"İdrâki olmayan doğru bilmez; vicdanı olmayan güzel eylemez."
"Bizge vacip olğan – soñki nefeske qadar millet ve yurt oğrunda ğayrettir." İsmail Bey Gaspıralı

31 Aralık 2018 Pazartesi

İhsan Fazlıoğlu ile Konya Camlı Köşk Söyleşisi: "Kendini Aramak"


İhsan Fazlıoğlu ile Konya Camlı Köşk Söyleşisi: "Kendini Aramak"


*Söyleşiyi dinlemek için butona tıklayınız (1 saat 42 dk):

1. Bölüm


2. Bölüm

  
3. Bölüm
 
Söyleşi hakkında not alınan izlenimlerin bir kısmı aşağıdaki gibi iktibas edilmiştir:

Söyleşi, insanın varoluşunun diğer varlıkların var olma durumundan farkının ne olduğunun vurgulanmasıyla başladı. Bir ağacın var olması için bir mekânda bulunmasının yeterli olduğunu ve o ağacın yapraklarının sayısından, dallarının şekline kadar tüm özelliklerini içinde bulunduğu o mekânın belirlediğini söyleyen İhsan Fazlıoğlu, insan için durumun farklı olduğunu belirtti. Yani, insanın var olabilmesi için sadece bir mekânda bulunması yeterli değil. İnsanın varoluşunun diğerlerinden farklı oluşu İngilizceye de yansımış. Diğerlerinin varlığını anlatmak için “The God is.”, “The universe is.” demeyi yeterli bulan İngiliz, insanın varoluşunu anlatırken cümleyi şu şekilde kurma gereği duyuyor: ” The human is exist.” Yani insan, basit bir var olan değil, bir varoluşu olandır.

Bizim de dünyadaki diğer her şey gibi varlığımızın mümkün olması iklim, çevre koşulları gibi bazı maddi şartlara bağlı. Buna eman diyoruz. İşte, diğerlerinin varlığı için emanın sağlanması yeterliyken, insanın varoluşu için ikinci bir şarta ihtiyaç var: iman. İnsan, varoluşunu iman ile devam ettiriyor. İhsan Fazlıoğlu “İman” kelimesini yalnızca İslami terminolojideki anlamıyla kullanmıyor burada, Müslüman veya değil, hiçbir insanın bir şeye iman etmeden varoluşunu sürdüremeyeceğini söylüyor ve burada “İman” kelimesiyle kendini sürekli yorumlayan ve sorgulayan bir hâl içinde olmaktan bahsettiğini ifade ediyor. İşte, giyinmek, yemek yemek, ordular beslemek gibi faaliyetlerle maddi bir güvenlik alanı oluşturup emanı sağlayan insan, sanatla uğraşarak, ahlâkî, felsefî ve dinî sistemler kurarak da manevi var oluşunu emniyete alıyor ve imanını sağlamış oluyor. İlkinde, tabiatta var olan insan, ikincisinde hayattaki varoluşunu tamamlıyor.

Şimdi sorumuz şu: her insan varoluşunu sürdürmek, emniyete almak için bu saydığımız etkinlikleri gerçekleştiriyor mu? İhsan hocanın bu soruya cevabı olumlu. Evet, herkes bunları yapıyor ama iki ayrı yolla. Bunların ilki, öğrenilmiş anlamlılık yolu. Her biri hayata ve varoluşa bir anlam yükleme çabası olan bu uğraşları herkes kendi sorusunu sorup cevap verme yolunu izleyerek gerçekleştirmiyor. Tabiata doğan ve sonra hayata çekilen insan, içinde bulunduğu kültürün yönlendirmeleriyle yapıyor bu anlamlandırmayı. Kültür tarafından eğitiliyor yani çocuk. “Eğilip bükülüyor.”

İhsan hocamıza göre insanı eğiten kültür, bir tarafıyla insanî bir başarıdır, bir tarafıyla ise insanlaşmayı kötürümleştirir. Çünkü insanın soru sorma duyusunu köreltir ve susturur ki bu soru sorma duyusu, insanın varoluşunu anlamlandırmak için kullandığı ikinci ve asıl yoldur.

İslam medeniyetinde bu susturulmaya karşı çıkan tarafın tasavvuf olduğunu söylüyor hocamız. Tasavvufun, sanıldığının aksine zenginleşme ve konfora karşı şehri terk etmekten ibaret olmadığını, bununla beraber asıl reddettiği şeyin dini pratiğin kültürleşip alelâdeleşmesi olduğunu belirtiyor. Konu buraya gelmişken, bugünün tasavvufunun göbek şişirmekten başka fonksiyonunun olmadığını ve böyle bir tasavvufla hemhâl olan zümrenin de gerçeklerle yüzleşmediğini ifade ediyor İhsan Fazlıoğlu. Konuyla ilgili, bizce günün aforizması olan cümle ise şu: “Gerçeklerle yüzleşmeyenler ya küfre ya da değerlere sığınır.” Değerlere sığınan insanlar ise artık muhayyel kavramlar üretmeye başlıyor, “Bütün bunları derin devlet yapıyor” gibi söylemler üretiyor mesela. Bugün Türkiye’de olan her şeyin “bu tarlada” gerçekleştiğini, burada yetiştiğini ve bu gerçekle yüzleşmemiz gerektiğini söylüyor İhsan hoca. Buna rağmen benimsediğimiz bu geçiştiren tavır, olan bitenin üstünü örtme refleksi Türkiye’nin bugünkü dini anlayışının bir sonucu. Allah inancı tembellik yaratıyor çünkü bu Allah inancı İslamî değil, katolik.

İbn-i Bacce’nin “Tedrib’ul Mütevahhid” (Yalnız Adamın Kendini Yönetimi) isimli bir kitabı olduğunu söylüyor hocamız. Ama bu yalnızlık elitist anlamda, fildişi kulesinde toplumunu tahkir eden Türk aydınının yalnızlığı değil. Soru sorma bilincine sahip olan adamın yalnızlığı. Toplumun tamamından soru sormasını bekleyemezsiniz. Ama bir grup “yalnız adam” bu görevi üstlenmeli ve böylece bir farz-ı kifayeyi yerine getirmeli. Ama bu tefekkür hareketini gerçekleştiren insanlar bunu yapmaları sebebiyle para kazanıyorlar ise işte bu, numara yaptıkları anlamına gelir. Hiçbir tefekkür hareketi, tefekkür edeni zenginleştirmez, politik güç kazandırmaz.

İnsanın soru sormasının sebebini bir ayette bulduğunu söylüyor İhsan hoca: [لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي كَبَدٍ] (Beled Suresi 4. Ayet) Modern meallerde “İnsanı meşakkat içinde yarattık” şeklinde tercüme edilen bu ayetteki “Kebet” ifadesini İbn-i Abbas şöyle açıklamış: Dik durmak. İşte, insanın sürekli bir kaygı içinde olması ve soru sormasının nedeni, dik durmasıdır. Biz, soru sormayı bıraktığımız zaman dik durmayı da bırakmış oluyoruz. Klasik kelam kitapları “nazariyyat” ile başlayan bir medeniyetin bugününde tefekkür etmeyi unutmuş hâldeyiz ve nihayetinde geçmişinden geri kalmış bir milletiz.

Dört çeşit kitaptan bahsediyor İhsan Fazlıoğlu: Kitab-ı tekvinî (kâinat kitabı), kitab-ı tenzilî (vahiy), kitab-ı tedvinî (insanlar tarafından yazılan kitaplar) ve kitab-ı tarih. Bunların hiçbirini okumuyoruz. Kitab-ı tekvinî hakkındaki malumatlarımız diğer medeniyetletden yaptığımız çevirilerden ibaret. Kitab-ı tedvinîyi zaten okuduğumuz yok, tarihten de ders çıkarmıyoruz ve Türkiye’de Kemalistlerin Nutuk, Marksistlerin Kapital okumadığı gibi biz de Kur’an okumuyoruz. Bunu da, geçmişinden geri kalmış bir millet oluşumuzun küçük bir açıklaması olarak burada zikrettik.

Tabiatta hiçbir canlı doğal yerinin dışına çıkmaz. İnsan hariç. İnsan uçamaz, ama uçak yapar. İnsan çöp üretir mesela. İnsan kilo alır çünkü sadece acıktığında yemek yemez, istediği zaman yer. İnsanı harekete geçiren esas etken diğer canlıların aksine ihtiyaçları değil istekleridir. Bu sebeple biz doğaya direniriz. Misal, doğal olan hasta olanın ölmesidir. Tabiatta seyir böyle ilerler. İnsan dışında hiçbir canlı hastalanan bireyin iyileşmesi için tedavi arayışına girmez, hastaneler kurmaz. Çünkü mantıklı olan budur. Doğal fonksiyonlarını yerine getiremeyen beden terk edilmelidir. Ama insan bunu yapmaz. İnsan, hasta olanı iyileştirmek için çabalar. Aslan, ölen aslanın arkasından oturup şiir yazmaz ama sen hasretinden prangalar eskitirsin. Aslan, eşi öldüğü zaman civarda bir iki dolanır ama sonra gider. Sen, yıllar geçse de ölülerin hakkında konuşursun. Bütün bunlar birçok sonuca yol açar ama bunların en önemlisi kaygıdır. Bu özelliklerimiz, bizim varoluşumuzdan kaygı duyuşumuzu açıklayan özelliklerimizdir. Bunların hepsi, “Kebet”le alakalıdır. Hocamız, Müslüman olmuş papazlarla konuştuğunda onlara, Müslüman olduklarında onları en çok neyin zorladığını sormuş. “Secde etmek” demişler. Çünkü, secde hâli insanın dik durmayı terk ettiği hâl. İşte bu yüzden Müslüman yalnızca Allah karşısında secde ediyor. Geriye kalan her şey karşısında “Kebet” hâlini koruyabilmek için.

Secdenin sonradan Müslüman olan papazları zorlaması hakkında konuşurken, İbn-i Haldun’un Mukaddimesinde sorduğu bir soruyu tekrar soruyor İhsan hoca: Resulullah zamanında Medine’de Kur’an okumakla 13. yüzyılda Tunus’ta Kur’an okumak arasındaki fark nedir? Cevap ise şu: Resulullah zamanında Kur’an okumak, varoluşsal bir okumadır, 13. yüzyılda, Tunus’ta okumak ise kültürel bir okumadır. Hafız olmak, size toplumsal statü verir mesela.

Peki bu kültürel alelâdeleşmeden nasıl kurtulacağız, Kebet hâlimizi nasıl koruyacağız? Kebet, sürekli bilincinde olmamız gereken bir duruma işarettir. Nasıl sürekli soru sormaya devam edebiliriz? Bu ayet aynı zamanda kültürel normalleşmeye, alelâdeleşmeye karşı bir ayettir. Bunu sağlamanın yollarından biri ilim olabilir, ama İslam medeniyetinde bunun adı irfandır, tasavvuftur. Yani, “Tahkik-ül zât”tır. Tahkik ise bir şeyin sabit olan unsurlarına geri gitmek demektir. Yani, tasavvufta kendini tahkik etmek demek, sürekli kendini kazmak, kendinle yüzleşmek demektir. Bu ise tehlikeli bir durumdur çünkü insan, içine düştüğünde sohbet edecek birini bulabilirse veli, bulamazsa deli olur derler.

Bir insanın tahkik-ül zât yapabilmesinin asgari şartı ise “ben” ve “biz” zamirlerinden kurtulup “o” zamirine intisap etmesi, yani hüviyet kazanabilmesidir. (Hüviyet kelimesi Arapça “hüve” [o] zamirinden gelir.) Bu ise çok zor bir iştir. Zaten tasavvuf da böyle bir şeydir. Tasavvuf, hayatı insanlara kolaylaştırıp kendine zorlaştırmaktır. Misal, “Cehalet mutluluktur” sözü ile kastedilen malumattan yoksun olma hâli değil, soru sormuyor olmaktır. Soru sormadan tahkik-ül zâtın yapılamayacağı ise aşikârdır.

İhsan Fazlıoğlu, Fusus’ul Hikem’de İbn-i Arabî’nin, Resulullah’ın diğer peygamberlerin özelliklerini ihtiva etmekle beraber kendine has iki özellik getirdiğini söylediğini aktarıyor bize. Bunlar, estetik ve hüviyet. Oysa bizim kültürümüz hüviyeti yok etmeye odaklı bir kültür. Bunu bazen korumacı bir tavır sergileyerek yapıyor, bazen de direkt insanların özel hayatına tecavüz ederek yapıyor. Bizim bugün ayrık otlarına, kardelen çiçeklerine tahammül edebilen bir kültür oluşturmamız gerekiyor. Kişilerin hüviyetlerine saygı duymanın ne kadar güzel, naif bir durum olduğunu göstermek maksadıyla şu örneği anlattı hocamız: Mehmet Akif’in en büyük dostu Neyzen Tevfik. Akif Mısır’dayken Neyzen Tevfik çalışıyor, didiniyor, hamallık yapıyor ve bunun parasıyla Kahire’ye gidiyor. Orada on – on beş gün civarında da kalıyor. Ama Akif’i göremeden geri dönüyor. Çünkü zamanında Akif’e söz vermiş, onu ziyarete geldiğinde sarhoş olmayacak. Ama içmeden duramadığı için bu mümkün olmuyor. Bunu anlattıktan sonra ise şöyle ekliyor İhsan hoca: “Bu ilişkiyi anlayabiliyorsanız, Müslümansınız. Anlayamıyorsanız İslamcısınız.”

Hocamızın söyleşide değindiği önemli noktalardan biri de, taallum-ilim farkı idi. Taallum sadece malumat birikimidir. Bu malumat senin idrakinin bir parçası hâline geldiğinde ilimdir. Bu yüzden ulema ilim ile aklı birbirine paralel kabul eder. İlim arttıkça, akıl da artar. Ama taallum arttıkça akıl artmaz, sadece senin malumat birikimin artar. Bu noktada, irfana ulaşmanın yolunu şöyle çiziyor hocamız: Önce malumat edinilir, ardından bu marifete dönüşür, bunun sürekliliği ilmi doğurur ve nihayetinde irfana ulaşırsınız.

11 Mart Cumartesi günü Camlı Köşk’te yapılan söyleşiden bizim aklımızda kalanlar bunlar idi. Hayra vesile olsun.

İzlenimler Kaynak:
https://tahirpasacamiiokumalari.wordpress.com/2017/03/12/ihsan-fazlioglu-konya-camli-kosk-soylesisi-kendini-aramak-11-03-2017/


Share:

0 yorum:

Yorum Gönderme

Total Pageviews

"Erdemlerin en büyüğü bilimdir. İnsanlar erdem sahibi olmazsa, şehir ve yöneticiler de erdemli olmaz."
Farabi, Erdemli Şehir

El-Munkız (GAZZÂLÎ) Okumaları

Bu Blogda Ara

Blogger tarafından desteklenmektedir.