal eden akademisyenlerinin kahir ekseriyetinin ben-merkezci, yükselme hırsları dışında hiçbir şey umursamayan, güne uyar projeler, yazılarla her nab- za şerbet veren, işbirlikleri ve arkadaşlıkları çıkara dönüştüren bir karakteri söz konusudur. Bu akademisyen tipi çıkar temelli rasyonalite ile inşa edilen market, devlet ve üniversite birlikteliğinden sermaye devşirmeye çalışan bir karaktere bürünmektedir. Bir yandan bilimsel ataletini devlet garantisinin gölgesinde meşrulaştırırken, öte yandan market/pazarlama temelli çalışma- larını ise ekonomik çıkarla örtüştürmekten kaçınmamaktadır.

Aslında Darulfünun’dan üniversiteye geçişle başlayan ve beraberinde getirdiği ağır travmaların eşlik ettiği bu süreç maarif tarihimizin üniversite aşamasına dair birbirinden ilginç anlara şahitlik etmektedir. Batılı temellere, yöntemlere ve motivasyonlara dayalı bir tarihsel kurumun imparatorluk ba- kiyesi bir ülkede herhangi bir ara geçişler olmaksızın yukarıdan bir el mari- fetiyle bir anda kurulması ve öncesinde meydana gelen dil devrimi ile birlik- te düşünüldüğünde ortaya büyük bir travma çıkarmaması mümkün değildi. Hâlbuki bilim de, bilimin kendisi aracılığıyla icra edildiği dil ve kurumlar da, bilimsel yöntem ve motivasyonlar da esasında bir gelenek ve kültür işidir. Bunların bir anda dışarıdan ithal yoluyla eskilerin yerine konulması bütün diğer gerekçelerin yanında “bilimsel olarak” da uygun değildir.

Sonuç

 Bu makalede Fuat Sezgin’in bilimler tarihi tahkiyesi ve tahayyülü, tahki- yeye yön ve motivasyon sağlayan etkenler İhsan Fazlıoğlu’nun zaviyesinden tefekkür edilmeye çalışılmıştır. Tefekkür eylemimizin temel kaygısı Sezgin’i anmaların ötesinde anlamaya çalışmaktır. Sezgin gerçekte ne yapmıştı, nasıl yapmıştı, ne yapmak istemişti, biz onu nasıl anladık veya nasıl anlayamadık sorularına cevap bulmaya çalışılmıştır. Adına bilim tarihi dediğimizi kav- ramın veya disiplinin tarih ve bilim kavramlarının toplamından daha fazla bir anlama geldiğini, nesnel akademik kaygılarla var olmaktan çok geçmiş üzerinden bir gelecek inşası olduğunu hem Sezgin’in tespitlerinde hem de Fazlıoğlu’nun derinlikli tefekküründe özellikle vurgulanmıştır. Söz konusu vurgular bilimler tarihi alanında çalışmanın ne anlama geldiğini de sorgu- lamamıza, sorgularken de anlamamıza vesile olması gerekir. Bugünün cari bilim paradigmasında bilim artık belirli türden bir bilmenin adı olduğu için bilimler tarihinde insanın bilme eyleminin tarihinden ziyade belirli bilme tü- rüne ait çalışmalar ön plana çıkarılmaktadır. Belirli bilme türü, ulus ve tarih icadını, medeniler ile barbarlar arasında bir ayırımın temeli haline dönüşme- si bilimler tarihinin nesnel akademik bir alanın dışında politik ve ideolojik saiklerle yönlendirilen ve sonuçları önceden belirlenen bir projeye dönüş- mektedir. Bu perspektiften bakıldığında karşımızda bilinmesi gereken, keş- fedilmesi gereken bir tarih değil, varsayımları, motivasyonları ve yöntemi aleyhimize işleyen bir süreç çıkmaktadır. Böylesi bir süreçte bilimler tari- hinde bizim ne yaptığımızı keşfetmenin önünde akademik titizliğin ve yet- kinliğin ötesinde birçok sorun çıkmaktadır. Sezgin, bir bakıma tek başına bu sorunlarla uğraşmaya çalışmış ve kendi konumunu insanın bilme eyleminin tarihi içinde Müslümanların bilimler tarihi alanında ne yaptıklarını keşfet- meye çalışmıştır. Bunun içindir ki temelde oryantalist tezlerle sıkı bir müca- dele içinde olsa da onların hakkaniyetli yaklaşımlarını da göz ardı etmemiş, bu vadide değerli çalışmalar yapmış insanların çalışmalarına dayanmaktan kaçınmamıştır. Bununla birlikte Sezgin’in bilimler tarihi alanında ortaya koyduğu kapsamı geniş, hacmi büyük, perspektifi derin çalışmalarının üze- rine gerçekleştirilecek tefekkürle tamamlanması gerekmektedir. Söz konusu tefekkür olmadan ortaya koyduğu geniş külliyatın yeterince anlaşılamaya- cağı kanaatindeyiz. Bu tefekkürü sağlayabilecek vasatlardan birisi de İhsan Fazlıoğlu’nun bilimler tarihi alanındaki muhakkik ve mütefekkir ufkundan geçmektedir.

Kaynakça
ANAY, H. (1998). “İslam Düşüncesi Alanında Türkiye’de Yapılan Tezler”, Dîvân: İlmî Araştırmalar,
Sayı: 4.
BAŞKAN, M. (2016). “Institut für Geschichte der Arabisch-Islamischen Wissenschaften”, DİA,
İstanbul 2016, Ek-1, ss. 641-642.
CENGİZ, Y. (2019). “Dokuzuncu Yüzyıl Müslümanlarında (B)ilim Aşkı ve Zihin Felsefesi Açısından değerlendirilmesi”, Keşf-i Kadîmden Vaz’-ı Cedide İslam Bilim Tarihi ve Felsefesi, Ed. İ. Özcoşar, A. Karakaş, M. Öztürk, S. Aslan, İstanbul: Divan Kitap, ss. 67-78.
FAZLIOĞLU, İ. (2004). “Fuat Sezgin ile Bilim Tarihi Üzerine”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 2, Sayı 4, ss. 355-370.
FAZLIOĞLU, İ. (2011). Işk imiş her ne var Âlem’de İlim bir kîl ü kâl imiş ancak Fuzzulî ne demek istedi?, İstanbul: Klasik Yayınları.
FAZLIOĞLU, İ. (2014). Kayıp Halka İslam-Türk Felsefe-Bilim Tarihinin Anlam Küresi, İstanbul: Papersense Yayınları.
FAZLIOĞLU, İ. (2015a). Derin Yapı İslam-Türk Felsefe-Bilim Tarihinin Kavramsal Çerçevesi,
İstanbul: Papersense Yayınları.
FAZLIOĞLU, İ. (2015b). Soruların Peşinde, İstanbul: Papersense Yayınları. FAZLIOĞLU, İ. (2015c). Sözün Eşiğinde, İstanbul: Papersense Yayınları.
FAZLIOĞLU, İ. (2016). Nazari Ufuk İslam-Türk Felsefe-Bilim Tarihinin Zihin Penceresi, İstanbul: Papersense Yayınları.
KORKMAZ, T. (2009). 20. YY. İslam Bilim Tarihi Çalışmaları George Sarton ve Fuat Sezgin Örneği,
Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul.
MASS, P. Bordalejo, B. Wıtkam, J. J. (2014). Stemmatik Tenkitli Metin Neşrinde Soy-Ağacı Yaklaşımı, (Der- Çev. Mürtaza Bedir), İstanbul: Küre Yayınları.
NALBANTOĞLU, H. Ü. (2009). “Üniversite A.Ş.’de Bir Homo Scademicus: Ersatz-yuppie
Akademisyen”, Arayışlar: Bilim, Kültür, Üniversite, İstanbul: İletişim Yayınları.
PETERS, E. F. (2004). Antik Yunan Felsefesi Terimleri Sözlüğü, (Çev- Haz. Hakkı Hünler), İstanbul: Paradigma Yayınları.
RAŞİD, R. (2006). İslam Bilim Tarihi, (Çev. H. Türker, C. İper), İstanbul: Litera Yayınları.
SEZGİN, F. (2008). İslam’da Bilim ve Teknik Cilt I. (Çev. A. Aliy), İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Yayınları.
SEZGİN, F. (2004). “İslam Kültür Dünyasının İlimler Tarihindeki Yeri”, İslamiyet Dergisi, Cilt.7, Sayı 2. Nisan-Haziran, ss. 413-422.
SEZGİN, F. (2012). İslam Bilimler Tarihi Üzerine Konferanslar, İstanbul: Timaş Yayınları.
SEZGİN, F. (2014). Frankfurt Üniversitesi Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü’nün 30. Kuruluş Yıl dönümü Özel Yayını 1984 Yılından 2011 Yılına Kadar Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü Yayınlarına Yazılan Avrupa Dillerindeki Önsözler, M. Mercek. H. Yavuz, T. Akçay, T. Alemdar, M. Turan, H. Yücel, N. Kem, M. Ü. Tosun, C. Şenel, A. Topakkaya, İstanbul: Timaş Yayınları.
SEZGİN, F. (2015). Arap - İslâm Bilimleri Tarihi (Almanca aslından tercüme), İstanbul: Prof. Dr.
Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Araştırma Vakfı Yayınları.
TURAN, S. (2018). Fuat Sezgin ile Bilim Tarihi Sohbetleri, İstanbul: Timaş Yayınları.
WOOTTON, D. (2009). Bilimin İcadı Bilim Devrimi’nin Yeni Bir Tarihi, (Çev. Nurettin Elhüseyni), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
YILMAZ, F. (2009). Rasyonalite İktisat Özelinde Bir Tartışma, İstanbul: Paradigma Yayınları.


***


Makale Atıf Bilgisi:
 

ULUKÜTÜK Mehmet, (2019). Fuat Sezgin’in Bilimler Tarihi Paradigması: -Gelecek Bir Geçmiş Olarak Bilimler Tarihinin Tahayyülü ve İhsan Fazıloğlu ile Tefekkürü,

Muhafazakâr Düşünce Dergisi, 11-28. Gönderim Tarihi: 01.08.2019 Kabul Tarihi: 24.09.2019

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popular Posts