Niçin Hepimiz Aynı Gemide Değiliz?


Niçin Hepimiz Aynı Gemide Değiliz?

Bir kişi düşünelim; kendi mütevazı imkânlarıyla yaptığı bir kayıkla nispeten
büyük bir nehirde, yağmurlu, karlı ya da sıcak havalarda karşılaştığı pek
çok zorlukla yol alan… Seyir halindeyken karşı taraftan, dışarıdan bakınca,
oldukça gelişmiş bir zanaatla üretilmiş, donanımlı ve üstelik her açıdan estetik,
devasa bir geminin kendine yaklaştığını varsayalım. Birbirlerine değecek kadar
yakınlaştıklarında gemidekilerin kayıktaki kişiyi kendilerine katılmaya davet
ettiklerini tahayyül edelim. Kişinin tavrı ne olurdu? İşaret edeceğimiz temsil
açısından benzetmemizi yönlendirerek, diğer ihtimalleri şimdilik bir kenara
bırakıp kişinin, geminin sahip olduğu imkânlara nispetle, maddî ve manevî
güvenliği açısından içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmak için gemiyi
tercih etmesi akla yatkın bir davranış gibi görünür. En temelde kayıktan
gemiye davet edilen kişi, müşahede ettiği imkânların etkisiyle, ilk elde maddî
ve manevî açıdan daha özgür olacağını düşünebilir. Düşünmez ki, gemi hem
maddî hem de manevî açıdan daha inceltilmiş karmaşık bir tutsaklık için
hazırlanmış olabilir.

Kapitalizmle ilgili ne zaman bir tahayyülde bulunsam bu temsil aklıma
gelir. Yine de şunu kabul ederim: Kapitalizm, her tutsağa her hâlükârda özgür
olduğunu, süreç içinde daha da özgür olacağını hissettirme becerisini de taşır. Bu
becerinin günümüzde daha da incelmiş bir sürümüyle karşı karşıya olduğumuzu
göz önünde bulundurmalıyız: Gönüllü tutsaklık. Zaten kapitalizmin post-
modern dünyadaki en büyük başarısı kişinin gönüllü tutsaklığı, özgürlük
sanmasını sağlaması değil midir? Bu tam da şuna benzer: Eski Mısır’da
firavunlar/efendiler kendilerini sineklerden korumak için yanlarındaki kölelerin
vücutlarına bal sürerlerdi. Kapitalizmdeyse bizâtihi kişiler kendi vücutlarına
gönüllü olarak bal sürmek istiyorlar, hatta sürüyorlar. Niye sürmesinler ki;
çünkü bizâtihi bu gönüllülük, ‘mutluluk’ olarak algılatılıyor.

Ulaşım ve bilişim teknolojilerinin gelişmesi ile sayısal ontolojilerin mesafe kat
etmesi, ticaret ve sanayi kapitalizmini bir tür nezâret kapitalizmine dönüştürdü.
Artık Yeryüzü bir tür hapishane; bu hapishanedeki içinde yaşanılan hücrenin
nicel büyüklüğü ya da nitel gelişmişliği öze ilişkin bir fark yaratmıyor. Artık
hücreler, her türlü maddî ve manevî kurumlar kişileri korumak için değil,
tersine kişilerden korunmak için… Dizgenin sürekliliği için kişilerin siyâsî
ve iktisâdî ederlerinin olduğu, kelimenin her iki anlamıyla da birer mala
dönüştürülmesi yeterli görülüyor. Tekrar etmekte fayda var: Bu tür bir dizgenin
sürdürülebilir kılınması, ancak içinde yaşayan kişilerin kendilerini dizge içinde
eğreti hissetmemeleri ve garip görmemeleriyle son derece ilgilidir. Bu da ancak
bizâtihi kişilerin kendilerini gönüllü olarak mala dönüştürmesiyle mümkündür;
ancak kâr edecek bir mala… Bu nedenle post-modern ve post-truth dünyada
her kişi kendini kar etmek için tüketerek var-kılmaya çalışıyor; ancak gönüllü
olarak. Malûmât-İmâj-Duygu kapitalizmi dediğim bu süreç, yalnızca kişiler
için değildir; aynı zamanda, bir kısır döngü oluşturduğu izlenimi verse de
bizâtihi dizgenin sürdürebilirliği için de gereklidir. Dediğimiz gibi, kapitalizm
bireye özgür olduğunu hissettirmek zorundadır. Çünkü böyle yaparak; 1. Tüm
olumsuz sonuçları ona yükler; 2. Kurumsal örgütlenmesinin bu sonuçlardaki
gücünü ve etkisini örter; 3. Olumsuz sonuçları çözmek için yeni çözümler
sunarak başa sarar. Ve hikâye yeniden başlar.
Kapitalizmle ilgili eleştiri yapılınca, kendi tecrübelerimden hareketle
söyleyebilirim ki, en temelde iki itiraz öne sürülür. İkincisi üzerinde aşağıda
duracağımdan şimdilik birincisine odaklanacağım. Birinci temel itiraz
şudur: Kapitalizm, bir tarihî tecrübe olarak, insanlığa önemli katkılarda
bulunmuştur; tamamen olumsuz etkilerine bakılarak kapitalizmi yargılamak
insafla bağdaşmaz. Bu itiraz ilginç bir biçimde haklılık payı taşır. İyi yönlerini,
katkılarını vurguladığınızda bir kişi çıkıp “ama…” diyerek bir cümle kurabilir;
tersine kötü yönlerini öne çıkarttığınız ve eleştirdiğinizde de başka birinin yine
çıkıp “iyi ama…” ile başlayan karşı bir cümleyi kurması pekâlâ mümkündür.
Bu noktayı daha iyi açıklamak için yine bir benzetme yapabiliriz: Her dil
ideal bir dilbilgisine sahiptir ve dilbilgisine göre ideal cümleler kurulabilir.
Dili iyi kullanan edipler, şairler ya da iyi bir eğitim-öğretim görmüş kişiler
dilin kurallılığını dikkate alıp, tam ideal olmasa da ideale yakın dereceli bir
söylem inşa edebilirler. Ancak bu yine de dilin ağız, şive, lehçe, argo, jargon
vb. şekilde yine dereceli biçimde ifade edilmesini engelleyemez. Bu benzetmeyi
daha genel bir kural hâline getirebiliriz: Her dizge içeriğine ve amacına uygun
olarak ideal olanı inşa etse de uygulama da kendi defolu ürünlerini üretir.
Bu hem bağlamla hem de dizgeyi kullanan kişilerle ilgili olabilir. Benzer bir
durum kapitalizm için de söz konusu olabilir mi?

Modern öncesi dönemde dinler, felsefî dizgeler, ahlâkî öğretiler, vb.
hemen her alanda daima sevap, iyi, doğru ve güzel vb. olumlu değerleri
öne çıkartıp idealize etmiş; günah, kötü, yanlış, çirkin, vb. değersizlikleri
de olumlu değerlerin yokluğu olarak nitelemişlerdir. Bu nedenle ister dinler
ister felsefî dizgeler ister ahlâkî öğretiler, vb. olsun hemen hiçbiri olumsuzluk
içeren değersizlikleri sistemlerinin aslî bir parçası olarak değil, sapma, kırılma,
vb. sıfatlarla istisnâî kabul etmişlerdir. Bu şuna benzetilebilir: Bir yemek
masasında ancak ve ancak lezzetli, iyi pişmiş, estetik, her açıdan ideal yemeklerin
bulunması… Kapitalizm masasında ise ‘fayda’, ‘kâr’, vb. getirdiği sürece ideal
olanın yanında her türlü yemek bulunabilir; bozulmuş, çürümüş, kokmuş, vb…
İşte bu nedenle kapitalist düzene göre kurulmuş bir masada bozuk, çürük,
vb. bir yemeğe işaret edince size iyi olanı gösterirler; iyi pişmiş, lezzetli, vb.
yemeği gösterince de bozuk, çürük vb. yemeğe işaret ederler. Bunun nedeni,
belki de tarihte ilk defa olarak, günahı, kötüyü, yanlışı, çirkini vb. fayda ve
kâr sağladığı sürece kendi ideal dizgesine dâhil eden bir sistemle karşı karşıya
bulunmamızdır. O kadar ki, sevap, iyi, doğru, güzel, vb. olumlu bir değer, fayda
sağlamıyor, kâr getirmiyorsa kapitalist dizgede kendine yer bulamaz. Önce
çevreyi kirletir, kâr eder; sonra aynı çevreyi korumaya alıp yapılanları eleştirir,
fayda sağlar. Her şeyin etinden de kemiğinden de; dirisinden de ölüsünden de
nemalanmaya bakar. Özetle Karl Marx’ın dediği gibi: “Kapitalizm, gölgesini
satamadığı ağacı keser.” Kanaatimce günümüzde ‘bizâtihi kötülük’, siyaset,
bilim, felsefe, hatta dinî inançlar üzerinden aklîleştiriliyor; medya, sanat,
edebiyat vb. üzerinden olağanlaştırılıyor. ‘Nezâret Kapitalizm’inin inşâ ettiği
sanal yaşam içinde de dijital algoritmalar aracılığıyla izleniyor ve yönlendiriliyor.
Böyle bir dizgenin yapısal çözümlemesi ayrıntılı çalışmaların konusudur. Ancak
sonuçları açıktır: Kapitalizm, okutarak cahilliği, çalıştırarak fakirliği, medeniyet
diyerek barbarlığı ve barış diyerek ölümü artırır. Tam da bu nedenle kapitalizm,
kazanmak için kaybedenlerin, mutlu olmak için üzülenlerin, yaşamak için
ölenlerin olması gereken bir yaşam anlayışına dayanır. Hele üretim-tüketim
denkleminde bir işleviniz yok ise; fayda sağlamıyor ve kârı artıramıyorsanız
bir işe de yaramıyorsunuz demektir.

Tam bu noktada şöyle bir soru sorulabilir: Kapitalizm tüm bu örgütlenmeyi
nasıl gerçekleştiriyor? Hiç şüphesiz bu yapının siyâsî, iktisâdî, askerî, teknolojik,
vb. pek çok dayanağı var. Belki de tüm bu dayanakları tek bir cümleyle
özetleyebiliriz: Her türlü bilgiyi ve değeri, ama her türlü bilgiyi ve değeri
kontrol etmek, denetlemek ve yönlendirmek. Bilgi ve değer kavramalarının
yerine, insanlığın hemen her alanda ürettiği maddî ve manevî artı-değeri de
koyabilirsiniz. Şüphesiz bahse konu mekanizmanın çözümlenmesi de pek çok
araştırmayı gerektirir ki, binlercesi zaten yapılmıştır. Biz burada tek bir konuya
özet bir biçimde dikkat çekmek istiyoruz: Dille oynamak; bir sözlük bunalımı
yaratmak; sonuçta bir kavram-anlam kargaşası üretmek. Bu dilsel kargaşanın
ürettiği belirsizlik içinde yargı körlüğü ortaya çıkacaktır; yargı körlüğünün
zemininde yer aldığı bulanık kültürün meydana getirdiği puslu ortamda
kişiler için bir ön-görü ve yön-görü yoksunluğu peydahlanacaktır. Böyle bir
tabloda kolayca denetleyebilecekleri ve istedikleri gibi yönlendirebilecekleri
bir toplum inşa edeceklerdir. Çünkü belirsizlik, gelecek kaygısı, yarını ön-
görmenin yitimi, hatta ölüm korkusu, vb. içinde yaşayan bir kişi, mevcut
duruma çözüm üretebileceğini vaat eden ve bir biçimde bu çözümün ucunu
gösteren bir dizgenin tekliflerini kabul etmeye ve yaşadığı kriz içinden çıkmak
ve kurtulmak için her türlü ahlaksız öneriye açık hâle gelecektir. Bu da yukarıda
işaret ettiğimiz başa sarmanın ve hikâyenin yeniden başlamasının 0-noktasıdır.
Dizgenin sahipleri, bilgi ve değeri, dolayısıyla artı-değeri kontrol edip
yönlendirebilecek güce sahip olduklarından, mâlik oldukları donanımlarla,
puslu havada kolayca yol bulabilirler. Bir taraftan, güçlü olsalar dahi, hem
dünya düzeninin görünür biçimsel kurallığını savunurlar hem de bu kurallığa
uymayı salık verirler. Bu tavırlarıyla hem ahlâkî hem de hukukî açıdan ‘sanki’
hesap verilebilir bir konumda bulunduklarını hissettirirler. Çünkü türü ne
olursa olsun her türlü kurum, sahip olduğu biçimsel kurallılığın doğasına
uygun normlar üzerinden bir denetleme ağı üretir. Ancak bu denetleme ağı,
bir süre sonra güçlüler için bile ayak bağı hâline dönüşebilir. Bir taraftan da
biçimsel kurallılığın ürettiği denetleme ağları içinde kolayca iş göremez hâle
geldiklerinde, geleceği manipüle etme güçleri azaldığında, başka bir deyişle,
istedikleri her şeyi istedikleri gibi yapamayacakları duruma düştüklerinde,
sistemi dolanmaya başlarlar; hatta kendileri için bizâtihi ‘dolanma’yı sistem
hâline dönüştürürler. Her tür işlerini ‘masa altı’ndan yürütmeye başlarlar. Bu
da onlara ahlâkî ve hukukî görünür biçimsel kurallardan kaçma imkânı verir.
Ortaya görünür düzenin dışında görünmeyen, yalnızca elit bir sınıfın mensup
olduğu bir ‘paralel düzen’ çıkar. Elit sınıf, artık kendileri için sahte olan görünür
biçimsel kurallığı bile kendi menfaatleri için kullanmaya başlarlar. O kadar ki,
bizâtihi görünür biçimsel sistemler ve bu sistemlerin ürettiği normatif kurallar
elit sınıf dışındakiler için bir tür aldatmacaya, hatta afyona dönüşür. İşte bu
nedenle çağdaş dünyada kapitalizmin kişiler için vaat ettiği özgürlük, halkların
afyonudur. Hâlihazırda içinde yaşam sürdüğümüz dünya bu hâlin şahididir.
İşte tam da bu nedenlerle gelecekteki her türlü iyi, doğru ve güzel düşünme
etkinliğinin kapitalizm, emperyalizm ve liberalizmle hesaplaşmakla başladığına
inanıyorum. Daha önceleri pek çok defa ifade ettiğim gibi, yine aynı gerekçelerle,
Yeryüzü’nde kapitalizm, emperyalizm ve liberalizmle sorunu olmayan bir
kişinin ‘insan-ca’ yaşıyor olduğuna inanmak için hiçbir nedenimiz yoktur.

Muzaffer Gül, “Hepimiz Aynı Gemide Değiliz: Kapitalizm, Bilim ve
COVİD-19 Pandemisi Üzerine Bir İnceleme” elinizdeki bu eserinde şimdiye
değin dile getirilenleri bir süre önce acı bir biçimde deneyimlediğimiz pandemi
üzerinden inceliyor ve sorunu Marksist felsefe-bilim tarihi felsefesi anlayışı
içinden akademik bir dille çözümlüyor. Açıkçası eserin adının ilk kısmı
bile “ben insanım” diyen herkesi ürkütecek bir gösterime sahip. Başka bir
deyişle ne oldu ve nasıl oldu da 21. yüzyılın ilk yarısında yaşayan bir Türk
düşünürüne, tüm insanların “aynı gemide olmadığı” hissini, hatta düşüncesini
uyandırdı. Bu, akademik anlamda alkışlayacağımız değil, daha çok insanî açıdan
kaygılanacağımız bir tespit. Muzaffer Gül, benzer bir tespitin ilk izleğini, “Bilim
ve İktidar İlişkisi: Manhattan Projesi Örneği” adlı çalışmasında da göstermişti.
Bu açıdan kendisinden gelecek yıllarda da bu konu üzerinde derinleşmesini
ve kapitalizmin ‘masa altı’ yürüttüğü kirli işleri âşikâr kılmasını bekliyoruz.
Entelektüel tutarlılık gereği, yukarıda “kapitalizme yönelik eleştiri yapılınca,
kendi tecrübelerimden hareketle söyleyebilirim ki, en temelde iki itiraz öne
sürülür” demiş ve birincisine odaklanıp ikincisini aşağıda ele alacağımı
belirtmiştim. Söz konusu ikinci itiraz şudur: Bir şeye ilişkin bilginin yanlış
olduğunu söyleyebilmek için, doğru bilgisine sahip olmak gerekir. Başka bir
deyişle eleştirinin ölçütü ya da ölçütleri nedir? Neye göre eleştiriyoruz; bu
konuda bir eleğimiz var mı? Takdir edilir ki, bu itiraz ayrı bir müzakerenin
konusudur. Yine de bir ipucu verebilirim: Yeni bir insan anlayışına ihtiyacımız
var? Kendimce insanın bedeninden ‘fazla’ bir şey olduğunu düşünüyor ve
insan öznesine yapılacak yüklemlerin tümünün fizikal olamayacağını kabul
ediyorum. Daha genel bir deyişle, insanı, salt içinde var-olduğu ve var-oluştuğu
sahnenin içinde kalarak ‘açıklamak’, diyelim ki, mümkünse de ‘anlamak’,
kanaatimce, oldukça zordur. Bu zor işe, Anadolu-Türk tecrübesini dikkate
alarak ve kapitalizmle hesaplaşmaya başlayarak, koyulabiliriz.
İhsan Fazlıoğlu
İMÜ Bilim Tarihi Enstitüsü

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popular Posts