"İdrâki olmayan doğru bilmez; vicdanı olmayan güzel eylemez."
"Bizge vacip olğan – soñki nefeske qadar millet ve yurt oğrunda ğayrettir." İsmail Bey Gaspıralı

14 Şubat 2020 Cuma

İHSAN FAZLIOĞLU'DAN BİLİM SANAT VAKFI (BİSAV) AÇIKLAMASI


İHSAN FAZLIOĞLU'DAN BİLİM SANAT VAKFI (BİSAV) AÇIKLAMASI:

"Süreç içinde suhuletle sorunu çözmek için bir istişare heyeti kurulması fikri, (...) iyi niyetli olduğuna inanmak istediğim, açık-seçik bilgimin olmadığı ve ancak tebliğ edildiği esnada muttali olduğum 'kayyum' fikrine dönüştü."

AÇIKLAMA:

 21 Ocak 2020 tarihinde BİSAV'ın yönetiminin geçici olarak Vakıflar Genel Müdürlüğünce devr alınması akabinde 20 yılı aşkın süre ders verdiğim bu kurum için anlamlı ne yapabilirim sorusunu sordum.

Hem insani ve ilmi sorumluluk gereği, hem de uzun yıllar öğrenci yetiştirdiğim bir kuruma vefa sadedinde hiç yapmadığım bir şeye kalkışarak belirli bir hukukumun olduğu insanları aradım ve derdimi ifade ettim.

Süreç içinde suhuletle sorunu çözmek için bir istişare heyeti kurulması fikri oluştu. İlim camiasının ileri gelen isimlerden teşkil edileceği söylenen ve adları da zikredilen bu heyete, BİSAV'ın ilmi ve kurumsal birikimini muhafaza etme adına katılmayı kabul ettim.


Bu süreçte de BİSAV'ın yetkili isimleri ile de bu fikri yüz-yüze müzakere ettim ve nispeten olumlu bir kanaat edindim.

Süreç içinde heyet fikri, iyi niyetli olduğuna inanmak istediğim, açık-seçik bilgimin olmadığı ve ancak tebliğ edildiği esnada muttali olduğum 'kayyum' fikrine dönüştü.


Bu fikirden 10.02.2020, içeriğinden ise 11.02 2020'de haberdar oldum. O gün vakit geçirmeksizin ilgili mercileri arayarak söz konusu görevi yapamayacağımı (yapmayacağımı değil);


çünkü aklımın, bilgimin, tecrübemin, sağlığımın ve en önemlisi ilkelerimin bu iş için uygun olmadığını bildirdim. Çünkü hayat boyu bilgiyi ve adaleti daima her türlü politik tutum alışın üstünde mütalaa ettim ve elimden geldiğince bu ilkeye göre davranmaya çalıştım.


13. 02 2020'de resmi evrakı tebellüğ ettim ve 14.02.2020'de de ilgili mahkemeye söz konusu görevi kabul edemeyeceğimi bildiren dilekçemi verdim ve işleme kondu.


Bu süreçte 'kayyum' kavramı etrafında belirli bir edep içinde dile getirilen deyişleri anlayışla karşıladığımı söyleyebilirim.


Ancak hadsiz deyişlerin insanımızın tînetini, camiamızın da hulkiyetinin seviyesini ifşa ettiği açıktır. Söz sahibinindir. Öncülleri bilmeden, süreci idrak etmeden yargıda bulunmak övmek ya da sövmek ile sonuçlanır; önemli olan anlamaktır.


Bunun için de önce iyi niyet ve ahlak gerekir. Adalet hissiyatının yarattığı derin endişeyi ancak Allah'a tapanlar ve -inanmıyorlarsa- vicdanı olanlar anlayabilir; insana tapanlar ve çöplüklerinin kavgasını yapanlar değil.


Son söz: Bu açıklama insanlar içindir, çakallar için değil. Sırtlana gelince... Ne demişti şair: "Yalnız kalbi vardır; hüznü olanın..." 

Saygılarımla...

İhsan Fazlıoğlu
Share:

11 Şubat 2020 Salı

Arşivden bir İhsan Fazlıoğlu yazısı... "Şekli benzerlikler, fikri benzerlik gerektirmez."


ARŞİVDEN BİR İHSAN FAZLIOĞLU YAZISI:
"ŞEKLÎ BENZERLİKLER, FİKRÎ BENZERLİK GEREKTİRMEZ”

İhsan Fazlıoğlu’nun Gerçek Hayat dergisinin 6 Haziran 2003 tarihli sayısında yayımlanan yazısını tekrar düzenleyerek fazlioglu.blogspot.com okurlarının istifadesine sunuyorum.
1908-2010 yılları arasında yayınlanmış İslamcı dergileri gün yüzüne çıkarma ve inceleme hedefiyle 2013 yılında İlmi Etüdler Derneği (İLEM) çatısı altında çalışmalarına başlamış İslamcı Dergiler Projesi’ne (İDP) metne aktarmış olduğum yazının taranmış versiyonunu sağladığı için teşekkürü bir borç bilirim.
Yararlı olması dilekleriyle.
Muhammet Negiz


"ŞEKLÎ BENZERLİKLER, FİKRÎ BENZERLİK GEREKTİRMEZ”

Bir medeniyetin anlam/manevî derinliğini değer ve resim dünyasının terkibi/birlikteliği oluşturur. Resmi, içerisinde gömülü bulunduğu değerleri dikkate almaksızın, başka bir medeniyetin diline tercüme etmeye çalışmak tahrib ve tahrifi doğurur. Bu ilke çerçevesinde bir medeniyette varlık kazanmış herhangi bir bilgi tarzını, yalnızca şekli benzerliklere, çeşitli andırışmalara dayanarak, başka bir medeniyetinin kavramlarıyla ifade etmeye çalışmak, mecazî seviyesi dikkate alınmazsa hakikat sanılacağından, ilginç, bir o kadar da ilmî-olmayan sonuçlara yol açar. Çünkü şekli benzerlikler, zorunlu olarak, fikrî benzerlikleri gerektirmez.

İslam medeniyetinde varlık kazanmış ilm-i hiyel ya da ilm-i âlât-i ruhâniyye adlı bilim dalı ilkece, kadim felsefede önemli bir sorun olan boşlukun (halâ) var-olmadığını göstermek üzere icad edilen aletlere ilişkin bilim dalıdır. Bu sorun açısından hiyel fizik biliminin (ilm-i tabîî) bir alt-dalı iken, kullanılan değişik aletlerin büyüklükleri ile çeşitli niceliksel durumlarını belirlemek bakımından da geometrinin (ilm-i hendese) bir alt-dalıdır.  Kısaca dendikte hiyel, tedbir anlamında, matematik ya da fizik bilimlerinde ulaşılan bir sonucun birbirine mutabakatını her iki bilim dalından yardım alarak tersim ve temsil yoluyla denetleme ve kanıtlama işleminin adıdır. Bu bilimin bir gayesi de, icad edilen aletlerin ilginçliğinden istifade ile nefsi mutlu etmek ve rahatlatmaktır.




Bugünkü anlamda “robot” tasavvurunun ortaya çıkması için, her şeyden önce mekanik-otomatik kavramlarını içeren bir tekhne-logos zihniyeti; bu zihniyetin dayandığı dünya resmi ile bu resmi besleyen bir değer dünyasına sahip olunması gerekir. Bu şema, bazı barçalarına hem de ayrıntılı bir şekilde tesadüf edilmekle beraber, bir bütün olarak İslam medeniyetinde görülmez. Kısaca dile getirilirse, İslam medeniyetinde mekanik anlayış ilk dönemlerden itibaren var olmasına, XVI. Yüzyılın ikinci yarısında otomatik fikrine ulaşılmasına karşın teknolojiye dönüşecek bir tekhn-logos zihniyeti oluşmamıştır. Çünkü dünya resmi bir bütün olarak mekanikleştirilmemiş; böyle bir theo-logos ile kosmologos geliştirilmemiştir.


İlk sibernetikçi kabul edilen Ebul-iz İsmail bin ar-Razzaz el-Cezeri 1205-1206 yıllarında yazdığı “Kitab-ül’-Camü Beyne’l-İlm-i ve’l-amelen-Nafi’ Fi Sınaati’l-Hiyel” adlı kitabın içinde 300’e yakın otomatik makine ve sistemleri ile ilgili bilgi verdikten sonra çalışma özelliklerini şemalarla gösterdiğini hatırlatmakta fayda var. Sadece suyun kaldırma ve basınç gücünü kullanarak tamamen yeni bir teknik ve sistem kurmuş olan Ebul-iz, çok yönlü otomatik hareketler elde etmiştir. Mucidimiz kitabını Artukoğulları hükümdarı Ebul Feth Mahmut İbn-i Mehmet İbn-i Karaaslan’ın isteği üzerine kaleme alınmıştır. Kitapta meyve ve içecek ikram eden, abdest almaya yardım eden ya da zamanı gösteren otomatlar mevcuttur.

Toygar Akman kitabında “müzikli kayık makinesi”ni izah ederken “eğer Ebul İz, kayıkçının küreğini hareket ettirmesi yerine, bu kayığın, “dönen şaft sistemi ile hareketini” ya da “dişli çarkların, kepçeleri pervane gibi döndürmesi” ile “suda kaynama sistemini” uygulasaydı, hiç kuşkusu yok ki kendisinden yüzyıllarca sonra ortaya atılacak olan “dişli çarklar” ve “bir mil üzerinde dönen tekerlekler” ile kendiliğinden hareket eden, günümüz otomobillerini yapan ilk insan olacaktı” diyerek hayıflanır. Gerçekten de modern golemler olan robotlarla, otomobille ye da Nabi Avcı’nın kitabının ismiyle söylersek “Bombacı Parmenides” ile Ebul-iz arasında sadece nicelik farkı mı vardır ki bir teğet geçmekten, isabetsizlikten söz etmek mümkün olabilsin?


PARMENİDES EBUL-İZ’E KARŞI

Ebul-İz ile “Bombacı Parmenides” arasındaki mahiyet farkını Prof. Dr. Teoman Duralı’ya kulak vermekte fayda var: “Şartları temelden değiştirmek ihtirası, Yeniçağ dindışı Avrupa’sının, özellikle de onun devamı olan Çağdaş İngiliz-Yahudi medeniyetinin 'homo economicus’una mahsustur. Şartları kazanç hedefine –yani artı değer- yönüne döndürmeği mümkün kılansa bilgidir; üstelik, biçimsel mantık kuralları çerçevesinde düzenlenmiş, sistemleştirilmiş bilgidir: Felsefe-bilim>fen>sanayi>iktisat. İşte, Yeniçağ Avrupa’sı ile Çağdaş İngiliz-Yahudi dünyasında sistemleştirilmiş bilginin bunca rağbet kazanması ve bunun gittikçe artması bundandır. Kazanç, hayatın sıklet merkezi olunca, ilk bakışta, iktisadiyatla uzaktan yakından ilgisi, ilişiği yokmuş gibi gözüken nice âmil ile unsur, o yöne koşulmağa başlanmıştır. Hayat, bütün yanlarıyla, yönleriyle ve bilcümle veçheleriyle iktisadileşir olmuştur.”

Share:

8 Şubat 2020 Cumartesi

İhsan Fazlıoğlu'dan ALKÜ konferansı:“Nasıl ‘Ulu’ Olunur: Sultan Sencer’den Uluğ Keykubad’a Türkistan- Anadolu Havzası’nda Felsefe ve Bilim ”

İhsan Fazlıoğlu'dan ALKÜ konferansı:“Nasıl ‘Ulu’ Olunur: Sultan Sencer’den Uluğ Keykubad’a Türkistan- Anadolu Havzası’nda Felsefe ve Bilim ” 

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi (ALKÜ) ile buluşuyor.


İSTANBUL Medeniyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu 12 Şubat 2020 Çarşamba günü “Nasıl ‘Ulu’ Olunur: “Sultan Sencer’den Uluğ Keykubad’a Türkistan- Anadolu Havzası’nda Felsefe ve Bilim” konu başlığıyla düzenlenecek konferans, Eğitim Fakültesi Konferans Salonu’nda saat 14.30’da düzenlenecek.
Share:

5 Şubat 2020 Çarşamba

İhsan Fazlıoğlu ile 'Ahlâk-ı Alâ'î' [Kınalızâde] Okumaları | Klasik Düşünce Okulu | BAŞVURULAR BAŞLAMIŞTIR


İhsan Fazlıoğlu ile 'Ahlâk-ı Alâ'î' [Kınalızâde] Okumaları | Klasik Düşünce Okulu | 03 Mart Salı 2020 | Her Salı 18:00

Klasik Düşünce Okulu'nda Kınalızâde'nin Ahlâk-ı Alâ'î adlı eserine dair okumalar başlıyor.
3 Mart 2020 Salı günü saat 18:00'de başlamak üzere, her hafta Salı günü aynı saatte düzenlenecek bu seminer dizisi, İhsan Fazlıoğlu (İstanbul Medeniyet üniversitesi) tarafından verilecektir. Klasik Düşünce Okulu'nun Üsküdar Afgan Tekkesi'ndeki binasında yapılacak seminerler, lisansüstü öğrenciler ile akademisyenlere yöneliktir. 

ADRES: Afgan Tekkesi, Murat Reis Mah. Çavuşdere Cad., Çinili Camii Karşısı Üsküdar/İstanbul

Başvurular sonunda herhangi bir mülakat veya sınav yapılmayacaktır. Başvurular 29 Şubat Pazar gününe kadar sürecektir. 

Seminer hakkındaki bilgilendirmeleri size ulaştırmamız için aşağıdaki ön kayıt formunu doldurmanızı istirham ediyoruz.

Share:

30 Ocak 2020 Perşembe

İhsan Fazlıoğlu: Maslahat -versus- Menfaat

İhsan Fazlıoğlu: Maslahat -versus- Menfaat

"Toplumun maslahatı lehine kendi menfaatinden vazgeçebilen birey, toplumsal barışı korur; kendi menfaatini toplumun maslahatına tercih eden ise toplumu karışıklığa sürükler."

BE­DEVÎ bir gün çöl­de se­ya­hat eder­ken, uzak­tan ça­re­siz­lik içe­ri­sin­de ken­di­si­ne el sal­la­yan bir adam gör­müş ve he­men de­ve­si­ni ona doğ­ru sür­müş. Za­val­lı adam uzun gün­ler aç ve su­suz kal­ma­nın so­nu­cu bi­tap düş­müş bir hal­de, ge­len be­de­vî­ye ses­len­miş:

 “Lüt­fen bi­raz su!” 

Be­de­vî de­ve­sin­den inip su­yu ha­zır­lar­ken, adam ken­di­sin­den bek­len­me­yen bir çe­vik­lik­le be­de­vî­nin de­ve­si­ne at­la­mış ve hız­la uzak­laş­mış. Be­de­vî, du­ru­mu fark eder et­mez dön­müş ve bü­tün gü­cüy­le ar­ka­sın­dan koş­ma­ya baş­la­mış. Se­si­ni du­yu­ra­bi­le­ce­ği bir me­sa­fe­ye eri­şin­ce yük­sek ses­le ba­ğır­mış: 

“Ta­mam! De­ve­mi al­dın, be­ni bu çöl­de bir ba­şı­ma bı­rak­tın. Var­sın ol­sun! Ama sen­den ri­ca edi­yo­rum; bu ola­yı, ya­şa­dı­ğın müd­det­çe kim­se­ye an­lat­ma!” 

De­ve­si­ni, hat­ta ca­nı­nı de­ğil de ola­yın baş­ka­la­rı­na an­la­tı­lıp an­la­tıl­ma­ma­sı­nı önem­se­yen be­de­vî­nin bu söz­le­ri­ni du­yan adam bir­den dur­muş, ge­ri dön­müş ve 

“Ni­çin bu ola­yın baş­ka­la­rı­na an­la­tıl­ma­ma­sı­nı bu ka­dar şid­det­le is­ti­yor­sun; hik­me­ti ne­dir?” 

di­ye sor­muş. 

Be­de­vî:

 “İn­san­lar bu ola­yı du­yar­lar­sa bir da­ha çöl­de aç ve su­suz kal­mış hiç­bir in­sa­na yar­dım eli uzat­maz­lar da on­dan” 

di­ye ce­vap ver­miş…

Bir ki­şi, fer­dî men­fa­ati­ni gör­mez­lik­ten ge­le­rek, in­san tü­rü­nün, da­ha da özel­leş­ti­rir­sek men­su­bu bu­lun­du­ğu çev­re­sin­de­ki in­san­la­rın mas­la­ha­tı­nı ni­çin önem­ser ve ön­ce­ler? Bu dav­ra­nı­şı müm­kün kı­lan ne­dir? Böy­le bir dav­ra­nı­şı müm­kün kı­lan ayı­rı­mı/fas­lı tes­pit, hiç şüp­he­siz, bir top­lum, hat­ta bir mil­let ol­ma­nın sır­rı­nı da ku­la­ğı­mı­za fı­sıl­da­ya­cak­tır. Da­ğıl­ma ve sav­rul­ma, bü­tün­lü­ğün kay­bol­ma­sı ise, bir kül­tü­re bü­tün­lü­ğü­nü, bir­li­ği­ni, do­la­yı­sıy­la dir­li­ği­ni ve­ren ne­dir? Öy­le bir ‘ne’ ki, di­ğer bü­tün özel­lik­ler bir şe­kil­de eri­se bi­le par­ça­la­rı bir ara­da tut­ma­yı sür­dü­re­bil­sin; sü­rek­li­li­ği ko­ru­ya­bil­sin.

Hiç şüp­he­siz is­ter mad­dî is­ter ma­ne­vî ‘men­fa­at’ ki­şi­le­ri bir ara­da tut­ma­yı ba­şa­ra­bi­le­cek özel­li­ği gös­te­ren bir kav­ram­dır. Men­fa­at ya­ni fay­da ya­pı­lan iş­ten pay alan bi­rey­le­rin, bi­za­ti­hi al­dık­la­rı pa­yı sür­dü­rü­le­bi­lir kıl­mak için bir­bir­le­ri­ne kat­lan­dık­la­rı bir bü­tün, bir bir­lik ya­ra­tır. Fay­da­nın or­ta­dan kalk­ma­sı, kat­lan­ma ne­de­ni­ni de iza­le ede­ce­ğin­den, bir­lik de, bü­tün­lük de hız­la erir gi­der. İn­san­lar ara­sın­da­ki mad­dî ve ma­ne­vî be­ra­ber­li­ği ifa­de et­mek için, ör­nek ola­rak ‘amaç’ gi­bi, da­ha pek çok kav­ram kul­la­nı­la­bi­lir. Bü­tün bu kav­ram­lar, hem bir­li­ğin ken­di içe­ri­sin­de­ki tu­tar­lı­lı­ğı­nı hem de sü­rek­li­li­ği­ni sağ­la­ya­cak şid­de­ti ora­nın­da göz önün­de bu­lun­du­ru­lur. Yi­ne de amaç bi­rey­ler ara­sın­da­ki ahen­gi el­den gel­di­ğin­ce en yük­sek oran­da sağ­la­mak ve sağ­la­nan ahen­gi tüm mu­si­bet­ler kar­şı­sın­da sür­dür­mek ise bu kav­ram­lar pek işi­mi­ze ya­ra­ma­ya­cak­tır.

Bir­li­ğin ve bü­tün­lü­ğün ken­di­si­ne da­yan­dı­ğı en önem­li kav­ram, an­la­mak, do­la­yı­sıy­la an­la­şıl­mak­tır. Ni­te­kim Türk­çe­de an­lam, mu­ha­ta­bın an­la­dı­ğıy­la iliş­ki­li­dir ve bu ne­den­le Arap­ça­da­ki söy­le­yen ki­şi­nin kas­dı­nı içe­ren, de­mek is­te­nen an­la­mın­da­ki ma­na kav­ra­mın­dan fark­lı­dır. İs­ter bi­lim­sel is­ter fel­se­fî tar­tış­ma­la­rın sağ­lık­lı bir bi­çim­de yü­rü­tül­me­si­ni müm­kün kı­lan kav­ram­lar/te­rim­ler için kul­la­nı­lan ıs­tı­lah ke­li­me­si­nin sulh ya­ni ba­rış söz­cü­ğün­den tü­re­til­miş ol­ma­sı bo­şu­na de­ğil­dir. Çün­kü ki­şi kul­lan­dı­ğı ıs­tı­lah­lar­la ak­lı fe­sat­tan, do­la­yı­sıy­la en­te­lek­tü­el or­ta­mı fit­ne­den ko­rur; böy­le­ce hem ken­di­si­nin an­la­şıl­ma­sı­nı hem de din­le­yen in­san­la­rın ken­di­si­ni an­la­ma­sı­nı sağ­lar. Ka­dim dü­şün­ce ge­le­ne­ği­miz­de kav­ra­mın ta­nı­mı­nın had ya­ni sı­nır söz­cü­ğüy­le ifa­de edil­me­si bu tes­pit­le iliş­ki­li­dir; çün­kü sağ­lık­lı bir an­laş­ma do­la­yı­sıy­la ile­ti­şim an­cak ve an­cak sı­nır­la­rı be­lir­li, açık ve se­çik olan kav­ram­lar­la müm­kün­dür. Türk­çe­de­ki sa­vaş ke­li­me­si­nin sav söz­cü­ğüy­le iliş­ki­si, hiç şüp­he­siz, bü­tün sa­vaş­la­rın, sav­lar­la baş­la­dı­ğı­nı gös­te­rir. Ter­si de doğ­ru­dur bü­tün sulh­lar/ba­rış­lar da ıs­tı­lah­lar­la baş­lar.

Fer­din men­faa­ti ya­nın­da top­lu­mun mas­la­ha­tı bi­çi­min­de di­le ge­tir­di­ği­miz mu­ka­ye­se­de­ki ‘mas­la­hat’ın da tıp­kı ıs­tı­lah­ta­ki gi­bi sulh ke­li­me­sin­den tü­re­me­si dik­ka­te de­ğer­dir. Top­lum içi ba­rı­şı ko­ru­yan bir şey, an­cak o top­lu­mun mas­la­ha­tı­na uy­gun şey­dir; ter­si fit­ne ve fe­sat­tır. Öy­ley­se bir ki­şi için men­fa­at olan top­lum için fe­sat ola­bi­lir; ak­si de doğ­ru­dur: Top­lum için mas­la­hat olan ki­şi için za­rar do­ğu­ra­bi­lir. Bu çı­ka­rım ne­de­niy­le top­lu­mun mas­la­ha­tı le­hi­ne ken­di men­fa­atin­den vaz­ge­çe­bi­len bi­rey, top­lum­sal ba­rı­şı ko­rur; ken­di men­fa­ati­ni top­lu­mun mas­la­ha­tı­na ter­cih eden ise top­lu­mu ka­rı­şık­lı­ğa sü­rük­ler.

Şim­di­ye de­ğin di­le ge­ti­ri­len­ler­den an­la­mak ve an­la­şıl­ma­kın, ne­ti­ce­de an­la­mın bü­yük oran­da dil­le il­gi­li ol­du­ğu, do­la­yı­sıy­la an­cak ve an­cak ay­nı di­li ko­nu­şan in­san­la­rın bir­bi­ri­ni an­la­ya­bi­le­ce­ği so­nu­cu ra­hat­lık­la çı­kar­tı­la­bi­lir. Bu çı­ka­rım kıs­mî ola­rak doğ­ru­dur; çün­kü dil ge­rek­li­dir an­cak ye­ter­li de­ğil­dir. Hiç­bir za­man an­lam, tek ba­şı­na söz­cük­le­re, do­la­yı­sıy­la se­se in­dir­ge­ne­mez. Yu­ka­rı­da ma­na ke­li­me­si söz ko­nu­su ol­du­ğun­da işa­ret edil­di­ği üze­re, ma­na bir kas­dî­lik (in­ten­ti­ona­lity) içe­rir. Her ka­sıd (in­ten­ti­on), bir ma­na­dır. Ki­şi­nin se­sin­de, de­yi­şin­de, kas­dı, do­la­yı­sıy­la ira­de­si iç­kin­dir. Ni­te­kim Türk­çe­de sık­ça kul­la­nı­lan ya­ni (de­mek is­te­ni­yor ki) ke­li­me­siy­le or­tak olan ma­na (de­mek is­te­ni­len) bir is­te­me­yi, is­ten­ci ba­rın­dı­rır. Bu­ra­da ‘de­mek is­te­ni­len’ mu­ha­tap ta­ra­fın­dan an­la­şıl­dı­ğın­da mak­sa­dın hâ­sıl ol­du­ğu, do­la­yı­sıy­la an­la­ma ve an­la­şıl­ma iş­le­mi­nin, kı­sa­ca ile­ti­şi­min ger­çek­leş­ti­ği söy­le­ne­bi­lir. Se­se iç­kin ira­de­nin, kas­dın, hat­ta ni­ye­tin la­fız dı­şın­da bir duy­gu-du­ru­mu ba­rın­dır­dı­ğı açık­tır. Bu duy­gu du­ru­mu kök­le­ri­ni di­lin ko­nu­şul­du­ğu kül­tür or­ta­mın­da, top­lu­mun vic­da­nın­da bu­lur; or­tam/vic­dan di­le or­ga­nik­lik/bü­tün­lük ka­zan­dı­rır.

Mev­la­na Ce­la­led­din Ru­mî’nin “Ay­nı di­li ko­nu­şan­lar de­ğil, ay­nı duy­gu­la­rı pay­la­şan­lar an­la­şır­lar/an­la­şa­bi­lir­ler” sö­zü, yu­ka­rı­da özet­le­nen çer­çe­ve­de dü­şü­nül­dü­ğün­de da­ha açık hâ­le ge­lir. İn­gi­liz­ce­yi ya­ban­cı dil ola­rak öğ­re­nen bir ki­şi­nin bir İn­gi­liz’i, İn­gi­liz­ce kül­tür or­ta­mın­da ye­ti­şen bir İn­gi­liz gi­bi an­la­ya­ma­ya­ca­ğı aşi­kâr­dır. Yal­nız­ca can­lı ko­nuş­ma­yı de­ğil, her­han­gi bir kül­tür or­ta­mın­da üre­ti­len bir met­ni da­hi hak­kıy­la an­la­mak, hak­kın­da ko­nuş­mak, nü­fuz et­mek, bü­yük oran­da o kül­tür or­ta­mı­nı ya­şa­ma­yı zo­run­lu kı­lar. Dik­kat edi­lir­se şi­ir gi­bi ede­bî de­ğe­ri yük­sek duy­gu yük­lü me­tin­le­ri an­la­ma­nın sim­ge de­ğe­ri ka­zan­mış te­rim­ler­le ka­le­me alın­mış me­tin­ler­den da­ha zor ol­ma­sı iş bu du­rum­dan kay­nak­la­nır. Bir şe­yin hak­kın­da ko­nuş­mak, o şe­yin ha­ki­ka­ti­ni ko­nuş­mak, bir şe­yi hak­kıy­la an­la­mak o şe­yin ha­ki­ka­ti­ni an­la­mak­tır.

Bir şe­yin hakk ve ha­ki­ka­ti­ni an­la­mak için ise en te­mel şart, dü­şün­ce­nin kav­ram­sal, ne­den­sel ve eleş­ti­rel do­ğa­sı­nı bil­mek, me­le­ke ha­li­ne ge­tir­mek ve uy­gu­la­mak­tır. Öte­si top­lu­mun üret­ti­ği ar­tı-de­ğe­re el koy­mak is­te­yen men­fa­at­pe­rest­le­rin kir­li sa­va­şı­dır; sul­hu/ba­rı­şı ise an­cak ve an­cak top­lu­mun mas­la­ha­tı­nı ön­ce­le­yen­ler ku­ra­bi­lir­ler. Kı­sa­ca, ko­nu­ya bağ­lar­sak, top­lu­mun mas­la­ha­tı­nı ken­di men­fa­ati­ne ter­cih et­me işi­ni de an­cak o top­lu­mun vic­da­nı­na men­sup bi­rey­ler ba­şa­ra­bi­lir. Bu ne­den­le, ay­nı di­li ko­nu­şan de­ğil ay­nı duy­gu­la­rı pay­la­şan ki­şi­ler mil­let olur.

Son söz: Bir­bi­ri­mi­ze an­lat­tı­ğı­mız ni­ce kö­tü­lük­le­rin han­gi iyi­lik­le­ri yok et­ti­ği­ne hiç dik­kat ke­si­le­bi­li­yor mu­yuz?
Share:

19 Ocak 2020 Pazar

İhsan Fazlıoğlu ile Divan-ı Hikmet Sohbetleri: Hakikatli ve Siyasetli İnsan Olmanın İmkânı: Işk, Sıdk ve Liyakât Kavramları Açısından Bir Modelleme Denemesi

İHSAN FAZLIOĞLU İLE DİVANI HİKMET SOHBETLERİ:
"HAKİKATLİ VE SİYASETLİ İNSAN OLMANIN İMKÂNI: IŞK, SIDK VE LİYAKÂT KAVRAMLARI AÇISINDAN BİR MODELLEME DENEMESİ"


Ahmed Yesevi Üniversitesi’nin, UNESCO Hoca Ahmet Yesevi Yılı anısına düzenlediği, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) Konferans Salonunda gerçekleşen "Divan-ı Hikmet Sohbetleri’’nin dördüncüsüne konuşmacı olarak katılan İstanbul Medeniyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun "Hakikatli ve Siyasetli İnsan Olmanın İmkânı: Işk, Sıdk ve Liyakât Kavramları Açısından Bir Modelleme Denemesi" başlıklı sunumu metin haline getirilmiştir. 

KONFERANSI İZLEMEK İÇİN BKZ:


İhsan Fazlıoğlu ile Divanı Hikmet Sohbetleri: "Hakikatli ve Siyasetli İnsan Olmanın İmkânı: Işk, Sıdk ve Liyakât Kavramları Açısından Bir Modelleme Denemesi"


***Konuşma metnini PDF olarak indirmek için linke tıklayınız: Prof. Dr. İhsan Fazlioğlu-Divan-ı Hikmet Sohbetleri










AYRICA BAKINIZ:


Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu Çalışmaları Kütüphanesi

Share:

13 Ocak 2020 Pazartesi

İhsan Fazlıoğlu Konferansı: "Bilim ile Düşünce: Düş Görmek, Düşmek, Düşünmek"

İhsan Fazlıoğlu Konferansı: "Bilim ile Düşünce: Düş Görmek, Düşmek, Düşünmek"

İhsan Fazlıoğlu’nun "Bilim ile Düşünce: Düş Görmek, Düşmek, Düşünmek" başlıklı konferansından alınan notlar istifadenize sunulmuştur. PDF olarak erişim ve kaydetmek için LİNKE TIKLAYINIZ.

Share:

Total Pageviews

"Erdemlerin en büyüğü bilimdir. İnsanlar erdem sahibi olmazsa, şehir ve yöneticiler de erdemli olmaz."
Farabi, Erdemli Şehir

Bu Blogda Ara

Blogger tarafından desteklenmektedir.